Sözlükler, bitkilerin soyunu sürdüren, üremeyi sağlayan yeşermeye uygun döllenmiş küçük tanecik, yumurtacık diye tanımlıyor ve Farsça “tuhm” kökünden geldiğini söylüyor.
Tohumun bu yalın anlamı dışında insan soyunun devamından, yeni bir düşüncenin kıvılcımına, herhangi bir fiziki veya ruhani yapının ortaya çıkış anına kadar bilimden hayale uzanan sayısız ve sınırsız bir mecaz dünyası bulunuyor ve yerine göre “tane”, “çekirdek”, “yumurta”, “döl”, “zürriyet”, “başlangıç” “kök” gibi kelimelerle eşanlamlı kullanılıyor.
Kendi doğal ortamındaki toprakla buluşma ve yeşerme macerası yanında, zamanla insanoğlunun avcı-toplayıcılıktan başlayan medenileşme sürecinin de ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş, toprağı tohumla buluşturmak başlı başına bir kültür ve medeniyet yaratmıştır. Zaten “kültür” kelimesi de toprağı tohumlamak, ekmek veya işlemek anlamındaki Latince kökenli “agriculture” kelimesinden geliyor mu?
En’âm Suresi 95. ayette buyurulduğu gibi “tohumları ve çekirdekleri yarıp nebatları ve ağaçları yetiştiren” Allah’ın hikmetiyle elle, yelle, selle veya başka bir yolla toprağa düştükçe yeşeren tohumların kimi yabanıl kalarak, kimi evcilleşerek türünü bugünlere getirmiştir. Özellikle Anadolu coğrafyasında incir, zeytin, alıç, ahududu, kuşburnu, dut gibi meyvelerin çekirdekleri kuşların gagasından veya kakasından toprağa ulaşmış; kaya oyuklarından dağ başlarına kadar olmayacak yerlerde kök salarak meyveye durmuş, insanoğlunun yanında, kurdun, kuşun da rızkı olmuştur.
Kuzey yarımkürenin geniş bozkırlarından dünyanın köyler bölgesine uzanan bir kültür ve medeniyetin taşıyıcısı olan Türk dili “tohum saçmak”, “tohum serpmek”, “tohum dökmek”, “tohumu dökülmek”, “tohumsuz olmak”, “tohumlamak”, “tohumu kurumak”, “tohumdan kesilmek”, “tohum vermemek”, tohuma kaçmak” gibi hem düz anlamı hem de “tarla-tohum” metaforuna bağlı sayısız fiil ve deyimi vardır.
Tohum, sadece Türk dilinde ve kültüründe değil, insanlık tarihi boyunca pek çok kültürde mecazî ifadeye, metafor yaratmaya elverişli bulunmuş olmalı ki insan soyunun devamını sağlayan döllenme için de “tohum” kelimesi kullanılmış; tabulu olan, utanılan ve ayıp kaçacağı değerlendirilen kimi kelimelerin de yerini almıştır.
Böylece sözlük anlamı kadar “ataerkil” kültürlerde kadının “tarla”, erkeğin “tohum” olarak nitelendiği zengin bir metaforik kullanım alanına kavuşmuş ve “tarlaya ne ekersen o biter” atasözünde görüldüğü gibi soyun devamı erkeğe bağlanmıştır. Sefere çıkan Ortaçağ Avrupa erkeklerinin geride kalan eşlerine “bekâret kemeri” takmalarından, dünyanın kimi bölgelerinde yaygın olan kadın sünnetine kadar ataerkil kültürlerde var olan bütün “bekâret” uygulamaları da “tarla-tohum” metaforunun ve kabulünün yansımasıdır.
Hüznî Baba’nın söylediği ve Davut Sulari’nin seslendirdiği bir taşlamada “veled-i zinadan umma vefayı/tohum kimin bir de dâyesine bak” mısralarında tohumun mecazî kullanımıyla babaya suç yüklenirken, emziren olarak anne üzerinden de bahsi geçen kişiye “sütü bozuk” imasında bulunulmaktadır. Hüznî’nin ana ile babayı eşitleyen bu yaklaşımını, Türk kültürünün kendine özgü bozkırlı tavrına, belki de erken dönemlerdeki “anaerkil” geçmişine bağlamak gerekir.
Toplumun kabul gören kültürel çerçevede onayladığı meşru aile düzeni içinde doğmayan çocuklar için eğitimlilerce üretilmiş olanlar yanında halkın günlük dilde söylemekten çekinmediği ancak yazı diline ve buraya almaya uygun olmadığını düşündüğüm bir çok argo kelime, sözlük anlamları dışında toplum içindeki uyumsuz ve uygunsuz davranışları olan kişilere hakaret amacıyla da kullanılırken, bunlar arasında “Gavur tohumu” ifadesi çok farklı bir durumu anlatırdı. Her ne kadar Tanzimat Fermanı’yla yasaklanmış ve bu nedenle halk arasında “gayri Gavura Gavur denmeyecekmiş” sözü meşhur olmuşsa da halk kültürüne göre “veled-i zina” bütün gayrimeşruluğuna rağmen o topluma ait olarak görülürken, “Gavur tohumu” sözüyle bahse konu kişinin büsbütün toplum dışı olduğu anlatılmış olurdu.
Tohum; “döl” ve “döllemek” gibi mecazî anlamları yanında yeşermek fiilinde olduğu gibi umudun, geleceğin de metaforudur. Melih Cevdet Anday’ın “Tohum” başlıklı şiirindeki “dörtnala haberci ilkyazdan” ve “önce yeşil yeşil bak tohum/sonra sarı sarı gülüver” mısralarını böyle anlamak gerek.
Orhan Asena, II. Mahmut döneminin buhranlı günlerindeki gelecek ümidini anlatan “Tohum ve Toprak” piyesinde toprağı gelenek, tohumu değişim olarak ele alır ve Alemdar Mustafa Paşa tarafından dönemin çorak topraklarına serpilen değişim tohumunun yağmursuz ve susuz kalışını ve yeşeremeden yok oluşunu anlatır.
Bir şiirinde “tohum saç, bitmezse toprak utansın” diyen Necip Fazıl, Maraş’ın Fransızlar tarafından işgal yıllarını anlatan piyesine “Tohum” adını yine böyle bir çağrışımla vermiş ve direniş, diriliş, millî uyanış, bağımsızlık gibi fikirleri Ferhat eliyle halkın ruhuna ekilen “tohum” olarak anlatmak istemiş olmalıdır.
Atalarımız, tohumla sanatı sadece mecazla buluşturmamıştır. “Ek tohumun hasını, çekme yiyecek yasını” veya “ne ekersen onu biçersin” atasözlerinde ve Âşık Veysel’in “bir çekirdek verdim dört bostan verdi/benim sadık yârim kara topraktır” mısralarında olduğu gibi tohumla ilgili tecrübelerini yalın anlamıyla da gelecek kuşaklara aktarmışlardır. Bunun içindir ki çiftçinin harman hasat zamanı en önemli kaygısı “tohumluk” temini ve saklanması olmuştur. Mecazî anlamı da güçlü olan “tohumuna para vermek” deyimi böyle bir süreçte doğmuş olmalıdır.
Bugün yolu kültürden ziyade sağlıkla kesiştiği için gündelik hayatımızın en önemli konularından birini, “hibrit” veya “GDO’lu” tohumlar başlığı altında yine tohum oluşturmaktadır.
Nerde o eski tatlar, kokular diye hayıflandığımız zaman aklımıza gelen yerli tohumların pek çoğu, vakti zamanında “tohum ıslahı” yöntemleriyle korunup geliştirilemediği için çoğu dışardan alınan, kolay temin edilen ve bol ürün veren hibritler ve belki de daha kötüsü GDO’lular yüzünden hayatımızdan çıkıp gitti.
Günümüzde “ata tohumu” dediğimiz tohumların çoğu “Erzurum’un “mercimeğin tohumu/hiç alamadım uykumu” veya Arguvan’ın “kırmızı güllerin sarı tohumu” türkülerinde ve “tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönmeli yurdumda” diyen çocuk şarkılarında kaldı.
Şimdi dünyanın pek çok ülkesinde genleriyle oynanmış, bol ürün veren fakat yeniden üremeyen, tadı ağzımızın geleneksel tadına uymayan tohumlar kullanılıyor; doğal olarak biz de bu tohumların çoğunu farklı kültür ve medeniyet dairesindeki ülkelerden ithal ediyoruz. Sözün kısası halkın argoda bambaşka bir anlamda kullandığı “Gavur tohumu” yalın anlamıyla da hayatımıza girmiş oldu.
Atalarımız “istersen yazı, bekle Hıdırellez’i” diyerek Kuzey Yarımkürenin orta kuşağında yer alan toprakları fidanla ve tohumla buluşturma zamanı olarak Kasım günlerinin bittiği Hızır günlerinin başladığı 6 Mayıs’ı işaret etmişler.
Dilimize Arapçadan giren “Hızır” anlam olarak yeşil demektir ve tohumlar baharda yeşerir. Mayıs’ta yeşiliniz bol, ürününüz bereketli olsun.
[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.
