12 Ağustos 2022

Teknolojinin hayâtımıza kazandırdığı kolaylıklar saymakla bitecek gibi değil. Neredeyse dijital bir ömür sürmeye başladık. Bâzen; “ İnsan bu gelişmelerin neresinde duruyor? “ diye soruyoruz. Etimizle-kemiğimizle, rûhumuzla, dimâğımızla, kalbimizle, gönlümüzle hangi CD’nin, hangi DVD’nin içine, hangi hâfıza kartına girdik? O, basit ama rahat, ferah, huzûr ve vitamin dolu günleri hayâl perdesinin gerisine mi attık?

Kitap, mecmuâ, ansiklopedi sayfalarını devire devire araştırma yapılan dönemler geride kaldı. Milyon, milyar, trilyon mefhûmları, parmak ucunun iki tık sesiyle önünüze serilip, bütün imkân ve hazînelerini ikrâm ediyorlar.

Bu arada, lisanlar arasında gidip gelmenin, birinden diğerine tercüme yapmanın teknolojisi de çocuk oyuncağı seviyesine indi. Gayreti, yorulmayı, en çok da fedâkârlığı ucuzlatan, hattâ lüzumsuz kılan böyle bir öğrenme şekli, kalıcı izler bırakır mı? Bilinmez. Fakat türlü yorgunlukların bedeli olan bir tâlim ve terbiye tarzı, eskilerin tâbiriyle rahle-i tedrîs, çimento olarak harca karıştığı için, hayâtın kendisine ilişiyordu.

16. Yüzyılda yaşamış Muğlalı Şâhidî Dede ( ölm. H.957/M.1550 ), Tuhfe-i Şâhidî adını verdiği manzûm lügâtinde, bütün yaşlardaki okuyucusuna Farsça öğretiyor. İşte, bir taşla kaç tâne kuş vurulabileceğini gösteren Şâhidî mısrâları:

                        “Bu sözümi ezber it gönlünün aç pasını,

                        İn sühânem yâd kün jeng-i dilet mi-zedây

                        Müfte’ilün fâ’ilün müfte’ilün fâ’ilün

                        Kim bu kitabı okur, ilm olur âna kolay”

Bu dörtlüğün ilk mısrâı, pırıl pırıl bir Türkçe ile yazılmış. İkinci mısrâ, bir önceki o akıcı Türkçe sözün Farsçası. Üçüncü mısrâ, manzûmenin veznini, hiç gizlemeden açığa vuruyor. Son satırda ise, Şâhidî Dede’nin yoğurt satma seansı ile reklâm arası bölümü var.

Görüldüğü gibi, kıvrak ve parlak insan zekâsı, her devirde komprime öğrenme metodları peşine düşmüş. Daha Orta Asya mekânında İslâm dinini öğretme faaliyetine satır arası Kur’ân tercümeleriyle başlayan Türk milleti, bu yakınlaştırılmış tâlim tarzını pek benimsedi. Şâhidî Dede’nin, otuz iki kısım tekmili birden kitabı, bahsedilen geleneğin, şirin ve eğlenceli bir şûbesine mensup. Lügât veyâ tuhfe denilen edebî tarz, çok öteleri gören dijital özellikler taşımaktadır.

Fânîliğinin farkında olan insan, aynı zamanda gayret sâhibidir. O gayret yekûnudur ki, fânîyi ebedî yapar. Zâten:

                        “Ecel kasabının kimse halâs olmaz bıçağından

                        Ne zâlim pehlivan olsa, tutar bir gün kuşağından”

diyen anonim halk muhayyilesi, mukadder âkıbeti zihinlere çoktan kazımıştır. Âşık Hayâlî (meşhûr dîvân şâiri Hayâlî Bey değil) de, aynı son mizansenini kefen plânında ekrana taşımış:

                        “Her neye gitsem bile peşimde

                        Benim ile yoldaş oldu hayâli,

                        Bu gece seyrettim beyazlar giymiş,

                        Salındı karşıma geldi Hayâlî…”

Ardında iz bırakan fânilere ne mutlu! Onlara âdemiyyet bahçesinde her dâim rastlanması, sırf bu iz yüzü suyunadır.

Yaşanılan ânın imkân parıltıları, Şâhidî Dede ve emsâlinin iğneyle kazdıkları kuyunun dibinden çıkan suyun hâreleridir. Bunu fark etmeyen ve de hak teslîminde bulunmayan, âkıbet kendi suyunu ısıtır.

           

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: