Gençlerden
Huttington

Samuel P. Huntington
İstanbul, Global Yayın Ajans, 2004, 428 sayfa, ISBN: 975-8828-10-x


Erhan KARAOĞLAN [1]

Tarih seyri içerisinde kısa bir devlet tarihine sahip olmasına karşın, Avrupalıların müşterek devlet yapısının melez bir ürünü olan Amerika, son yüzyıldan bu yana uluslararası siyasette hâkim devletler konumundadır. Günümüzde de bu özelliğini kaybetmeyen Amerika’yı yakından tanımak da bu bağlamda bizler için büyük bir önem arz etmektedir. Huntington’ın kaleme aldığı ve çalışmamızın ana bünyesini oluşturan bu eser de bu yöndeki kanaatimize rehberlik edebilecek türdendir.

Kuruluş felsefesi, temelde yaşadıkları problemler ile kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği politik eylemlerin, uzman bir siyaset bilimci tarafından aktarıldığı eserimiz, 2004 yılında Amerika’da yayınlanmıştır. Ayrıca 428 sayfa olmakla beraber 4 kısım, 12 bölüm ve birçok alt başlıktan oluşmaktadır. ’’Kimlik Sorunları,’’ ’’Amerikan Kimliği,’’ ’’Amerikan Kimliğinin Karşı Karşıya Kaldığı Tehlikeler, ’’ ve ’’ Amerikan Kimliğini Canlandırmak’’ gibi önemli konuları içerisinde barındırmaktadır. Ayrıca kitap içerisinde ülkemizin yaşadığı etnik sıkıntıların, yalnız bizim ülkemize has olmayıp, Amerika ve birçok dünya devletlerinin aynı problemlerle yüzleştiğini görmekteyiz. Eserimiz içerisinden önemine binâen alıntıladığımız anekdotlar üzerinden kendi ülkemiz ile de mukayesesini yapacağımız bilgiler sunucağız.

11 Eylül saldırısıyla kitabımız başlamaktadır. Tabi ki 11 Eylül 2001’den bu yana herkes muhtelif fikirler üreterek bu saldırının altında yatan derinliği ifşâ etmeye çalıştı. Tabîi bu fikirlerden bazıları tam manasıyla uçukluk olsa da, birkaçı kayda değer bir mahiyetteydi. Bunlardan en belirgini, Amerikan’ın Afganistan’daki işgalini meşrûlaştırmak adına kendi eliyle bu saldırıyı gerçekleştirmiş olabileceği iddiası idi. Gayet akla yatkın bu fikrin ardından bakınız Huntington ne diyor:

’’Boston’da Beacon Hill’in ana caddesidir. Üst katlarda daireleri, zemin katlarda antikacı dükkanları ve diğer mağazalarıyla dört katlı tuğla yapıların sıralandığı konforlu bir caddedir. Bir zamanlar bu bloklardan birinde, postanenin ve içki satılan dükkanların üzerinde hep bayraklar asılı olurdu. Bir gün postanedeki bayrak kaldırıldı. 11 Eylül 2011 tarihine gelindiğinde içki satılan dükkandaki bayrak tek başına dalgalanmaktaydı. İki hafta sonra ise, hemen yakında caddenin bir kıyısından diğer kıyısına gerilmiş olan dev bir Amerikan bayrağına ek olarak, bu bloğa 17 tane bayrak asılmıştı. Ülkeleri saldırıya uğrayan Charles Street sakinleri, uluslarını yeniden keşfetmiş, onunla yeniden özdeşleşmişti.

Sadece Charles Street sakinlerinin değil, Tüm Amerikan halkının yurtseverlik duyguları kabardı. İç savaştan bu yana Amerikalılar bayraklarına bağlı bir halk olmuştu. Amerikan bayrağı âdeta dinsel bir sembol niteliğindeydi ve Amerikalılar bayraklarını diğer uluslara göre ulusal kimliğin çok daha merkezi bir noktasına yerleştirmişti. Yine de büyük olasılıkla, bayrak daha önce hiçbir zaman 11 Eylül saldırısında olduğu kadar ’’ her zaman ve her yerde hazır bir konumda bulunmamıştı. Artık her yerdeydi; evlerde, işyerlerinde, otomobillerde, giysilerde, mobilyalarda, pencerelerde, dükkanların cephelerinde, elektrik direklerinde, telefon kulübelerinde... Ekim ayında Amerikalıların yüzde 80’i bayrak astıklarını dile getiriyordu, yüzde 63’ü evlerinde, yüzde 29’u giysilerinde, yüzde 28’i arabalarında bayrağa yer veriyordu. Kayıtlara göre 11 Eylül günü Wal-Mart’ta 116.000 adet bayrak satıldı; ertesi gün ise 250.000 adet; bir önceki yılın aynı günlerinde satılan bayrakların sayısı ise sadece 6.400 ve 10.000 olmuştu. Bayrak talebi Körfez savaşı dönemindekinin on katına çıktı. Bayrak üreticileri fazla mesaî yaparak üretimlerini ikiye, üçe, beşe katladı.[2]’’

Haddizatında Ulusal menfaatler, ulusal birliğin sağlandığı ölçüde elde edilir. Ve insanlar ancak dıştan bir tehlikenin varlığını hissettiği vakit, birlik olma güdüsüne sıkı sıkıya sarılır. Bu vaziyet üzere 11 Eylül saldırılarının ulusal birliğini yitirmiş Amerika halkına yeniden bir ulusal değerlere bağlılık dopingi aşılamıştır ki bu fikir de gayet akla yatkındır. Bu pasajın benzeri bir olayı yakın dönemimiz içerisinde ülkemizde de görmekteyiz. Malum bir olaydan önce bayraklarımız zerrece değer görmez iken ve kendi milli sınırlarımız içerisinde faşizmin simgesi olarak dahi addedilen bayrağımıza yine o malum olayın ardından her kesimden şahıslar sıkı sıkıya sarılmış ve her yerde, her evde, her elde bayrağımız dalgalanmıştı. Mukayesenin biz yalnız yüzeysel kısmına değinmekle yetinip, meselenin derin mukayesesini siz okuyucularımıza bırakıyoruz.

Hispanikler, Eskimolar, Afrikalılar, Asyalılar, Müslümanlar, Meksikalılar ve sair grupların yaşadığı Amerika’ya mozaik tanımı tastamam uymaktadır. Böyle bir yapıya sahip Amerika’da Ulusal kimlik krizi had safhada olmakla beraber, yer yer günümüz haber kanallarından bu krizin ne derece şiddetlenerek çatışmalara dönüştüğünü takip etmekteyiz. Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük Britanya Krallığı ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliği gibi isminden de anlaşılacağı üzere fetih ve işgâl üzerine kurulduğu söylemini müellifimiz de belirtmektedir. Bu asıl mozaik yapıya istinâden de Sovyetlerin nasıl yıkıldığı gibi Amerika’nın da böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalacağının da izâhında bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra Amerika ve Meksika takımlarının karşılaştığı bir futbol müsabakasından örnek veren müellifimiz, bu esnada Meksikalıların ayrılıkçı tavırlarla Amerikalı seyircileri çeşitli cisimler fırlatarak prostesto ettiği ve oradan da bir Amerikalı taraftarın ’’kendi ülkemde dahi bayrağımı özgürce açamayacak mıyım?’’ Diyerek yaptığı vurgusu ayrıca bizim ülkemiz için de benzer yönden manidardır. Hâlihazırda Amerikan ruhunun[3] öldüğü ve etnik gruplaşmanın yoğunlaştığı Amerika, bu ruhu yeniden diriltmek için çözümler aramıştır.

Ulusal bir kimliğe sahip, büyük bir devlet, kendine rakip edindiği düşman kadar büyük ve itibar sahibidir. Bu sözümüzü destek nitelikte eserimizde önemli bilgiler verilmektedir. Sovyetler dağılırken Gorbaçov’un yardımcısının Amerika’ya yönelik ’’ sizin için gerçekten korkunç bir şey yapıyoruz, sizi bir düşmandan yoksun bırakıyoruz’’ açıklamasının ardından Sovyetlerin Amerika’yı düşmansız bırakmasının çok büyük zararları olmuştur. Şayet dünyada kapitalizmin karşısında duran ve komünizmin öncülüğünü bu kapital devletlere karşı üstlenen Sovyetlerin bir düşmana Amerika’dan daha çok ihtiyacı olmuştur. Zaten Sovyetleri de yıkıma sürükleyen bu düşmansızlık olmuştur. Yani Kapitalizme karşı mücadelesinden yoksun kalan Sovyetler artık kendi kimliğinden soyutlanmış ve bir var oluş nedeni kalmamıştır. Akabinde ise 16 devlete bölünmüştür. Lâkin ’’ Düşmanını yitirmek Amerika’da da aynı etkiyi yaratmadı. Sovyetlerin ideolojik kimliği farklı ulusların halklarına devrim diktatörlüğüyle aşılanmıştı. Amerika’nın ideolojik kimliği ise Amerikalılar tarafından az çok kabul edilmişti ve bu kimliğin temelleri onların ortak Anglo-Protestan kimliğinde yatıyordu. Bununla birlikte Sovyetlerin çöküşü Amerikan kimliği ile ilgili sorunlara yol açtı. İ.Ö. 84 yılında Roma son ciddi düşmanı Mithradates’i yendiğinde Sulla şu soruyu sormuştu: ’’Artık evrenin bize sunacak düşmanı kalmadığına göre, Cumhuriyetin yazgısı ne olacak?’’ Tarihçi David Kennedy de 1997 yılında şu soruyu sordu: ’’ Bir ulusun düşmanları bütünüyle alt edildiğinde ve artık o ulusun varlığına yönelik bir tehdit oluşturmadığı için onu canlı kılan itici güçten yoksun bırakıldığında bu ulusun kimlik duygusuna ne olur? ‘’ Sulla kaygılarını dile getirdikten sonra çok da uzun yıllar geçmeden Roma Cumhuriyeti askeri diktatörlüğe dönüştü. ABD için böyle bir yazgı söz konusu değil. Bununla birlikte, Amerika kırk yıl boyunca ’’kötülük imparatorluğu’’na karşı ‘’ Özgür Dünya’’nın lideriydi. Kötülük imparatorluğu ortadan kalktıktan sonra Amerika kendini nasıl tanımlayacaktı? Ya da John Updike’nin deyimiyle ’’Soğuk savaş olmadıktan sonra Amerikalı olmanın anlamı neydi?’’

1990’larda Amerika’da başlayan bu krize karşılık zihinlerimize aydınlık bilgiler sunan bu eserimizde, Amerika’nın çök kültürlülük ve tek kültürlülük, asimilasyon politikaları, dünya devletlerine karşı şirin görünmek gibi eylemlerinden de bizlere bahsetmektedir. Ayrıca laik bir yapıdan ziyade, aşırı dinsel bir yapıya sahip olan Amerika’nın kuruluş felsefesinin ayrılmaz bir parçası da dindir. Bu yüzden devletin birçok tarihi süreçteki hareketleri de bu bağlamda gelişmeler göstermiştir. Yine Amerika’nın Diyasporalar dediğimiz, çok uluslu etnik veya kültürel toplulukların yönetimde ne derece söz sahibi oldukları ve özellikle de Musevî diyasporalarının faaliyetleri etkindir.

Binâenaleyh, bugün popüler bazda Amerika’nın tarihini abartılı ve efsanevî bilgilerle, yalnız para kazanmak kaygısı ile yazılmış olan eserlerin esamesinin dahi okunmayacağı kadar hacimli ve akademik bilgilerle hazırlanmış olan bu eserimiz, deyim yerinde ise Düşmanımızı tanımak gibi bir özelliği bünyesinde barındırıyor. Ünlü siyaset bilimcilerin de övgülerine mazhar olmuş bu eser, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması kitabı gibi başyapıt eserlerdendir. Fukuyama’nın bu eser için söylediği şu sözü önemsiyoruz. ’’Kitap, çağdaş küresel politikanın incelikleri konusunda sergilediği ufuk ve egemenlikle göz kamaştırıcıdır’’

NOTLAR

[1] Gaziantep Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Lisans Öğrencisi, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

[2] Samuel P. Huntington, Biz Kimiz? Amerika’nın Ulusal Kimlik Arayış, s:4

[3] Amerikan Ruhu 1944 yılında Gunnar Myrdal’ın tüm Amerikalıların müşterek bir şeylere sahip olduğu fikrinden hareketle bunun müşterek bir kültür olduğunu ve adının da Amerikan Ruhu olduğunu beyan etmiştir. Ayrıntılar için ayrıca bkz. Huntington, Biz Kimiz, s:67

Medeniyet Tasavvuru

Neşet TOKU
Hukuk Üzerine
Saadettin Yağmur GÖMEÇ
Eski Türk Dininin Temel Özellikleri
Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

27914664