Gençlerden
18. YY’ın sonralarında patlak veren milliyetçilik fikri tüm dünyayı hızla sarsmaya başlamadan evvel İngiliz, Çarlık ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları’nın bütün engelleme çalışmalarına rağmen bir müddet duraksamış olsa da önce Avrupa’yı ardından Dünya’yı avucuna almıştır.

Osmanlı İmparatorluğu da şüphesiz ki bu noktada en çok zarar gören devletlerden biri olmuştur. Balkanlarda patlak veren olaylardan sonra büyük toprak kayıpları yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nu bu ‘‘hasta adam’’ halinden çekip kurtaran adeta küllerinden yeniden doğmasını sağlayansa milliyetçilik olmuştur.
1912’de asırlık çınarımız olan Türk Ocakları’nın kurulmasıyla Türk milliyetçiliği hemen hemen bütün yurtta yayılmış olup, yıkılmak üzere olan bir devlete, millete em olmuştur. Cumhuriyet’in ilanından sonraki süreçte de milliyetçilik ülkenin imar edilmesinde kullanılan harç olmuştur.

15 Temmuz gecesinin ardından ortaya çıkan sonuçlarsa yüz yıl öncesine göre hiç değişmemiştir. Kazanlı mütefekkir Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’inde belirtti üzere:
‘‘Tek çıkar yol Milliyetçiliktir’’.

Peki yüz yıl önce zifiri karanlık bir geceden sonra güneşin tekrar doğmasını sağlayan milliyetçilik nasıl oluyor da karan bulutların başımızdan eksik olmadığı şu günlerde bizi aydınlığa kavuşturmuyor? Bu noktada kitle hareketlerinin anatomisti Eric Hoffer’a kulak verelim: ‘‘Bütün milliyetçi hareketleri başlatanlar bir avuç kuramcı ve söz ustalarıdır.’’ Türk milliyetçiliği de Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Mehmed Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı gibi birçok söz ustası-mütefekkir tarafından başlatılmıştır.

Yaşadıkları dönem de kendi alanlarındaki başarıları tüm dünyada bilinen dertleri vatan, millet olan bu münevverler tarafından çizilen yolla şehirli bir hareket olarak başlayan ancak taşrayla biteviye irtibatlı olan milliyetçilik, toplumun bütün kesimlerine ulaşabiliyordu. Böylece entelektüel bir zemin teşekkül eden milliyetçilik kendi içerisinde artan münevver tabakasıyla Anadolu’ya ışık saçmaya devam ediyordu. İleriki yıllarda da Ötüken, Orhun, Son Havadis, Yeni İstanbul, Türk Yurdu, Hisar, Töre ve Ortadoğu gibi dönemin mütefekkirlerinin, akademisyenlerinin yazdığı nitelikli birçok dergi ve gazete ile güç imkânlar altında toplumu aydınlatmaya ara vermiyordu.
Uzun zamandan beri milliyetçi camia içindeki aydın kesimde bir kırılma noktası (-ki bu 12 Eylül) neticesinde bir düşüş görülmektedir. Sadece bununla kalınmayıp ulaşabileceğimiz nitelikli dergi veya gazete gibi unsurların sayısında da bir hayli azalma var. Günümüz bir iki yıl içerisinde dergilerin sayısında ciddi bir artış olsa da kitaplarla desteklenmedikçe geleceğe olan ümitlerimiz tam olarak aydınlığa kavuşmuyor çünkü okunan eserlerin ekseriyeti 30-40 yıl önce neşredilmiş. Güneşi 8 dakika önce görmekle yetinmeyip dünyayı da, toplumu da 30-40 yıl önceki haline göre düşünüp tartışıyoruz.

Bu sorunu incelediğimizde de çözümü Peyami Safa’nın özet niteliğindeki cümlesinde buluruz:
‘‘Bizi kurtarırsa düşünmek yalnız düşünmek ve hür düşünmek kurtaracaktır.’’
Hür düşünmek evet tüm meselemiz bunu yapabilmek.’’Bizim kendi aklımız yok mu ki hür düşünemeyelim’’ itirazlarını duyar gibiyim.

Evet düşünemiyoruz.
Milliyetçi camianın mensupları siyasi parti, cemaat, kurum gibi birçok sebepten dolayı hür düşünememekte, bunlar gözlerini engelleyen birer gözlük hüviyetini kazanmakta. Yetişen genç beyinlerse milli dertlerden ziyade tâbi oldukları kurumların dertleriyle ilgilenerek zihinlerini bataklığa gömmekten alı koyamaz. Bir kısmı doğarken, bir kısmı da okul çağında politize olan zihinlerin en ufak bir akım oluşturamayacak kadar yerlerinde çakılı kalıp ileriki hayatlarında da kendilerini ya ‘‘öven’’ ya da ‘‘yeren’’ kesimde bulmaları kaçınılmaz. Bir kurumu yeren ve öven iki farklı yayın organının okurlarının ‘‘karşı’’ tarafı şuursuzca eleştirmelerine şahid olduktan sonra gençlerin gelecekteki konumları hakkında böyle bir yorum yapmak sanıyorum yanlış değil.

Yayın organlarının yazarları, isimlerinin önlerinde profesör, doçent gibi hoş sıfatların bulunduğu akademisyenlerimiz(!) de kendilerini bu güruha çeken girdabın dışına atamamakta. Fark edemedikleri yalnız kendilerini değil milletin geleceğini de girdabın içine sürükledikleridir. Hâlbuki söz ustalarından beklenilen tabiî bir refleks gibi Türklüğün ve İslam’ın aktığı bir oluktan beslenmeleri ve hür akılla düşünebilmeleri. Yani doğruyu, yanlışı, haklıyı, haksızı nâslara kapılmadan düşünebilmelerini sağlayan ‘‘kartezyen akla’’ sahip olmaları.

Yıllar boyunca şehirli bir fikir olarak yaşanılan milliyetçilik, söz ustalarını kaybıyla akılla beslenemeyen, kuru hamasetle yaşanılmaya çalışılan makinisti olmayan yönünü kaybetmek üzere olan bir katar gibi hareket etmektedir.

Medeniyet Tasavvuru

C. Stephen EVANS
Din Dili Problemi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

34524694