Gençlerden

Sevil DAĞCI

Hoş geldin gülüm, pembem, kış bahçemde açan yazım. Ne hoşsun, narinsin, zarifsin çiçeğim…

Baktıkça bakıyor, hülyalara dalıyor insan. Süt beyaz fıtrat rengine, aşkın rengi kırmızıdan bir damla damlayınca nasıl da güzel bir renge dönüşüyor. Tozpembe diyoruz, rüyalara veriyoruz ismini. Gözlerim güzelliğinin hırsızı, Mevlana’nın Şems’e dediği gibi. Dalıyor bakışlarım katmer katmer yapraklarının arasında kayboluyor, bülbülün kendini kaybettiği gibi. En dışındaki yaprağından ortadaki tomurcuğa doğru bir girdap çekiyor içine, hayranlarını kaybettiriyor girdabında. Aşk girdabına kapılıp çıkabilen var mı? Kaybedip kendini bulabilen var mı? Bülbül ötmeye başlayınca susturabilen var mı?

Ne güzel, şu zemheri ayazda seni bana veren Rabbim ne büyük bir sanatçı. Demek ki ortam oluşturunca, mevsim kış olsa, dışarısı buz kesse bile, güller açabiliyor, bahar yelleri esebiliyor. İyilikler çoğalınca kötülük kalmıyor. Kötülük yayılmaya müsaittir fakat iyilik emek ister, fedakârlık ister. Aşk da fedakârlık değil midir? Emek değil midir?

Keşke sana bakınca “Gül Pembe” şarkısı gelse aklıma. Anneannem gelse, güz yağmurlarıyla çekip gittiği gibi. O pembe yanaklarını güle benzettiğim, kokusunu alıp gelse, öpsem, koklasam, gül yüzüne bakabilsem sana baktığım gibi…

Keşke “Fikrimin ince gülü” çalsa radyoda, pembe hayallere dalabilsem. Hatıraları canlandıra bilsem, yeniden küllendirebilsem sevdaları…

Keşke, aah keşke, Gül Sultanım aklıma gelse, gelse de utanmasam onun hayalinden. Şu içinde bulunduğum vaziyetten. Her gün yüzlercesi ölen kardeşlerimden, patika taşları gibi sahile dizilen bebek cesetlerinden. Anlamsız hırslardan, çekişmelerden, kanın gövdeyi götürdüğü savaşlardan. Keşke elimden bir şey gelse, bakın desem, gelin desem, burada bahar var. Bahar sizin elinizde desem…

Ulaşmak için camı açıyorum, ellerimi uzatıyorum fakat zemheri soğuk, buz kesiyorum. Yalnız kalan ellerim üşüyor. Bekliyorum saatlerce, ama gelen yok, sesleniyorum, sesimi duyan yok… Herkes kendi sesinden başka ses duymuyor. Bombalar yağarken, gümbürtüler sarmışken dünyayı kim duysun benim cılız sesimi, kim? Örtüyorum camı, yeniden kendi dünyama dönüyorum, kabuğuma çekilmişim. Rabbimle baş başayım. O ne güzel bir Rab…

Yeniden masamın üzerinde bana tüm güzelliği ve tevazusuyla teselli veren çiçeğimin, gülümün yanında alıyorum soluğu. Ah güzel çiçeğim, bakışımdan bile kıskanıyorum seni. Nazarım seni yakmasın, soldurmasın, boynun yere eğdirmesin. Hep pembe kal, hep canlı… Bülbül sana aşkını haykırmaya devam etsin. Dibinde diz çöküp, serenatlarını söylesin.

Sana aşık olan bülbülü herkes seviyor. Hoş sesi gönülleri dinlendiriyor. Fakat sana aşık olan bir tek bülbül değil ki. Vakitsiz öten horoz da sana aşık olmasın? Gece vakti senin hasretindendir ötüşü, hemen sabah olsun ister. Gül yüzünü görmek ister. Sesi çirkin de olsa, bülbül gibi güzelliği olmasa da, o bütün cesaretiyle avaz avaz bağırır gecelerde. Aşığın gözünde uyku ne gezer? Başı dik, gururlu. Onun gururu ve cesareti senin aşkından beslenmiştir. Vakurdur. “Aşkın gözü kördür” derler, gözü karadır. Başına geleceği bile bile öter gecelerde. Boynunu vereceğini bilir de, sana aşkını haykırmaktan alamaz kendini. Sesinin çirkinliğini bilse de aldırmaz, zira sarhoş ağzından çıkanın sahibi değildir. Razıdır akıbetine aşık…

En büyük şahadet, aşk şahadeti değil midir? En büyük cömert, cânı cânâna verebilen değil midir? “Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk” diyor şarkılar. En büyük aşık, maşuku uğruna boynunu veren değil midir? Horozdan alınacak çok ibretler var. Herkes bülbülü konuşurken, onun nağmeli güzel sesi herkesi büyülemiş, meşhur olmuşken, zavallı garip horozun, sevdası gibi kendisi de gariptir. Bülbül dururken, gül horozu neylesin?

Hâlbuki o vakitsiz zamanların cesur aşığı. Gönül ferman dinlemez, aşk kanun tanımaz, kural bilmez. Engellenemez cesareti vardır. Bıçağa karşı kurbanlık koyunun gözü bağlanır da, horoz, gözü açık gider aşkı uğruna. Başını bir hamlede ayırıverirler gövdesinden. Vakitsiz ötmeye görsün, uyuyanları uyandırsın hele tatlı uykularından. Diklensin, ağzına geleni söylesin aşk sarhoşluğuyla. Tıpkı, Hallaç gibi, Şems gibi…

Herkes bülbülü bilir de horozu bilmez, sevmez sanki. Farkına varılmayan garip aşık. Hele bir de paçalı horoz derler, bir tuhaf görünüşü vardır o türün. Güvercin desen değil, horoz desen değil, bülbül hiç değil. Ne horoz gibi cesareti, ne de bülbül gibi güzel sesi vardır. İkisi arasında kalmış şekilsiz çirkince bir şey. Dağınık bir görüntüsü vardır. Paçasındaki tüyler yerleri süpürür, tepesinde kabarık, dağınık, tülerik bir peruk vardır sanki. Mahallenin delisi gibi ortalıkta dolanır durur. Cıyaklayan sesiyle kulakları tırmalar.

İşte benim güzel gülüm, ben kendimi bu paçalı horoza benzetiyorum. Sana aşık, şekilsiz, dağınık, garip ve zavallı… Sana kalbimden başka verecek bir şeyi olmayan bî-çâre, paçalı horoz…

Medeniyet Tasavvuru

Neşet TOKU
Hukuk Üzerine
Saadettin Yağmur GÖMEÇ
Eski Türk Dininin Temel Özellikleri
Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

27888472