Oksidentalizm ve Biz

Hasan ÇINAR

Oksidentalizm. Çoğumuz beklide bu kelimeyi ilk defa duymuşuzdur. Halbuki iki yüzyıldan fazlaca bir süredir kavgasını verdiğimiz, uğruna kan döktüğümüz, toplum ve edebiyat hayatımızda hakkında yazılıp çizilmiş, konuşulmuş bir kavram.

Oksidentalizm: Batı dünyasına ilişkin (ABD, Avrupa) Doğu’nun yüzyıllardır süre gelen kabuklaşmış düşüncelerini ifade eder. Yani oryantalizmin tam tersidir. Fakat arada çok büyük bir fark vardır. Batı, oryantalizmi üniversite kürsülerinde bilimsel verilerle tartışırken; doğunun oksidentalizmi kahve sohbetlerinden öteye geçmemiştir. Bugün çok sayıda oryantalist uzman sayarken ( Barthold, Edward Said,…), doğu toplumları kendi oksidentalist uzmanlarını çıkaramamıştır. Doğu toplumları arasında üç ulus diğerlerinden önemli bir farkla ayrılır. Bunlar: Türkler, Ruslar ve Japonlardır. Bu üç toplum batının medeniyet olarak daha ileride olduğunu kabullenmiş ve o seviyeyi kendine hedef edinmiştir. Ruslar ve Japonlar bu hususta başarılı olmuş, ancak Türk toplumu bu başarıyı tam anlamıyla gösterememiştir. Peki neden? Osmanlı Devleti ve Çarlık Rusya’sı batılılaşma hareketlerine aynı dönemde başlamalarına rağmen neden Ruslar bizden daha başarılı oldu? İşte yazımız bu konuyu tartışma amacı taşımaktadır.

Öncelikle batılılaşma dediğimiz süreç nitelikli insan kadrolarına ihtiyaç duyar. Bunun için de okullar açmanız yani insanlarınıza nitelik kazandırmanız gerekir. Ancak Osmanlı eğitim tarihine baktığımızda açılan ilk batı tarzı okulların askeri amaçlı olduğunu görüyoruz. Yani aslında ne sarayın ne de toplumun batılılaşmak gibi bir derdi yoktur. Burada amaç; alınan askeri yenilgilere son vermektir. Açılan ilk okullar mühendislik ve tıp eğitimi üzerinedir. Bunun sonucu olarak da Osmanlı toplumu iyi mühendis ve doktorlar çıkarmış, ancak hiçbir zaman bir felsefeci çıkaramamıştır. Toplum düşünce eğitiminde geri kalmaya devam etmiştir. Çünkü biz batılı kurumları kendi sistematiği içinde almayıp ihtiyaçlarımız doğrultusunda ufak parçalar halinde almayı tercih etmişiz. Ancak unutmamalıyız ki parçaları eksik bir makinenin sağlıklı bir şekilde çalışması mümkün değildir. Başlangıçta yaptığımız bu yanlışlar Cumhuriyet devrine de yansımıştır. Yeni kurulan Cumhuriyet batının değer ve kurumlarını muasır medeniyet olarak görmüş, ülkeyi o tarzda şekillendirmek istemiştir. Fakat unutulan önemli bir nokta vardır: Tarihsel süreç ve insan faktörü. Evet Cumhuriyet batı tarzı hayatı topluma getirmiştir ama bizim toplumumuz batı toplumlarının geçirdiği tarihsel süreçleri yaşamadan bir gurup aydının inisiyatifi ile bu değerlere kavuşmuştur. Dolayısı ile yıl 1923’te olsa toplumda hala bu hayat tarzına duyulan bir istek mevcut değildir. Atatürk’ün vefatından sonra bu isteksizlik kendini göstermiş ve partisi CHP 1950 seçimlerinde daha muhafazakar tarzda siyaset yapan Demokrat Parti karşısında seçimleri kaybetmiştir.

Sonuç olarak Türkiye ne tam batılı olabilmiş, ne de diğer doğulu toplumlarla aynı kalabilmiştir. Biz hem batılı değerleri isteyen, hem de onunla kavga eden bir milletiz. Kanımızca bu çarpıklığı düzeltmenin yolu bilimi esas alan sağlam bir felsefe eğitiminden geçmektedir.
Yazar
Hasan ÇINAR

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen