25 Haziran 2022

Kitabın adı: İPEK YOLU
Nâşir: Türk Kültürüne Hizmet Vakfı
Yayın yılı: 2015
Editör: Prof. Dr. Ahmet Taşağıl
Yayına hazırlayan: Fatma Yücel Ayık
Sayfa sayısı: 528
Fizikî özellikler: Sıvama ciltli, şömizli, kuşe kâğıda tab edilmiş; 23,5 X 33 cm. ebadında.

Yol, insanoğlunu her neviden sosyal etkileşimlerin ağı içerisinde birbirine bağlayan, bazen kısacık menziller arasında iki kişiyi kavşıran, bazen geniş bir coğrafyada siyâsî vahdeti, bazen uzak menziller arasında ticârî münâkâlatı, bazen milletlerin etnik ihtilâtını, bazen dillerin, kelimelerin şenlikli alışverişini sağlayan; tarihin ve coğrafyanın içine, üzerine asırların güneşleri doğup batsa da, silinmez birer iz hâlinde, kimi zaman ızgara tasarlı nizâmî kentlerin gündelik hareketliliklerine temel olarak, kimi zaman mütekebbir birer heyûlâ şeklinde yükselen dağ koyaklarının tehditkâr geçitleri olarak, kimi zaman medeniyet havzalarının asırların tecrübelerini teberrüken hiç değişmeyen güzergâhları olarak küçük yahut büyük, uzun yahut kısa; fakat her hâlükârda medenî birer insanlık girişimi hâlinde işlenmişlerdir.

İnsanoğlu, târih boyunca pek çok rota izlemiştir. Bu rotalardan askerler, mallar ve fikirler taşınmış ve yaratılan güzergâhlar asırlar boyunca bir kültürden diğerine değişmeden intikâl etmiştir. Ön Asya ve Anadolu’nun ilk mâdencilerini Balkanlar’a ve Avrupa’ya taşıyan yollar, Kaneş karumuna Asur tüccarlarını ve ticâret faaliyetinin başat kültürel kazanımı olarak yazıyı ulaştıran menziller, Urartu Van’ından Kargamış ve El-Mina gibi Doğu Akdeniz limanları üzerinden İtalya’ya uzanan; İran’ın, Mezopotamya ve Suriye’nin ilk temeddün ışıklarını Yunanistan’a ulaştıran ticârî sirkülasyon, Bedahşan’ın lapislazulilerini Hitit ülkesine getiren Uzak Asya yolları, bir Urmu Gölü yerleşkesi olan Hasanlu’dan Asur ülkesine ve III. Salmanazar’ın güvencesi altında Fenike limanları üzerinden Batı dünyasına yönelen tecim seferleri, sadece Luristan’ın tunç eşyalarını değil, daha kalıcı tesirleri, ve sonrasında mahlut kültür objelerini doğurarak uzun asırlar boyunca kullanılmışlardır[2]. Kullanışlı yol ve menziller târih içinde zaman zaman sönümlense de tekrar canlanma gücünü de taşırlar. Sadece Tunç ve Demir çağlarında ve sadece İran’dan veya Doğu Akdeniz’den değil, başka dönemlerde başka noktalardan ilerleyen yollardan ve menzillerden de haberdârız. Roma döneminde Komana Pontika vâsıtasıyla Orta Asya’dan Amisos’a, yâni bugünkü Samsun’a ulaşan büyük bir ticâret yolundan da Strabon vâsıtasıyla haberdar oluyoruz. Muhtemelen Amisos, daha önce Orta Asya mâmulâtı için önemli bir liman işlevi gören Sinop’un yerini almış[3]; fakat sonraki asırlarda, mesela Selçuklular döneminde Sinop yine eski işlevini kazanmıştır. Herhâlde bu önemli menzil de çok daha eski bir trafiğin ve tedricen meydana gelen bir yolun gümrahı olarak İpek Yolu’nun bir parçasıydı. Meşhur Kral Yolu da, Pers krallarının himâyesinden önceki asırlarda kullanılmaya başlanmış[4] ve Susa’dan Ephesos’a uzanan Şark’ın bu en bilinen hattı Anadolu ve İran’ın siyâsî vahdetinin temin edilmesinde kolaylaştırıcı bir rol oynamış bir diğer parçadır. Bu güzergâhı ve ondan saçaklanan yolları, Taeschner’in 19. asır için litografik kaynaklardan tesbit ettiği posta tatarları yollarında bile sezmek mümkündür[5]. Târihin, zamanda ve mekânda açtığı izler, derinliklerini kaybetseler dahi silik hâtırâları sonsuza kadar mevcudiyetlerini muhafaza edebiliyor. Şüphesiz Doğu ve Batı arasında en uzun arsıulusal güzergâh olan İpek Yolu’nun ana gövdesi de bu anlamda önemli bir örnek oluşturuyor. O, bütün târihsel mâcerâsının sonrasında dahi bugün, onun yeniden ihyâ edilmesinde düğümlenen bir diplomasinin öznesi olabiliyor. Bu, ilgi çekici bir konudur.

Kitaro’nun unutulmaz Silk Road belgeseli için yaptığı mükemmel müziğin tınıları, hiçbir fikriniz olmasa dahi İpek Yolu’nun başlangıçları hakkında sezgisel bir fikir verebilir. Bu yol, ilk ve orta çağlar boyunca Çin ve Ön Asya ile Batı arasında uzanan; fakat tek bir hattan değil ana bir güzergâha eklemlenmiş pek çok yoldan müteşekkil büyük bir ticâret rotasıdır. Şüphesiz üzerinde taşınan tek nesne ipek değildir; fakat yürütülen ticâretin en önemli ve itibarlı unsurunun, Çin’in efsânevî imparatoru Huang-ti zamanından îtibâren dokunduğu rivâyet edilen; fakat Çin’deki arkeolojik varlığı çok daha eskilere götürülen ipek olduğu düşünüldüğü için[6] Alman coğrafyacı Baron Ferdinand von Richthofen (1833 – 1905) tarafından bu isimle anılmıştır[7]. Düşünüldüğü diyoruz, çünkü; bu ismi yanıltıcı bulan, kâğıt ve yeşimtaşını daha önemli birer emtia olarak nitelendiren bilim insanları da mevcuttur[8]. İpek Yolu’nun bâzı güzergâhları hakkında en eski bilgiler Hemedan ve Mezopotamya arasındaki küçük bir bölüme dâir M.Ö. 7. asra târihlenen çiviyazılı bir tabletin dışında Herodotos’tan tâkip edilebiliyor. Onun anlattıkları bizi Çin’in Kansu eyaletine kadar götürebilmektedir. Ayrıca M.S. 1 ve 2. asırlarda yaşamış meşhur coğrafyacı Ptolemaios da Antakya’dan Taş Kurgan’a kadar olan güzergâhla ilgili bilgi veren bir diğer antik kaynaktır. M. Ö. 2. asırda İpek Yolu üzerinde yeni pazarlar arayarak Hun hâkimiyetini kırmak isteyen Çin İmparatoru Wuti’nin görevlendirdiği Zhang Qian, yolun Doğu’sunda parlayan önemli bir kaynak olarak bir rapor hazırlamıştır. Sonraki asırlarda sunulan çeşitli raporlar ve İslâm coğrafyacılarının memâlik ve mesâlik geleneği içerisindeki anlatıları da ticâret rotalarının çeşitliliği ve menziller hakkında aydınlatıcı bilgiler sunmuştur[9].

Yakın zamanda, Oxford University Press tarafından neşredilen Valeria Hansen’in Silk Road: A New History adlı kitabından bu büyük ticâret ve kültür rotasının târihî gelişimi hakkında doyurucu bilgiler edinmek mümkün; fakat şüphesiz daha spesifik ve her biri birer monografi konusu olabilecek başlıklara temas eden kollektif çalışmalar, farklı bilim dallarından insanları ve görüşleri bir araya getirmeleri dolayısıyla bilgilerimizi çeşitlendirmek açısından daha önemli faydalar sağlayabilir. Bunlardan biri, 2014’te Türk Yurdu Yayınları tarafından Fahri Aral’ın editörlüğünde neşredilen İpek Yolu’nda Türk Kültür Mirası, diğeri ise daha yakın bir zamanda, 2015 yılı içerisinde Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’ın editörlüğünde hazırlanan ve Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından Yunus Emre Enstitüsü, TİKA ve Türk Dünyası Belediyeler Birliği’nin katkılarıyla neşredilen İpek Yolu adlı oylumlu eserdir. 25 yazarın 26 yazıdan müteşekkil katkısıyla meydana gelen sıvama ciltli ve şömizli 528 sayfalık büyük boy kitap, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Başkanı Şerafettin Yılmaz’ın, İpek Yolu’nun târihî ehemmiyetinin ve “genişletilen ağlar, ulaşım hatları, enerji koridorları ve doğalgaz boru hatları”yla modern anlamda tekrar ticârî taşımacılığın gündemine girmek üzere olmasının, onun târihî bağlamını hatırlatarak sunan bir “kültür atlası” hazırlanmasının, bu vesileyle kamuoyu ve aydınların gündemine getirilmesinin kitabın hazırlanmasındaki temel sâik olduğunun belirtildiği “Önsöz”üyle açılıyor.  Editörün, “İpek Üretiminin Keşfi ve İpek Yolu’nun Başlaması” adlı yazısıyla başlangıçtan 15. asra kadar bu muazzam rotanın târihî gelişiminin kuşbakışı tâkip edilebildiği mukaddimeyi, târih, dil, din, maddî kalıntılar gibi farklı temalar altında toplanabilecek yazılar tâkip ediyor: Caner Karavit’in “Toba Türkleri Döneminde Gansu Koridoru’nda Budist Sanat ve Başyapıtlar” adlı makalesinde 440’ta tüm Kuzey Çin’i egemenlikleri altına sokarak Kuzey Wei Hânedânı’nı (386 – 535) kurup Çinlileşen Tobalar (Orhon Anıtları’ndaki Tabgaçlar) devrinde İpek Yolu’nun 1500 km.lik bölümünü teşkîl eden Gansu Koridoru’nda Budizme koşut gelişen mağara tapınaklarının sanatsal üretimleri ele alınıyor. Sonraki yazı, Tilla Deniz Baykuzu’nun Doğu Türkistan’daki Turfan, Beşbalık, Karaşar, Kuça, Kaşgar gibi Tarım havzası şehirlerini ele aldığı “Turfan’dan Kaşgar’a İpek Yolu Üzerindeki Vaha Şehirleri” adlı makalesidir. İpek Yolu’nun Orta Asya güzergâhı, 9 – 13. asırlar arasında büyük ölçüde Uygur hâkimiyetinde kalmıştır.

Türk medeniyetinin parlak temsilcileri olan Uygurların târihî, dinî, edebî, ticârî hayatları hakkındaki “İpek Yolunda Uygurlar” yazısı Melek Özyetgin tarafından kaleme alınmış. İpek Yolu’ndaki ticârî faaliyetlerin en verimli ve emniyetli dönemi olarak bilinen Moğol egemenliğini ise Ekrem Kalan’ın “Moğollar Devrinde İpek Yolu” yazısından okuyoruz. Moğol işgalinin getirdiği iktisâdî bunalımın hemen sonrasında, 13. asrın ikinci yarısından îtibâren Avrasya’da karşılıklı alışverişler yeniden canlanmış ve bu dönem, Marco Polo’nun meşhur anlatısında kendisine yer bulmuştur. Moğol hanları, ticâretin inkişâfına katkı sağlamak üzere önemli politikalar uygulamışlar; düşük vergi rejimleriyle fiyat istikrârını sağladıkları gibi, pazar ve fuarlar kurdurmak, yolları iyileştirip yeni güzergâhlar oluşturmak dışında “yam” adı verilen menzillerle merkezî gücün artan otoritesine ilâveten çağdaş anlatılara konu olan bir güvenliği tesis etmişlerdir. Sonraki yazı, Alparslan Âşık’ın, İpek Yolu’nun Kırgızistan güzergâhını ve bu güzergâh üzerindeki önemli şehirleri ele aldığı “Kırgızistan’ın İpek Yolu Üzerinde Oynadığı Roller”dir. Bu yazı, kendisini tâkip eden Konuralp Ercilasun’un “Eski ve Orta Çağlarda Tacikistan Coğrafyası ve İpek Yolu” yazısı ile tematik bir bütünlük içerisindedir. Ercilasun’un yazısında Tacikistan’dan geçen İpek Yolu rotaları ve önemli yerleşimler ile günümüze intikâl eden maddî kalıntılar ele alınmıştır. Sonraki çalışma ise, Kazakistan’ın Cambıl eyaletinin merkezi olan ve İbn Havkal’ın tâbiriyle “Müslümanların Türklerle alışveriş yapacakları yerlerden” olan Taraz’ın önemine işâret eden Nurbolat Boganbayev’in “Büyük İpek Yolu Üzerindeki Ortaçağ Şehirlerinden Taraz’ın Değeri” adlı makalesidir.  Taraz, târih yazıcılığımızda Türklerin Araplarla Çin’e karşı birlikte savaştığı ve İslâmlaşma sürecimizin öncüsü olarak kabûl edilegelen Talas’tır. Öyle anlaşılıyor ki bu İbn Havkal alıntısı, askerî faaliyetlerden ziyâde ticâretin tesirlerini hesaba katmak gerektiğini düşünmemizi sağlayacak. S. P. Tolstov’un, yakın zamanda redaksiyonuyla ilgilendiğimiz Oğuz şehirleri hakkındaki çalışmasında “Oğuz ahalisinin Kimek – Kıpçak göçmenleri ile çaprazlanması sonucunda 11 – 13. asırlarda Kanglı (Peçenek etnonimi Kangar’ın varyantı) adıyla meşhur büyük boylar ittifakı” olarak değerlendirdiği Kanglılar’ın arkaik yerleşimleri, etnonimleri, kökenleri, gelenekleri hakkındaki “İpek Yolu Üzerindeki Kanglılar’ın Eski Devleti” adlı yazısıyla Talas Omarbekov, târihlerimizde pek yer almayan; fakat Türk etnogenezi içerisinde önemli “etno-siyâsî verileri” bulunan Kanglıları ele almıştır. Sonraki iki yazı, İpek Yolu güzergâhında Özbekistan’ın rolü ve İpek Yolu ticaretinin ürünü olan mimârî zenginliklerine değinmektedir: Gaybullah Babayar’ın “Ortaçağlar Boyunca Özbekistan’ın Oynadığı Tarihi Roller” – ki burada Kuşanların menşei meselesi gibi önemli bir konu da etraflıca değerlendirilmiştir -  ve Gözde Ramazanoğlu’nun “İpek Yolu Zenginliğinin Mimaride Yansıması: Özbekistan’da İpek Yolu Mimarisi”. Ekber Necef’in “Karahanlı-Gazneli-Harezmşahlar’da İpek Yolu ve Ticaret” başlıklı makalesi, 10 – 13. asırlarda Türkistan ve Horasan’ın tabiî ticârî kaynakları, aynı dönem içerisinde gelişen gümüş krizi ile yine bu dönemde Türk ülkelerindeki İpek Yolu güzergâhlarını, şehirlerin ihraç maddelerini, ticâret dillerini ve ticârî örgütlenmeleri konu edinmiştir. Bunu tâkip eden Hayrünnisa Alan’ın yazısı, Nizamüddin Şâmî’nin Zafernâme’sinde Timur’un adalet ve siyasetinin neticesi olarak İpek Yolu’nda yeni bir emniyet dönemi olarak aktarılan “Emir Timur Döneminde İpek Yolu” konusuna hasredilmiştir. Sonraki yazılarda Afganistan, Türkmenistan, Azerbaycan, İran ve Karadeniz’in kuzeyindeki İpek Yolu’yla râbıtalı siyâsî, ticârî ve kültürel gelişmeler, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin İpek Yolu bağlamındaki faaliyetleri, “İpek Yolu Üzerinde Dinlerin Yayılması” ve yine bu bereketli rotada gelişen Türk dilleri hakkında bilgi ve değerlendirmeler yer almaktadır. Bu yazılar, şüphesiz, üzerinde güneş batmayan rotanın nasıl bir târihî ve coğrafî derinliğe sâhip olduğunu, salt tecim odaklı bir zenginliğin değil, siyâsî ve medenî gelişme ve karışmaların da ekseninde asırlar boyunca nasıl yer aldığını anlamamızı kolaylaştıracak nitelikleriyle önem arz etmektedirler. Nuri Seçgin’in “Kültürel Etkileşimde İpek Yolu’nun Rolü ve Önemi” başlıklı, ağırlıklı olarak mimârî ve tezyinat odaklı geçiş ve etkileri ele aldığı yazısını saymazsak, gerek Darhan Kıdırali’nin “İpek Yolu Üzerinde Yeni Arayış Modelleri” gerek Ahmet Taşağıl’ın “İpek Yolu’nun Yeniden Gündeme Gelişindeki Beklentiler” başlıklı yazıları, bu derlemenin “Önsöz”de işâret edilen amacına mâtuf birer projeksiyon olarak geleceğe odaklanmışlardır. İpek Yolu’nun ihyâ edilmesi nasıl mümkün olabilir ve bu yeni eğilimin sebepleri, faydaları, imkânları nelerdir?

Kıdırali’nin belirttiği gibi son 20 yıl zarfında Doğu – Batı karayolları ile enerji boru hatlarının inşaası, İpek Yolu’nun öneminin tekrar artmasını sağlamış, gerek Batı Çin – Batı Avrupa otoyolu gerek Trans-Sibirya demiryolu Çin’den Süveyş Kanalı tarîkiyle Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşan deniz yoluna nisbetle daha iktisâdî bir güzergâh olarak temâyüz etmiştir. Dünya ekonomisinin Doğu’ya kayması, Asya’nın iktisâdî güçlerinin dünyanın ağırlık merkezi olma yönünde ilerlemeleri, İpek Yolu’nun transit gücünün artırılması ve “Yeni İpek Yolu Projesi”nin ve “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı”nın gündeme gelmesinin temel sâikidir. Türkiye de bu bağlamda Türk cumhuriyetleri ve kendi transit gücünün bu Doğu – Batı aksında gerek taşımacılık yolları gerek enerji koridorları gerek turistik destinasyonların bu rotaya eklemlenmesiyle bu ekonomik – kültürel yeniden inşaanın önemli bir parçası olma gayreti içerisindedir. Türk Konseyi de bu kadîm rota üzerinde istikrar ve emniyetin tesis edilmesinde Avrupa ve Doğu – Güneydoğu Asya arasında stratejik bir noktada yer alan Türk cumhuriyetleriyle Türkiye’yi daha geniş bir etkileşim ağı içerisinde bir araya getirmek sûretiyle Asya, Kafkaslar ve Orta Doğu’da etkin işbirliği ve kalıcı bir barışa katkı sunabilecek mühim bir Türk projesidir ve bu yeni ekonomik arayışın can damarı olabilecek potansiyeli taşımaktadır. Bu bağlamda asırlarca İpek Yolu’nun geniş bölümlerini egemenliği altında tutan Türk unsurunun yeniden yaratabileceği küresel etkilerin tahakkukunda İpek Yolu’nun stratejik önemi de belirmektedir. Soliptik bir düşünce gelebilir; ama Taşağıl’ın belirttiği gibi İpek Yolu tarihi ile ilgili yapılan her araştırma nasıl ki Türklerin tarihine temas etmek zorundaysa ve nasıl ki İpek Yolu üzerindeki târihî hâkimiyetimiz yerleşik ve medenî kültürümüzün inkışâfında önemli bir rol oynadıysa, bugün de târihî bir aktör olarak etkin bir şekilde öne çıkmamız ve yeni bir büyük kalkınma hamlesiyle millî ve global ölçeklerde büyümemizin dinamikleri yine İpek Yolu projeksiyonlarına bağlıdır. Tarihî ve kültürel mirâsımız bu güzergâhın etrafında şekillenmiştir. Yarının târihinde iktisâdî, siyâsî, kültürel menfaatlerimizin ve aynı zamanda bunlara muvâzî uluslararası huzur ve refâhın, üzerinde güneş batmayan rotanın bereketiyle sıkı bir ilişkisi olduğu görülmektedir. Bize, târihî mâcerâsı içinde İpek Yolu’nun bu önemini ortaya koyan bir çalışmayı hazırladıkları için Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’na ne kadar teşekkür etsek azdır.

KAYNAKLAR

[1] Türkiye Günlüğü, 125, Kış 2016, s. 130 – 134.

[2] Ayrıntılı bilgi için bkz. Veli Sevin, “Demir Çağında Anadolu – Batı İlişkileri”, Zafer Taşlıklıoğlu Armağanı, İstanbul, 1999, s. 113 – 121;

[3] William Ramsay, Anadolu’nun Tarihî Coğrafyası, s. 27, MEB, 1960, İstanbul.

[4] Ramsay, age, s. 29.

[5] Franz Taeschner, Osmanlı Kaynaklarına Göre Anadolu Yol Ağı, s. 50 – 58, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, 2010.

[6] Ahmet Taşağıl, “İpek Üretiminin Keşfi ve İpek Yolu’nun Başlaması”, İpek Yolu, s. 16 – 17, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, Ankara, 2015.

[7] Nebi Bozkurt, “İpek Yolu”, DİA, 22, 2000, s. 369.

[8] Caner Karavit, “Toba Türkleri Döneminde Gansu Koridoru’nda Budist Sanat ve Başyapıtlar”, İpek Yolu, s. 29 - 30, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, Ankara, 2015.

[9] Bozkurt, age, s. 369 – 370.

 

Kitabın adı: İPEK YOLU

Nâşir: Türk Kültürüne Hizmet Vakfı

Yayın yılı: 2015

Editör: Prof. Dr. Ahmet Taşağıl

Yayına hazırlayan: Fatma Yücel Ayık

Sayfa sayısı: 528

Fizikî özellikler: Sıvama ciltli, şömizli, kuşe kâğıda tab edilmiş; 23,5 X 33 cm. ebadında.

 

               Yol, insanoğlunu her neviden sosyal etkileşimlerin ağı içerisinde birbirine bağlayan, bazen kısacık menziller arasında iki kişiyi kavşıran, bazen geniş bir coğrafyada siyâsî vahdeti, bazen uzak menziller arasında ticârî münâkâlatı, bazen milletlerin etnik ihtilâtını, bazen dillerin, kelimelerin şenlikli alışverişini sağlayan; tarihin ve coğrafyanın içine, üzerine asırların güneşleri doğup batsa da, silinmez birer iz hâlinde, kimi zaman ızgara tasarlı nizâmî kentlerin gündelik hareketliliklerine temel olarak, kimi zaman mütekebbir birer heyûlâ şeklinde yükselen dağ koyaklarının tehditkâr geçitleri olarak, kimi zaman medeniyet havzalarının asırların tecrübelerini teberrüken hiç değişmeyen güzergâhları olarak küçük yahut büyük, uzun yahut kısa; fakat her hâlükârda medenî birer insanlık girişimi hâlinde işlenmişlerdir.

               İnsanoğlu, târih boyunca pek çok rota izlemiştir. Bu rotalardan askerler, mallar ve fikirler taşınmış ve yaratılan güzergâhlar asırlar boyunca bir kültürden diğerine değişmeden intikâl etmiştir. Ön Asya ve Anadolu’nun ilk mâdencilerini Balkanlar’a ve Avrupa’ya taşıyan yollar, Kaneş karumuna Asur tüccarlarını ve ticâret faaliyetinin başat kültürel kazanımı olarak yazıyı ulaştıran menziller, Urartu Van’ından Kargamış ve El-Mina gibi Doğu Akdeniz limanları üzerinden İtalya’ya uzanan; İran’ın, Mezopotamya ve Suriye’nin ilk temeddün ışıklarını Yunanistan’a ulaştıran ticârî sirkülasyon, Bedahşan’ın lapislazulilerini Hitit ülkesine getiren Uzak Asya yolları, bir Urmu Gölü yerleşkesi olan Hasanlu’dan Asur ülkesine ve III. Salmanazar’ın güvencesi altında Fenike limanları üzerinden Batı dünyasına yönelen tecim seferleri, sadece Luristan’ın tunç eşyalarını değil, daha kalıcı tesirleri, ve sonrasında mahlut kültür objelerini doğurarak uzun asırlar boyunca kullanılmışlardır[2]. Kullanışlı yol ve menziller târih içinde zaman zaman sönümlense de tekrar canlanma gücünü de taşırlar. Sadece Tunç ve Demir çağlarında ve sadece İran’dan veya Doğu Akdeniz’den değil, başka dönemlerde başka noktalardan ilerleyen yollardan ve menzillerden de haberdârız. Roma döneminde Komana Pontika vâsıtasıyla Orta Asya’dan Amisos’a, yâni bugünkü Samsun’a ulaşan büyük bir ticâret yolundan da Strabon vâsıtasıyla haberdar oluyoruz. Muhtemelen Amisos, daha önce Orta Asya mâmulâtı için önemli bir liman işlevi gören Sinop’un yerini almış[3]; fakat sonraki asırlarda, mesela Selçuklular döneminde Sinop yine eski işlevini kazanmıştır. Herhâlde bu önemli menzil de çok daha eski bir trafiğin ve tedricen meydana gelen bir yolun gümrahı olarak İpek Yolu’nun bir parçasıydı. Meşhur Kral Yolu da, Pers krallarının himâyesinden önceki asırlarda kullanılmaya başlanmış[4] ve Susa’dan Ephesos’a uzanan Şark’ın bu en bilinen hattı Anadolu ve İran’ın siyâsî vahdetinin temin edilmesinde kolaylaştırıcı bir rol oynamış bir diğer parçadır. Bu güzergâhı ve ondan saçaklanan yolları, Taeschner’in 19. asır için litografik kaynaklardan tesbit ettiği posta tatarları yollarında bile sezmek mümkündür[5]. Târihin, zamanda ve mekânda açtığı izler, derinliklerini kaybetseler dahi silik hâtırâları sonsuza kadar mevcudiyetlerini muhafaza edebiliyor. Şüphesiz Doğu ve Batı arasında en uzun arsıulusal güzergâh olan İpek Yolu’nun ana gövdesi de bu anlamda önemli bir örnek oluşturuyor. O, bütün târihsel mâcerâsının sonrasında dahi bugün, onun yeniden ihyâ edilmesinde düğümlenen bir diplomasinin öznesi olabiliyor. Bu, ilgi çekici bir konudur.

               Kitaro’nun unutulmaz Silk Road belgeseli için yaptığı mükemmel müziğin tınıları, hiçbir fikriniz olmasa dahi İpek Yolu’nun başlangıçları hakkında sezgisel bir fikir verebilir. Bu yol, ilk ve orta çağlar boyunca Çin ve Ön Asya ile Batı arasında uzanan; fakat tek bir hattan değil ana bir güzergâha eklemlenmiş pek çok yoldan müteşekkil büyük bir ticâret rotasıdır. Şüphesiz üzerinde taşınan tek nesne ipek değildir; fakat yürütülen ticâretin en önemli ve itibarlı unsurunun, Çin’in efsânevî imparatoru Huang-ti zamanından îtibâren dokunduğu rivâyet edilen; fakat Çin’deki arkeolojik varlığı çok daha eskilere götürülen ipek olduğu düşünüldüğü için[6] Alman coğrafyacı Baron Ferdinand von Richthofen (1833 – 1905) tarafından bu isimle anılmıştır[7]. Düşünüldüğü diyoruz, çünkü; bu ismi yanıltıcı bulan, kâğıt ve yeşimtaşını daha önemli birer emtia olarak nitelendiren bilim insanları da mevcuttur[8]. İpek Yolu’nun bâzı güzergâhları hakkında en eski bilgiler Hemedan ve Mezopotamya arasındaki küçük bir bölüme dâir M.Ö. 7. asra târihlenen çiviyazılı bir tabletin dışında Herodotos’tan tâkip edilebiliyor. Onun anlattıkları bizi Çin’in Kansu eyaletine kadar götürebilmektedir. Ayrıca M.S. 1 ve 2. asırlarda yaşamış meşhur coğrafyacı Ptolemaios da Antakya’dan Taş Kurgan’a kadar olan güzergâhla ilgili bilgi veren bir diğer antik kaynaktır. M. Ö. 2. asırda İpek Yolu üzerinde yeni pazarlar arayarak Hun hâkimiyetini kırmak isteyen Çin İmparatoru Wuti’nin görevlendirdiği Zhang Qian, yolun Doğu’sunda parlayan önemli bir kaynak olarak bir rapor hazırlamıştır. Sonraki asırlarda sunulan çeşitli raporlar ve İslâm coğrafyacılarının memâlik ve mesâlik geleneği içerisindeki anlatıları da ticâret rotalarının çeşitliliği ve menziller hakkında aydınlatıcı bilgiler sunmuştur[9].

               Yakın zamanda, Oxford University Press tarafından neşredilen Valeria Hansen’in Silk Road: A New History adlı kitabından bu büyük ticâret ve kültür rotasının târihî gelişimi hakkında doyurucu bilgiler edinmek mümkün; fakat şüphesiz daha spesifik ve her biri birer monografi konusu olabilecek başlıklara temas eden kollektif çalışmalar, farklı bilim dallarından insanları ve görüşleri bir araya getirmeleri dolayısıyla bilgilerimizi çeşitlendirmek açısından daha önemli faydalar sağlayabilir. Bunlardan biri, 2014’te Türk Yurdu Yayınları tarafından Fahri Aral’ın editörlüğünde neşredilen İpek Yolu’nda Türk Kültür Mirası, diğeri ise daha yakın bir zamanda, 2015 yılı içerisinde Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’ın editörlüğünde hazırlanan ve Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından Yunus Emre Enstitüsü, TİKA ve Türk Dünyası Belediyeler Birliği’nin katkılarıyla neşredilen İpek Yolu adlı oylumlu eserdir. 25 yazarın 26 yazıdan müteşekkil katkısıyla meydana gelen sıvama ciltli ve şömizli 528 sayfalık büyük boy kitap, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Başkanı Şerafettin Yılmaz’ın, İpek Yolu’nun târihî ehemmiyetinin ve “genişletilen ağlar, ulaşım hatları, enerji koridorları ve doğalgaz boru hatları”yla modern anlamda tekrar ticârî taşımacılığın gündemine girmek üzere olmasının, onun târihî bağlamını hatırlatarak sunan bir “kültür atlası” hazırlanmasının, bu vesileyle kamuoyu ve aydınların gündemine getirilmesinin kitabın hazırlanmasındaki temel sâik olduğunun belirtildiği “Önsöz”üyle açılıyor.  Editörün, “İpek Üretiminin Keşfi ve İpek Yolu’nun Başlaması” adlı yazısıyla başlangıçtan 15. asra kadar bu muazzam rotanın târihî gelişiminin kuşbakışı tâkip edilebildiği mukaddimeyi, târih, dil, din, maddî kalıntılar gibi farklı temalar altında toplanabilecek yazılar tâkip ediyor: Caner Karavit’in “Toba Türkleri Döneminde Gansu Koridoru’nda Budist Sanat ve Başyapıtlar” adlı makalesinde 440’ta tüm Kuzey Çin’i egemenlikleri altına sokarak Kuzey Wei Hânedânı’nı (386 – 535) kurup Çinlileşen Tobalar (Orhon Anıtları’ndaki Tabgaçlar) devrinde İpek Yolu’nun 1500 km.lik bölümünü teşkîl eden Gansu Koridoru’nda Budizme koşut gelişen mağara tapınaklarının sanatsal üretimleri ele alınıyor. Sonraki yazı, Tilla Deniz Baykuzu’nun Doğu Türkistan’daki Turfan, Beşbalık, Karaşar, Kuça, Kaşgar gibi Tarım havzası şehirlerini ele aldığı “Turfan’dan Kaşgar’a İpek Yolu Üzerindeki Vaha Şehirleri” adlı makalesidir. İpek Yolu’nun Orta Asya güzergâhı, 9 – 13. asırlar arasında büyük ölçüde Uygur hâkimiyetinde kalmıştır. Türk medeniyetinin parlak temsilcileri olan Uygurların târihî, dinî, edebî, ticârî hayatları hakkındaki “İpek Yolunda Uygurlar” yazısı Melek Özyetgin tarafından kaleme alınmış. İpek Yolu’ndaki ticârî faaliyetlerin en verimli ve emniyetli dönemi olarak bilinen Moğol egemenliğini ise Ekrem Kalan’ın “Moğollar Devrinde İpek Yolu” yazısından okuyoruz. Moğol işgalinin getirdiği iktisâdî bunalımın hemen sonrasında, 13. asrın ikinci yarısından îtibâren Avrasya’da karşılıklı alışverişler yeniden canlanmış ve bu dönem, Marco Polo’nun meşhur anlatısında kendisine yer bulmuştur. Moğol hanları, ticâretin inkişâfına katkı sağlamak üzere önemli politikalar uygulamışlar; düşük vergi rejimleriyle fiyat istikrârını sağladıkları gibi, pazar ve fuarlar kurdurmak, yolları iyileştirip yeni güzergâhlar oluşturmak dışında “yam” adı verilen menzillerle merkezî gücün artan otoritesine ilâveten çağdaş anlatılara konu olan bir güvenliği tesis etmişlerdir. Sonraki yazı, Alparslan Âşık’ın, İpek Yolu’nun Kırgızistan güzergâhını ve bu güzergâh üzerindeki önemli şehirleri ele aldığı “Kırgızistan’ın İpek Yolu Üzerinde Oynadığı Roller”dir. Bu yazı, kendisini tâkip eden Konuralp Ercilasun’un “Eski ve Orta Çağlarda Tacikistan Coğrafyası ve İpek Yolu” yazısı ile tematik bir bütünlük içerisindedir. Ercilasun’un yazısında Tacikistan’dan geçen İpek Yolu rotaları ve önemli yerleşimler ile günümüze intikâl eden maddî kalıntılar ele alınmıştır. Sonraki çalışma ise, Kazakistan’ın Cambıl eyaletinin merkezi olan ve İbn Havkal’ın tâbiriyle “Müslümanların Türklerle alışveriş yapacakları yerlerden” olan Taraz’ın önemine işâret eden Nurbolat Boganbayev’in “Büyük İpek Yolu Üzerindeki Ortaçağ Şehirlerinden Taraz’ın Değeri” adlı makalesidir.  Taraz, târih yazıcılığımızda Türklerin Araplarla Çin’e karşı birlikte savaştığı ve İslâmlaşma sürecimizin öncüsü olarak kabûl edilegelen Talas’tır. Öyle anlaşılıyor ki bu İbn Havkal alıntısı, askerî faaliyetlerden ziyâde ticâretin tesirlerini hesaba katmak gerektiğini düşünmemizi sağlayacak. S. P. Tolstov’un, yakın zamanda redaksiyonuyla ilgilendiğimiz Oğuz şehirleri hakkındaki çalışmasında “Oğuz ahalisinin Kimek – Kıpçak göçmenleri ile çaprazlanması sonucunda 11 – 13. asırlarda Kanglı (Peçenek etnonimi Kangar’ın varyantı) adıyla meşhur büyük boylar ittifakı” olarak değerlendirdiği Kanglılar’ın arkaik yerleşimleri, etnonimleri, kökenleri, gelenekleri hakkındaki “İpek Yolu Üzerindeki Kanglılar’ın Eski Devleti” adlı yazısıyla Talas Omarbekov, târihlerimizde pek yer almayan; fakat Türk etnogenezi içerisinde önemli “etno-siyâsî verileri” bulunan Kanglıları ele almıştır. Sonraki iki yazı, İpek Yolu güzergâhında Özbekistan’ın rolü ve İpek Yolu ticaretinin ürünü olan mimârî zenginliklerine değinmektedir: Gaybullah Babayar’ın “Ortaçağlar Boyunca Özbekistan’ın Oynadığı Tarihi Roller” – ki burada Kuşanların menşei meselesi gibi önemli bir konu da etraflıca değerlendirilmiştir -  ve Gözde Ramazanoğlu’nun “İpek Yolu Zenginliğinin Mimaride Yansıması: Özbekistan’da İpek Yolu Mimarisi”. Ekber Necef’in “Karahanlı-Gazneli-Harezmşahlar’da İpek Yolu ve Ticaret” başlıklı makalesi, 10 – 13. asırlarda Türkistan ve Horasan’ın tabiî ticârî kaynakları, aynı dönem içerisinde gelişen gümüş krizi ile yine bu dönemde Türk ülkelerindeki İpek Yolu güzergâhlarını, şehirlerin ihraç maddelerini, ticâret dillerini ve ticârî örgütlenmeleri konu edinmiştir. Bunu tâkip eden Hayrünnisa Alan’ın yazısı, Nizamüddin Şâmî’nin Zafernâme’sinde Timur’un adalet ve siyasetinin neticesi olarak İpek Yolu’nda yeni bir emniyet dönemi olarak aktarılan “Emir Timur Döneminde İpek Yolu” konusuna hasredilmiştir. Sonraki yazılarda Afganistan, Türkmenistan, Azerbaycan, İran ve Karadeniz’in kuzeyindeki İpek Yolu’yla râbıtalı siyâsî, ticârî ve kültürel gelişmeler, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin İpek Yolu bağlamındaki faaliyetleri, “İpek Yolu Üzerinde Dinlerin Yayılması” ve yine bu bereketli rotada gelişen Türk dilleri hakkında bilgi ve değerlendirmeler yer almaktadır. Bu yazılar, şüphesiz, üzerinde güneş batmayan rotanın nasıl bir târihî ve coğrafî derinliğe sâhip olduğunu, salt tecim odaklı bir zenginliğin değil, siyâsî ve medenî gelişme ve karışmaların da ekseninde asırlar boyunca nasıl yer aldığını anlamamızı kolaylaştıracak nitelikleriyle önem arz etmektedirler. Nuri Seçgin’in “Kültürel Etkileşimde İpek Yolu’nun Rolü ve Önemi” başlıklı, ağırlıklı olarak mimârî ve tezyinat odaklı geçiş ve etkileri ele aldığı yazısını saymazsak, gerek Darhan Kıdırali’nin “İpek Yolu Üzerinde Yeni Arayış Modelleri” gerek Ahmet Taşağıl’ın “İpek Yolu’nun Yeniden Gündeme Gelişindeki Beklentiler” başlıklı yazıları, bu derlemenin “Önsöz”de işâret edilen amacına mâtuf birer projeksiyon olarak geleceğe odaklanmışlardır. İpek Yolu’nun ihyâ edilmesi nasıl mümkün olabilir ve bu yeni eğilimin sebepleri, faydaları, imkânları nelerdir?

               Kıdırali’nin belirttiği gibi son 20 yıl zarfında Doğu – Batı karayolları ile enerji boru hatlarının inşaası, İpek Yolu’nun öneminin tekrar artmasını sağlamış, gerek Batı Çin – Batı Avrupa otoyolu gerek Trans-Sibirya demiryolu Çin’den Süveyş Kanalı tarîkiyle Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşan deniz yoluna nisbetle daha iktisâdî bir güzergâh olarak temâyüz etmiştir. Dünya ekonomisinin Doğu’ya kayması, Asya’nın iktisâdî güçlerinin dünyanın ağırlık merkezi olma yönünde ilerlemeleri, İpek Yolu’nun transit gücünün artırılması ve “Yeni İpek Yolu Projesi”nin ve “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı”nın gündeme gelmesinin temel sâikidir. Türkiye de bu bağlamda Türk cumhuriyetleri ve kendi transit gücünün bu Doğu – Batı aksında gerek taşımacılık yolları gerek enerji koridorları gerek turistik destinasyonların bu rotaya eklemlenmesiyle bu ekonomik – kültürel yeniden inşaanın önemli bir parçası olma gayreti içerisindedir. Türk Konseyi de bu kadîm rota üzerinde istikrar ve emniyetin tesis edilmesinde Avrupa ve Doğu – Güneydoğu Asya arasında stratejik bir noktada yer alan Türk cumhuriyetleriyle Türkiye’yi daha geniş bir etkileşim ağı içerisinde bir araya getirmek sûretiyle Asya, Kafkaslar ve Orta Doğu’da etkin işbirliği ve kalıcı bir barışa katkı sunabilecek mühim bir Türk projesidir ve bu yeni ekonomik arayışın can damarı olabilecek potansiyeli taşımaktadır. Bu bağlamda asırlarca İpek Yolu’nun geniş bölümlerini egemenliği altında tutan Türk unsurunun yeniden yaratabileceği küresel etkilerin tahakkukunda İpek Yolu’nun stratejik önemi de belirmektedir. Soliptik bir düşünce gelebilir; ama Taşağıl’ın belirttiği gibi İpek Yolu tarihi ile ilgili yapılan her araştırma nasıl ki Türklerin tarihine temas etmek zorundaysa ve nasıl ki İpek Yolu üzerindeki târihî hâkimiyetimiz yerleşik ve medenî kültürümüzün inkışâfında önemli bir rol oynadıysa, bugün de târihî bir aktör olarak etkin bir şekilde öne çıkmamız ve yeni bir büyük kalkınma hamlesiyle millî ve global ölçeklerde büyümemizin dinamikleri yine İpek Yolu projeksiyonlarına bağlıdır. Tarihî ve kültürel mirâsımız bu güzergâhın etrafında şekillenmiştir. Yarının târihinde iktisâdî, siyâsî, kültürel menfaatlerimizin ve aynı zamanda bunlara muvâzî uluslararası huzur ve refâhın, üzerinde güneş batmayan rotanın bereketiyle sıkı bir ilişkisi olduğu görülmektedir. Bize, târihî mâcerâsı içinde İpek Yolu’nun bu önemini ortaya koyan bir çalışmayı hazırladıkları için Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’na ne kadar teşekkür etsek azdır.

 

[1] Türkiye Günlüğü, 125, Kış 2016, s. 130 – 134.

[2] Ayrıntılı bilgi için bkz. Veli Sevin, “Demir Çağında Anadolu – Batı İlişkileri”, Zafer Taşlıklıoğlu Armağanı, İstanbul, 1999, s. 113 – 121;

[3] William Ramsay, Anadolu’nun Tarihî Coğrafyası, s. 27, MEB, 1960, İstanbul.

[4] Ramsay, age, s. 29.

[5] Franz Taeschner, Osmanlı Kaynaklarına Göre Anadolu Yol Ağı, s. 50 – 58, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, 2010.

[6] Ahmet Taşağıl, “İpek Üretiminin Keşfi ve İpek Yolu’nun Başlaması”, İpek Yolu, s. 16 – 17, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, Ankara, 2015.

[7] Nebi Bozkurt, “İpek Yolu”, DİA, 22, 2000, s. 369.

[8] Caner Karavit, “Toba Türkleri Döneminde Gansu Koridoru’nda Budist Sanat ve Başyapıtlar”, İpek Yolu, s. 29 - 30, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, Ankara, 2015.

[9] Bozkurt, age, s. 369 – 370.

Yazar Hakkında:

Göktürk Ömer ÇAKIR

Yazarın diğer makalelerinden: