Güncel Yazılar
Turgut GÜLER

“Berber” kelimesi, Türkçeye İtalyancadan girmesine rağmen, bu coğrafyada hiç yabancılık çekmedi. “Mağrib Müslümanları” arasında, kalabalık bir “Berberî” topluluğun bulunması ve 16. asır fetihleri içine bütün Kuzey Afrika’nın sığması; saç, sakal esnâfı için kullanılan berber” sözünü, bizden yaptı. Elbette, hem etimolojik bakımdan, hem de mânâ îtibâriyle “Berberî” ile “berber” farklı mecrâların pasaportunu taşıyorlar. Lâkin Türk kültür havuzunda ikisi de aynı suya atılmış. Hattâ Hızır Hayreddin Reis’e, bütün Dünyâ bir olup verdiğimiz “Barbaros” unvânında bile, aynı “tüy” ve “kıl” motifleri öne çıkıyor.
 
Şimdilerde, târîhin içinden gelen berber salonlarının, gözü ve kulağı rahatsız eden yeni moda tabelâları var. Kapısında, camında “berber” yazan dükkânımız neredeyse kalmadı. «Aman, ha İtalyanca, ha Fransızca, ha İngilizce. Ne fark eder? Zâten hiçbiri, bizim öz dilimizin tasarrufu değil.» diyemeyiz. Çünkü aslı yabancı olsa da, her kelimenin dilde yerleşme önceliği ve millî kıyâfete bürünme kıdemliliği bulunuyor. Bu yüzden, “berber”, “kuaför”e nazaran Türkçeye daha yakındır. Soy kütüklerimizde “berber” menşe’li sıfat ve lâkapların çokluğu, “berber”in tapulu kültür malımız olduğunu da gösterir.

Eski berber dükkânlarında, meslek pîrinin anıldığı levhalar asılı olurdu:

“Her seher besmeleyle açılır dükkânımız,
Selmân-ı Fârisî’dir pîrimiz, üstâdımız.”

“Hz. Peygamber’in Berberi” diye şöhret yapmış Selmân-ı Fârisî, aynı zamanda “Selmân-ı Pâk” lâfzında da nâmını yürütmüştür. Hendek Gazâsı’nın, hendek kazılması fikri de yine bu “Pîr-i Berberân”dan çıkmıştır. Hâlâ, “berber”i İtalyan sayabilir miyiz?..     
    
“Kapağı kaldırılmamış” söz söylemek, herkesin harcı değil. Aslında, bu işin üstesinden gelmenin mümkün olmadığına dâir bir antik inanış hükmü varken, söz ve kapak arasında hangi münâsebet kurulabilir? O da ayrı mes’ele.

«Güneş altında söylenmedik söz yoktur.»  diyen hikemî ekol, farkında olmadan, cümle yeniliklerin kapısını mı kapatıyordu?

Felsefe, tasavvuf, kelâm, adı ne olursa olsun, insana düşündüklerini, hayâl ettiklerini ifâde imkânı veren her çeşit antrenman sâhası, bile bile “tekrâr”a yönelir. Çırağın, ustasını geçmek için yürüyeceği emek yolu, hep tanıdık, bildik malzemeyle döşenmiştir. Önemli olan, eskiyi kullanarak yeniye ulaşmaktır. Bu usûlü, en sağlam protokole bağlayan söz vâdisi, herhâlde “dîvân şiiri”dir.

“Yeni”  kabûlü görmüş cevhere imzâ atan şâir, bu pek fahredilecek hâlden koltuk kabartır.

Şeyhülislâm Yahyâ’nın şu beyitinde; kapağı kaldırılarak içindeki “cin” i çıkarılmış “sühân lâmbası”, ne güzel anlatılıyor: 
«Niçün ebkâr-ı me’ânî beslemez erbâb-ı nazm
Yoksa, Yahyâ gibi üstâd-ı sühân-perver mi yok?»

Bâkir söz îcâdını, beslemek fiili ile yan yana koyan Yahyâ Efendi, kelâmın gıdâsını keşfetmenin keyfi içinde, rakîblerine meydân okuyor. Yahyâ misilli üstâda duyulan ihtiyaç, idrâk edilen her sâniye biraz daha artıyor.
 
Almanca  “Haymatlos=heimatlos” sözü, milletlerarası hukuk diline girerek, hemen her gelişmiş lisanda yer bulmuştur. Yurtsuz, hiçbir devletin vatandaşı olmayan insanlar için kullanılan bu tâbir; kimsesizliğin, bî-kesliğin ulaşabileceği en beynelmilel durum gibi görünüyor. “Dünyâ vatandaşlığı” hayâlini kuranların bile katlanamayacağı cinsten bir sâhipsizlik, haymatlosların loş ışıkta akseden silüeti.

Şeyh Bedreddin’den Karl Marks’a, Hasan Sabbâh’dan Lenin’e uzanan, târîh içinde değişik sıfatlarla anılmasına rağmen, “proleter=prolétaire” etiketini pek seven bu Dünyâ nîmetlerini eşit paylaşma ütopyası, her seferinde yeni hâkim sınıf doğurmadı mı? Milovan Djilas’ın isyânı, hâlâ kulaklarımızda çınlıyor. “Proleterya=prolétariat”, gûyâ çalışanların hâkimiyetini esas alıyordu. Uygulama sonunda anlaşıldı ki, hakkı gasp edilenlerin vaziyetinde değil, isminde değişiklik olmuş. Yâni, “doğru”, çağlar boyunca insanlıktan hep kaçırılmış.
 

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18850733