6 Temmuz 2022

On yedinci yüzyıl Osmanlı devlet ricâli arasında, lâkablarıyla dikkat çeken bir hayli sîmâya rastlanıyor. Yahnikapan Abdülkerim Paşa ile Ekmekçizâde Ahmed Paşa da bunlardan.

Bâyezîd Medresesi’nde iken imâret yemeklerine aşırı düşkünlüğü, Abdülkerim Efendi (Paşa)’ye “Yahnikapan” dedirtmiştir. Aynı zamanda Bâyezîd Câmii hatîbi de olan Abdülkerim Efendi, o sırada Defterdârlık makâmında bulunan Ekmekçizâde Ahmed Paşa’nın delâletiyle mâliye mesleğine girdi. Ahmed Paşa azledilince, onun yerine “Başdefterdâr”lığa yükseldi. Sipâhilerin ayaklanmasında, önce vazîfesinden alınan Abdülkerim Paşa, sonra hapsedildi. Hapiste, mal varlığını söyletmek maksadıyla mâruz kaldığı işkenceye dayanamayıp 1625’de öldü.

Abdülkerim Paşa’nın selefi Ekmekçizâde Ahmed Paşa, on altıncı asrın son çeyreğinde Edirne’de doğdu. Mukataacı, cizyedâr, defterdâr vekili derken, “Başdefterdâr” oldu. Yahnikapan’a makâmını terkettiği azlinden sonra Rûmeli, Karaman ve Halep vâliliklerinde bulundu. Asrın bir başka sıra dışı lâkabına sâhip Sadrâzam ve Serdâr Öküz Mehmed Paşa’nın Sadâret Kaymakâmı olarak İran Seferi’ne katıldı. Mehmed Paşa azledildiğinde, yerine geçmek için çok gayret gösterdi. Fakat arzûsuna ulaşamadı. Üzüntüsünden 1617’de vefât etti. Bilhassa mâlî husûslarda pek kaabiliyetli olduğu, ama yalancılığı ile de şöhret bulduğu söylenir. Ahmed Paşa tarafından yaptırılan medrese, bugün Vefâ Lisesi’nin tam karşısında, ayakta kalmayı başarmıştır. Kocamustafapaşa Câmii’nin bir kapısı ile Eyûb Sultan Camii’nin musallâ bölümü, Ekmekçizâde’nin hayrâtı arasındadır.

Bu iki halef-selef Defterdâr’ın koltuk değiştirmeleri, İstanbul’da şöyle hicvedilmiştir:

“Etmekçizâde kıldı Dünyâ’yı nâne muhtâc.

Âhir simât-ı devlet Yahnikapan’ın oldu.”

(Ekmekçizâde Ahmed Paşa, Dünyâ’yı ekmeğe muhtâc eyledi / Sonunda devlet sofrası Yahnikapan’ın oldu.)

Başta irtikâb olmak üzere, devlet nizâmını bozan ve cemiyet ağacını çürüten kötülükler, kadem kadem târîhe dağılmış ve nihâyet hem devletin, hem de milletin ocağına incir ağacı dikilmiştir.

Tevfik Fikret’in “Hân-ı Yağma” şiiriyle sembolleştirdiği bu “sofra” hikâyesi, maalesef kulaklarımızdan hiç eksik olmadı. Hz. Ömer’in adâlet anlayışıyla Dünyâ’ya huzûr götüren bir devletin, bu hâllere düşürülmüş olması, elbette hazîndir. Lâkin ibret alınmayan hâdiseler, tekrarlanma kaabiliyeti yüksek yapıdadır. Bizim de zâten başımıza gelenlerin tamâmına yakınında “ibretsizlik” teşhîsi bulunuyor.

Eski devirlerin “simât-ı devlet” mürtekîbleri, elde ettikleri nîmet yekûnunun bir kısmıyla da olsa, hayra yönelirlermiş. Bu bile, insanın gönlünü ve gözünü yumuşatıyor. Şeyh Gâlib merhûmun:

“Hoşca bak zâtına kim, zübde-i Âlem’sin sen!

Merdüm-i dîde-i ekvân olan Adem’sin sen!”

diyerek kâinâtın özüne, merkezine yerleştirdiği insan, bu kıymetini anladığında, cümle şerleri def’ edecektir. O vaktin gelmesini, oturarak ve uyuyarak geçirmek, gaflet hâlinin sürdüğüne işârettir. Gayretsiz hiçbir hedefe ulaşılamaz. Kirlerden arınmanın birinci yolu, yıkanmaya niyet etmek, ikincisi ise suya yaklaşmaktır. Üçüncü adımda, “su” bizimledir.

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: