Bu Kitabı Okuyalım

Prof. Sabri Ülgener, memleketimizde iki elin parmakları kadar az sayıdaki ilim adamlarından biridir. Fakat onun kıymetli yoklar dünyasında var olmaktan ibaret zannedilmemelidir.

Ülgener Türkiye'de, çok heves edilip de bir türlü yakınına bile varılmayan batı ilmi içinde rahatlıkla yerini alabilecek bir isimdir. Sloganların toz dumana boğulduğu Türkiye'de onun adeta unutulmuş olması da kıymetinin bir başka delili diye gösterilebilir.

Sabri Fehmi Ülgener, Türkiye’deki iktisadi değişimin zihniyet boyutunu incelemiştir. Konuyu Weber ve Sombart’ın yöntemiyle ele almakla beraber, bu yönteme orijinal katkılarıyla Ülgener, sahasındaki öncü ve kurucu bilim adamıdır. İktisat tarihine edebi metinlerden hareketle de bakılabileceğini gösteren Ülgener, içinde yaşadığımız iktisadi değişimin ardındaki zihniyet dünyasında, değişenlerin ve değişmeyenlerin bir muhasebesini yapar.

Daha önce tavanla sınırlı kalan değişiklikler 1950’lerden itibaren ulaşım, tarım ve sanayideki gelişmelerle tabana sirayet etmeye başlamış, Türkiye’nin gelenekçi toplumdan rasyonel ve kapitalist topluma geçişi hızlanmıştır. Ülgener’e göre, sürecin bütünüyle tamamlandığı söylenemezse de, insanların kapalı ekonomiden ve dar çevrelerinden açık ekonomiye ve piyasaya çıkmış olmaları başlı başına ümit vericidir. Mamafih eski gelenekçi toplumun zihniyet ve alışkanlıklarının kolayca ortadan kalktığı da söylenemez.

 

Zihniyet Aydınlar ve İzm’ler

Okan Koç

Sabri  F. Ülgener,  yalnızca iktisat çevrelerinde değil aynı zamanda sanat ve edebiyat dünyasında da bilinen bir kültür adamıdır. 1933 yılında öğrenci olarak girdiği İstanbul Darülfünununda,  Nazi zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelen Alman hocalarla tanışması hayatında önemli bir dönüm noktası olmuştur.  Nitekim İ.Ü İktisat Fakültesinde bu hocaların asistanlığını da yapan Ülgener, onlarla olan sohbetlerinin etkisiyle Max Weber’e ulaşır. Yine değerli ilim adamı, öğrencisi Ahmet Güner Sayar’ın  kitaba yazdığı doyurucu giriş yazısından öğrendiğimize göre Ülgener, Weberyen modeli uygulamak için tarihe yönelir, tarihin canlı tanıklarını dinler. Gazete sayfalarında gördüğü çeşitli anekdotlar dahi onun için önemli birer malzemedir. Bu araştırmalar esnasındaki dolaşmaları ona Osmanlı insanını tanımak için önemli kapılar aralamıştır.

Ülgener’in araştırmaları yalnızca hatıralar, hiciv ve nüktelerden ibaret değildir. Zaman içerisinde vakanüvis tarihlerinden divanlara kadar dönemin zihniyetini ele verecek ne bulduysa onlara ulaşır ve adeta kuyu kazarcasına zihniyet araştırması yapar. Onun bu gayretinin verimli sonuçlarını kitaptaki yazılarda görmek mümkün. Her biri ayrı birer bölüm gibi de düşünülebilecek bu yazıların birbirini bütünleyen bir tarafının da olduğunu görüyoruz. Kitapta bizi bir iktisatçının kaleminden çıktığını unutturacak bir edebî zevkin de görüldüğünü peşinen belirtmek durumundayız. Ülgener, yazılarında entelektüel birikiminin yanında okuru aynı zamanda üslubuyla etkilemeyi başarıyor.

Ülgener, insan ve zihniyet başlıklı yazısında iktisadî analizde insanı dışarıda bırakarak olayları yalnızca mal ve para olarak görmenin yanlışlığına odaklanıyor. Ekonomik düzenin son merhalede insan davranışıyla belirlenen bir sistem olduğu hep ihmal edilmektedir. Ona göre “ekonomik sayılar ve büyüklükler soyut rakam dizilerinden ibaret olmayıp beşerî arzu, istek ve tercihlerin bir yerde hacim ve miktar değişmelerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.” Ülgener, rakamlardan çok insanın peşindedir. O his ve istekleri ile değer ve tercih ölçüleri ile gerçek insanın peşinden gitmektedir. İnsanı, gerçek ve dolu insanı elde etmenin yolarından biri de onun dünya görüşünü elde etmekten geçmektedir. Bu aşamada adına kültür denilen hareket ve faaliyetlerimizi kuşatan dünya görüşünü elde etmek için edebiyat ve estetiğin diğer kolları da devreye girmektedir. Sabri Ülgener’i hem dönemindeki hem de kendisinden sonraki iktisatçılardan ayıran en önemli yanının bu farkındalıkta olduğunu belirtmek durumundayız.

Ülgener sanat ile zihniyet arasındaki ilişkinin sanıldığından daha sıkı olduğunu keşfeden ender insanlardan biridir. Ona göre zihniyet dünyasını açıklamada sanat, özellikle de edebiyat ürünlerinin rolü önemlidir. “Hakikaten de inandırıcı gücü ve renkliliği ile sanat eserinin muayyen bir tavır ve davranışı başka her hangi bir aracın başarabileceğinden kat kat fazlasıyla bilinç altına yerleştirdiği, hatta farkına varmayarak çağ görüşünün bir parçası haline getirmeyi başardığı inkâr edilemez.”

Aslında Ülgener’in ifade ettiği edebiyat eseri ile iktisat arasındaki ilişki Marksistlerce de bir edebî eserin olmazsa olmaz nitelikleri arasında görülmekteydi. Sanatı, ekonomik yapıya bağlamak isteyen Marks ve Engels alt yapı olarak gördükleri ekonomik yapının toplumun üst yapısını oluşturan dinî, ahlakî görüşlerinin yanında sanatı da şekillendirdiğini ifade etmekteydiler. Marksistlere göre sanat da dönemin ideolojisini yansıtacak ve egemen sınıfa hizmet edecektir. Edebiyat eserini sınıfın çıkarlarını ifade aracı olarak gören Marksistler ile Ülgener’in yaklaşımları arasında bir benzerlik kurmak söz konusu değildir. Zira o mevcut sanat ürünlerinin zihniyeti anlamada yardımcı olabileceği anlayışını benimsemişken Marksist kuramcılar sanatı ideolojinin hizmetine vermişlerdir. Edebiyat ürünlerinden hareketle tarihe topluma ve o toplumun kimliğine ulaşılabileceği öten beri üzerinde durulan bir mevzudur. Ülgener bunu bir anlamda iktisat sahasına da taşıyarak rakamların gerisindeki gerçek dünyayı tanımamıza olanak sunmuştur. Bu araştırmaların sosyolojik bir tarafının olduğunu söyleyebiliriz.

Onun sanat ürünlerinin -ki başta edebiyat ürünlerinin- zihniyet dünyasına katkısını belirli bir tavır ve davranışı açıklamada bu ürünlerin onlara gereken ifade kalıbını ve aracını verdiği kabulüne dayanmaktadır.  Bu kabulden hareketle Ülgener, Bağdatlı Ruhî ile Ziya Paşa’nın terkib-i bendini “İki Devir ve İki Terkib-i Bend” başlığında ele almıştır. Seçilen çağ hangisi ise edebî ürünler dünya görüşünü anlamada zengin bir imkân sunmaktadır. Ülgener, L. Robbins’in “insan büyük dramatistler  ve hikayecilerden toplum psikolojisi üzerine yüz ders kitabının ne kadar değerli de olsalar, vereceğinden çok fazlasını öğrenebilirler.” şeklinde özetlenebilecek sözünü rehber edinmiştir. Ona göre örneğin gazel, kaside, mesnevi gibi türlerin şurasına burasına dağılmış, hiç umulmayan bir anda karşımıza dikiliveren cemiyetin yaşama felsefesini ele veren imkânlar sunduğu görülecektir. Bu bölümde yazarın edebiyat dünyasıyla olan ilişkisinin yüzeysel olmaktan öte olduğunu görüyoruz. Yer yer edebiyatın kendi terminolojisini kullanan, imajlardan bahseden, beyitleri şerh eden bir edebiyat araştırmacısıyla karşı karşıya gelmekteyiz.

Sabri Ülgener’in eşyaya bakışı da bu bağlamda dikkat çekmektedir. Toplumların zaman içerisinde eşya ile olan ilişkisini de çarpıcı bir şekilde analiz eden Ülgener’in, “ileri ekonomilerde mal, tüketimi ile beraber tattıracağı haz ve tatmin derecesinde kıymet kazandığı halde, geri ve az gelişmiş ülkelerde gösterişe vesile olduğu derecede kıymetlidir.” şeklindeki tespitinin bugünkü toplusal davranış kodlarımızı anlamakta yol göstereceğini düşünüyorum. Yine onun “Kapitalizm öncesinin dünya nimetlerine alâka derecesi, kapitalizmkinden daha azdır denemez.” Şeklindeki tespiti iktisadın insan odaklı olduğunu ifade eden önemli bir tespit olduğunu göstermektedir. Elbette Kapitalizm öncesi toplumlarda insanların normal iktisadi faaliyete yönelişi ile kapitalizm sonrasında ise iktisadî faaliyet alanının dışına yönelişlerinin söz konusu olduğunu belirtmeliyiz.

Ülgener, J.S. Mill’in “sade iktisatçı olan iyi iktisatçı değildir.” sözüne hak kazandırmak için iktisadî ilişkileri ve bu ilişkilerin geri planında yatan zihniyet dünyasını anlamak gayesiyle edebiyata ve sanata yönelmiş, burada da kalmamış, aydınlar, ideolojiler üzerine de Cemil Meriç gibi bitmeyen bir tecessüsle yönelmeye devam etmiştir. O,  yalnızca bir iktisatçı olmaktan öte söyleyecek yeni bir ses ve söz sahibi olan bir entelektüeldir.

Nazilerin baskısından kaçarak Türkiye’ye gelen Wilhelm Röpke’nin, Ekonomi İlminin Tekamül Tarihi isimli kitabının başlangıç bölümünde “Hiçbir ilim bourgeois ilmi yahut proleter ilmi olamaz ve yine hiçbir ilim ulusal olamaz, yani ulusa yararlılık olsun diye gerçek olmayan şeyleri söylemeye mecbur tutulamaz. İlim adamını cebretmekle hiçbir zaman ulusun menfaatine hizmet edilmiş olmaz; bilakis ilmin zedelenmesi ulusun ziyanınadır.” Bu sözlerin bugünün ilim dünyasında Sabri Ülgener’in ilim adamı olarak da bulunduğu yeri, ilim dünyasına katkısını anlamamızda kılavuzluk edeceği kanısındayım. Zira o, düşüncesini hiçbir ideolojinin, hiçbir topluluğun çıkarlarına vasıta kılmamıştır.

Sayın Okan KOÇ’a ait olan yukarıdaki yazı http://sakaryaedebiyat.com/?p=625 sayfasından alınmıştır.

Bu Kitabı Okuyalım - Diğer Yazılar

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22073057