Güncel Yazılar

On yedinci yüzyıl Osmanlı devlet ricâli arasında, lâkablarıyla dikkat çeken bir hayli sîmâya rastlanıyor. Yahnikapan Abdülkerim Paşa ile Ekmekçizâde Ahmed Paşa da bunlardan.

Bâyezîd Medresesi’nde iken imâret yemeklerine aşırı düşkünlüğü, Abdülkerim Efendi (Paşa)’ye “Yahnikapan” dedirtmiştir. Aynı zamanda Bâyezîd Câmii hatîbi de olan Abdülkerim Efendi, o sırada Defterdârlık makâmında bulunan Ekmekçizâde Ahmed Paşa’nın delâletiyle mâliye mesleğine girdi. Ahmed Paşa azledilince, onun yerine “Başdefterdâr”lığa yükseldi. Sipâhilerin ayaklanmasında, önce vazîfesinden alınan Abdülkerim Paşa, sonra hapsedildi. Hapiste, mal varlığını söyletmek maksadıyla mâruz kaldığı işkenceye dayanamayıp 1625’de öldü.

Abdülkerim Paşa’nın selefi Ekmekçizâde Ahmed Paşa, on altıncı asrın son çeyreğinde Edirne’de doğdu. Mukataacı, cizyedâr, defterdâr vekili derken, “Başdefterdâr” oldu. Yahnikapan’a makâmını terkettiği azlinden sonra Rûmeli, Karaman ve Halep vâliliklerinde bulundu. Asrın bir başka sıra dışı lâkabına sâhip Sadrâzam ve Serdâr Öküz Mehmed Paşa’nın Sadâret Kaymakâmı olarak İran Seferi’ne katıldı. Mehmed Paşa azledildiğinde, yerine geçmek için çok gayret gösterdi. Fakat arzûsuna ulaşamadı. Üzüntüsünden 1617’de vefât etti. Bilhassa mâlî husûslarda pek kaabiliyetli olduğu, ama yalancılığı ile de şöhret bulduğu söylenir. Ahmed Paşa tarafından yaptırılan medrese, bugün Vefâ Lisesi’nin tam karşısında, ayakta kalmayı başarmıştır. Kocamustafapaşa Câmii’nin bir kapısı ile Eyûb Sultan Camii’nin musallâ bölümü, Ekmekçizâde’nin hayrâtı arasındadır.

Bu iki halef-selef Defterdâr’ın koltuk değiştirmeleri, İstanbul’da şöyle hicvedilmiştir:

“Etmekçizâde kıldı Dünyâ’yı nâne muhtâc.

Âhir simât-ı devlet Yahnikapan’ın oldu.”

(Ekmekçizâde Ahmed Paşa, Dünyâ’yı ekmeğe muhtâc eyledi / Sonunda devlet sofrası Yahnikapan’ın oldu.)

Başta irtikâb olmak üzere, devlet nizâmını bozan ve cemiyet ağacını çürüten kötülükler, kadem kadem târîhe dağılmış ve nihâyet hem devletin, hem de milletin ocağına incir ağacı dikilmiştir.

Tevfik Fikret’in “Hân-ı Yağma” şiiriyle sembolleştirdiği bu “sofra” hikâyesi, maalesef kulaklarımızdan hiç eksik olmadı. Hz. Ömer’in adâlet anlayışıyla Dünyâ’ya huzûr götüren bir devletin, bu hâllere düşürülmüş olması, elbette hazîndir. Lâkin ibret alınmayan hâdiseler, tekrarlanma kaabiliyeti yüksek yapıdadır. Bizim de zâten başımıza gelenlerin tamâmına yakınında “ibretsizlik” teşhîsi bulunuyor.

Eski devirlerin “simât-ı devlet” mürtekîbleri, elde ettikleri nîmet yekûnunun bir kısmıyla da olsa, hayra yönelirlermiş. Bu bile, insanın gönlünü ve gözünü yumuşatıyor. Şeyh Gâlib merhûmun:

“Hoşca bak zâtına kim, zübde-i Âlem’sin sen!

Merdüm-i dîde-i ekvân olan Adem’sin sen!”

diyerek kâinâtın özüne, merkezine yerleştirdiği insan, bu kıymetini anladığında, cümle şerleri def’ edecektir. O vaktin gelmesini, oturarak ve uyuyarak geçirmek, gaflet hâlinin sürdüğüne işârettir. Gayretsiz hiçbir hedefe ulaşılamaz. Kirlerden arınmanın birinci yolu, yıkanmaya niyet etmek, ikincisi ise suya yaklaşmaktır. Üçüncü adımda, “su” bizimledir.

 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19770148