28 Kasım 2021

 Hazırlayan: Mehmet Memiş, Öğretmen (E), Eskişehir.

Ortaçağ’da  İslam ve Seyahat
Houari Touati 

Bir Âlim Uğraşının Tarihi ve Antropolojisi,

(Islam Et Voyage Au Moyan Âge),

Çev. Ali  Berktay, 

Yapı Kredi  Yayınları,  İstanbul  2004, 

269 sayfa, 5 harita, Ek Sözlük

iasoHadis uzmanlarının kendi inanç coğrafyalarında, İslami bilginin silsileye dayalı bir bilgi olarak kurumlaşması fikriyle başlattıkları rıhle - seyahat: entelektüel bir zorunluluk, kimliklerini arama yolunda bilginlere verilmiş bir görev, bir hayat disiplini...

Houari Touati, 8. yüzyıldan 12. yüzyıla uzanan bir zaman dilimindeki seyahatnamelerin kronolojik derlemesini yaparken seyahatin nedenleri ve sonuçlarını da kültürel, düşünsel bir sınıflandırma çerçevesinde yorumluyor.

"Tür olarak Batılı tarzda Öteki'nin aynasında kendi kimliğini keşfetmek için yola çıkan seyyahlarla değil, kendini olması gerekenle karşılaştırıp düzeltmeye çalışan seyyahlarla karşı karşıyayız."

KİTAP İNCELEME

Seyahat, ilk çağrışımında macerayı içinde barındıran bir  kelime olmasına rağmen  İslam  dünyası  için  geçerli değildir. Houari Touati’nin, Ortaçağ’da  İslam  dünyasında  seyahatlerin 

hangi amaçlarla ve ne şekilde yapıldığını  inceleyen  ve  seyahat  yazımının İslam dünyasındaki gelişimini ele alan kitabı,  seyahatin  İslam  dünyası  için anlamını  da  ortaya  koymaya  çalış-

maktadır. İslam  âlemi  uzmanı  olan  Houari Touati,  “Paris L’École des hautes études en sciences socials”de doçenttir.  Giriş  ve  sonuç  bölümleri hariç kitap yedi bölümden oluşmakta-

dır  ve  şu  başlıkları  taşımaktadır: Seyahate davet, Çöl okulunda, Seyahatin bedeli, Kendi gözleriyle tanık olmak, Allah katına ermek, Sınır boylarında ikamet, Seyahat ve yazımı. Müellif  giriş  kısmında,  Ortaçağ İslam  âlimlerinin  seyahat düşkünü olduğunu,  seyahat etmeden bilgiye ulaşılamayacağının  düşünüldüğünü ifade etmektedir. VIII. yüzyıl ile XII. yüzyıl dilimini seçerek İslam âlimlerinin  seyahatle olan  ilişkisini  inceleyeceğini  söyleyen  yazar,  batılı  seyyahların  gaye  ve  deneyimlerinin  Müslüman seyyahlardan farklı  olduğunu ileri sürmektedir.

Seyyahların  bir  kısmının  resmi görevle  İslam  coğrafyası  dışına (Dârül’l-Harb) seyahat etmesinin, İslam  âlimlerine pratik  bir  katkısı olduğunu,  böylelikle  o  ülkenin  ilmi 

durumu görülüp istifade edilecek olan noktaların  keşfedildiğini,  bunun yanında  İslam devleti-nin  menfaatine hizmet eden  çeşitli  ilişkilerin  bu sayede  kurulduğunu  belirtmektedir. Ancak  yazar,  İslam  coğrafyası (Dârü’l-İslam)  dışına  çıkmayanların İslami kimliğin oluşmasında diğerlerine göre daha büyük etki yaptığını, asıl incelemeye değer  olanların  da  bunlar olduğunu  ifade  etmektedir.  Dârü’l-İslam  sınırları  içinde  kalan  seyyahların  kitle  halinde  seyahat  etmeleri, maceraya  atılmamaları  ve  ilmî  ve kültür  yayılmasına  olan  katkıları onların  dikkate  değer  yönlerini  teşkil etmektedir.

Âlimlerin dini amaçlarla seyahat ettiklerini, muhaddislerin (hadis toplayıcıları)  ve  daha  sonra  Arap dilinin en  saf halini  bulup  İslamın  ve Kur’an’ın  anlaşılmasını  kolaylaştırmayı  düşünenlerin,  bedevîlerin  arasına  karıştığını  ifade  eden müellif, iki tür seyyahtan daha söz ediyor: sufîler ve sınır boylarındaki murabatalar(nöbetçiler). İslam kültürünün oluşmasına  katkı sağlayan  bu  seyahatlerin  yanında, daha  çok  ilmî  bir  endişeyle  hareket eden bir kesimden söz eden müellif, VIII.  yüzyıldan  itibaren  ilmin sadece kitaplardan  öğrenilemeyeceğine  olan inançla  birlikte,  talebelerin  hocaların bulunduğu şehirlere  gittiğini yazmaktadır.  Öte  yandan  bu  düşünce  daha sonraki  asırlarda  “icazet”i  ilmî  bir gereklilik  olarak  ortaya  çıkarmıştır.

IX.  yüzyıldan  itibaren  kitapların devlet desteği görmesi, bunun yanında uluslararası  piyasanın  oluşması  seyahat  çemberini  genişletmiştir.  Yazara göre  ilmin  bu  unsurlarının  yanında, İslam  âleminin  “dinleme”ye  önem vermesi ve ilmin bu  yolla aktarılması seyahatin  önemini  artırmıştır.  Diğer taraftan “görme” unsuru “dinleme”ye eklenerek kişisel ve doğrudan deneyi-min kıymeti adına kitabın öğreticiliğinin reddedildiği iddia edilmektedir.

 İslam dünyasının seyahat açısından en  erken  devri  yaklaşık  olarak  VIII. yüzyıl  sonu ile  IX. yüzyıl  başlarıdır. Özellikle hadis toplamak ve derlemek amacıyla  uzun  süreli  yolculuklar,seyahat  olgusunu  İslam  dünyasında önemli bir  noktaya  taşımak  için başlangıç  oluşturmuştur. İlk  başlarda adı konmadı.  Ancak X.  yüzyıl başına gelindiğinde  ilim  amacıyla,  hadis toplamak için yüzlerce kişinin seyahat ettiği  bir  İslam  coğrafyası  şekillendi. Yolculuk seyahate dönüşürken sadece kelime  değişime  uğramadı;  seyahatle birlikte yapılan yer değiştirme eylemine  felsefî  bir  anlam,  ilmî  bir  değer yüklendi.  Bu  değer  yükleme çok haksız  değildi.  Zira  devrin  şartları içinde  fedakârlık  gösterip  bir  hadisin peşinde  yıllarca  dolaşmak  ya  da  bir hocadan  ders  alabilmek  için  aynı meşakkate  katlanmak  değeri  hak etmektedir. Seyahat  tüm  bu  nedenlerle  İslam dünyası kaynaklıdır. Çünkü sadece bir yer  görmek,  gezmek  amacı  yoktur. XI.  yüzyıla  kadar  kimi  zaman  bu amaç seyyahlarca göz ardı edilmiştir. İslam  dünyasında  seyyahların  bir yerleri  gezip  görmek  değil,  hem maddi hem de manevi ilim irfana, bilgeliğe varmak için  yaptıkları seyahatler gayeleri, seyahatten sonra yazılan eserleri, İslam dünyasına kazandırdıkları  ve  kültürel  etkileşime aracılık etmeleri açısından  kitapta  değerlendirilmiştir. Müslüman âlimlerin seyahat çabası yukarıda  değinildiği  üzere,  sadece yeni  yerler  anlamına  gelmiyordu. 

İlmin ve kültürün yayılması, taşınması anlamına da  geliyordu.  Bazı iddialara göre, seyahati icat eden muhaddislerdir. İslam  dünyasında  yayılan  seyahat olgusu asırlar  içinde  bir kültür  haline geldi. Bunda birçok amille birlikte İslam  ilimlerinin  öğrenilmesi ve yayılması temel etkendi. İlmi  tartışmaların  yönü  seyahatin daha değerli  hale  getirecek  bir  yönde devam etti. Bazı  muhaddisler, Kur’an ve  hadis  arasındaki  ilişki  noktasında, hadisin Kur’anı  anlamak için  zorunlu olduğunu ifade  ettiler. Bundan  dolayı da  dinin  kaynağını  anlamak  için yardımcı  olacak  hadisleri  derlemek, onların sıhhatlerini araştırmak ilmi bir gaye olmanın  yanında dinî  bir vecibe haline  de  geldi.  Diğer  yandan  hadise yüklenen bu anlam, peygamberle bir olma anlamına geldiği düşünülerek bir derece daha artırıldı. 

Hazreti Peygamber hayatta iken ilim  ehline  değer  vermiş  ve  değer verilmesini  istemiştir.  İslam dünyasında, Hz. Peygamberin vefatından  sonra  bu  öğüde  uyulmuş  ve “âlimler peygamber varisi” sayılmışlardır. İslam dünyasını IX. ve X. yüzyıllarda  daha  derinden  etkile-

yen  bu  öğüt,  her  türlü  ilme  büyük kıymet verilmesini sağlamıştır. Birçok talebe âlimlerin bulundukları şehirlere gitmek, orada  bir  müddet kalıp  başka bir âlimden ders almak için  başka bir şehre  gitmek  için  İslam  coğrafyasını bir ucdan diğer uca dolaşmışlardır. Bu  mitoslarla  şekillenen  hadis-Kur’an ilişkisi, çok hadis nakletmeme ilkesine  rağmen  VIII.  yüzyıl  sonuna 

gelindiğinde  hadis  sayısının  arttığı görülmüştür. 

Müslümanları  ve  özelde  Arapları seyahate mecbur kılan diğer bir unsur ise  Arapça’nın  en  arı  halini  bulma isteğiydi.  Çölde  bedevîlerle  bir müddet  yaşayan  ve  onların  dili  ve kültürünü alan Araplar, bu özelliklerinden  dolayı  saygın  bir konuma  yükseliyorlardı.  Bedevîlerin arı Arapça  konuşmaları  ve  Arap kültürünün  en  saf  halini  yaşamaları sebebiyle medenî (yerleşik) Arapların hayranlığını uyandırmışlardı. Seyahati gerekli  kılan  unsurlardan bir  diğeri  ise,  sadece  kitaplardan öğrenilenlerle  ilme  sahip  olunamayacağı  düşüncesidir.  Âlim  olabilmek 

için  başka  şartlar  gerekmektedir.  Bir âlimden ders görmek ve bir tür onay belgesi anlamına  gelebilecek “icazet” almak  kişinin  ilminin  olgunlaştığına delalet  etmekteydi.  İslam dünyasında icazet,  ilmin  aktarılmasında  çok önemli bir anahtar ve gereklilik olarak görülmüştür.  Ancak  icazeti  önemli kılan başka bir durum söz konusudur. İcazette  aslolan  bizzat  hocanın karşısında  ders  görmektir.  Bu  da icazet yolunda üç aşamalıdır: hocadan 

duymak,  hocanın  karşısında  okumak, üçüncü  bir  kişi  hoca  karşısında okurken  dinlemektir.  İcazet  alan  bir talebe artık  başka bir  şehre gittiğinde hocasıyla  yazışma hakkına  sahip 

olarak görülmektedir.

Genç  yaşta  seyahate  çıkan talebeler  genelde  aileleri  tarafından finanse  ediliyorlardı.  Bazen  de  âlim bir  babanın yanında  yetişiyor  ya  da tüccar babanın  güzergâhı izleniyordu. Ya da ticaretle uğraşmak ilim yolculuğuna bir vasıta olarak düşünülüyordu. Ailesinden maddi destek göremeyenler  yaya  olarak  bilginin  peşinde koşmak  zorundaydılar  ve  çok  zor şartlarda  seyahat  ediyorlardı.  Öte yandan mistik anlamda ilim ve çile birbirine  yaklaştırılmıştı.  Ancak birçok talebe gerçek anlamda hiç istemedikleri acılarla karşılaşıyorlardı. Açlık,  parasızlık  yanında  ilmin çekiciliği  de birçok  talebeye  ilginç deneyimler  yaşatıyordu. Gündüz  ders dinlemek, gece kitap kopya etmekle geçen zamanlarda bazen zaman unutulur,  uykusuz  gecelerin  ardı gelmezdi.

İlmin  kazanılması  için  “duyma” dan daha çok “görme”ye değer verilmiştir.  Tanıklık,  şahit  olma  bir ravînin  aktardığından  daha  kıymetlidir. Cahîz’e göre (Aristotelesci yaklaşıma  sahiptir)  sadece  görmek  de yetmez,  gördüğünü söyleyenlerin  güvenilirliği  bir  yana,  söylenen  şeyin mantikî değerlendirmesi de yapılmalıdır. 

Seyahat  yazımıVIII. ve IX. yüzyıllar  boyunca  yapılan seyahatlerden  ve  oluşan  kültürden sonra  söz  konusu  olabilmiştir.  X. yüzyılda  Mesûdî’nin  coğrafi gözlemlerle  bir  tarih  kitabı  yazması bir yenilik olarak görünmektedir. Diğer yandan tarihî bilgiler verilirken, 

kitabî  bilgilere  dayanmanın  yanında seyahatle  edinilmiş  tanıklık,  gözlem ve  incelemelerin  değerli  bir  bilgi olarak kitaplarda  yer  alması  hemen hemen bu  asırlarda yazılmış eserlerde 

görülür. Bu  da seyahatin ve coğrafyanın  tarih  ve  diğer  ilimler  açısından kıymetini ortaya koymaktadır.  Seyahat  yazımının  IX.  yüzyılda önemsendiği  söylenemez.  Daha  çok İslam  ilim  kültürüne  özgü  “mu’cem” adıyla ifade  edilen  bir  tür geliştirildi. Mu’cemlerde  seyahatlerde  görüşülen hocaların  isimleri,  silsileleri  ve hocaların  kısa yaşam  öyküleri  yer alıyordu.  

XII.  yüzyılda  Endülüslü  bir  fakih olan Ebû Bekir el-Arabî’nin Doğu’daki  öğrenim güzergâhlarını yazmasıyla  “Rıhle”edebî türü doğmuştur.  Bu  yüzyılda  Rıhle (seyahat)  ayrı  bir  tür  olarak  yerini aldı.  Bu  yüzyıldan  sonra seyahatnâmelerde seyyah, kendini geri planda tutarak gezdiği yerleri ve tanık olduğu olayları ön  plana çıkardı. Bu  yönüyle de  eserler  ilmî  bir  kıymeti  haiz oldular. 

IX. yüzyıldan sonra sufîler Allah katına ermek için çile çekmek, yalnız kalmak ve acıya  sabretmek öğretisine   uygun şekilde  çöle gitmişler,  yalnız  kalmışlar  ve  acıyla karşılaşmış- lardır.  Dönemin  birçok sufîsi bu düşünce ile seyahat etmiştir. Daha sonra  yazılan  seyahat anlatıları hem tasavvuf hem de seyahat kültürü açısından kıymetli eserler olmuşlardır. Diğer yandan sufîlerin  Allah’ı manen görmek düşüncesiyle Mekke ve Medine  arasında  seyahat  etmeleri,  İslami bilgilerin sufî  öğretisi içinde ne şekilde  değiştiğini  göstermesi  açısından ilginçtir.

Seyahatnâmelerde  coğrafya  temel ise  de  dinden  bağımsız  değillerdi. Ortaçağ’da İslam ve seyahatin bu meşakkatli serüveni  her  ikisini  de  ilim, merak  ve  coğrafya  gibi  noktalarda 

buluşturmuştur. Müellifin, İslam dünyasına yabancı olmasına rağmen konulara nüfuz ede-

bilmiş  olması  ve  tarafsız  yaklaşımı kitabın önemini artırmıştır.

Alıntı: https://www.researchgate.net,  Seyfullah Aslan , İstanbul Üniversitesi

Bu kategorideki Makalelerden