28 Ocak 2022
Metin AKGÜN

Yapılması en doğru olan şey en fazla mutluluğu/hazzı sağlayan şey midir?

Diyelim bir söz verdiniz. Sözünüzü tutarsanız bir yada iki kişi mutlu olacak. Sözünüzden dönerseniz mutlu olacak insan sayısı kat be kat artıyor. Sözünüze sadık kalmayı mı, sözünüzü tutmayıp daha fazla sayıda insanı mutlu etmeyi mi tercih edersiniz?
Raylarda hızla ilerleyen bir tramvay, tramvayın gittiği yönde, az ileride raylarda elleri ve ayakları bağlı olarak yatan ve tramvay durdurulmazsa hayatlarını kaybetmeleri kesin olan beş kişi olduğunu hayal edin. Tramvayı durdurma imkanınız yok, yatan beş kişiye ulaşıp raylardan kurtarma imkanınız da. Zor bir durum. Tam bu sırada bir alternatif olduğunu farkediyorsunuz. Tam önünüzde bir kol var, kolu çekerseniz tramvayın yönünü değiştirmeniz mümkün gözüküyor. Yalnız diğer taraftada aynı şekilde elleri ve ayakları bağlı raylarda yatan bir kişi var. Bir tercih yapmanız gerekiyor. Ya hiç müdahale etmeyeceksiniz, tramvay gidip o beş kişiyi öldürecek. Müdahale ederseniz, yani makası değiştirirseniz, beş kişinin hayatını kurtarmış olacaksınız ama bu sefer de bir kişinin ölümüne yol açacaksınız. Böyle bir durumda tercih yapmak zorunda kalsaydınız ne yapardınız? Seyrederek, beş kişiyi ölüme terketmeyi mi, yoksa, müdahale ederek, bir kişinin ölümünü göze alıp, bire karşı beş kişinin hayatını kurtarmayı mı?

Jeremy Bentham (1748-1832) böyle bir problemle karşı karşıya kalsaydı, sanırım kolu çeker, tramvayın yönünü değiştirirdi. Bir kişinin hayatını beş kişi için feda ederdi. Ona göre yapılması en doğru olan şey, en fazla mutluluğu/hazzı sağlayacak olan şeydir. Bu durum “yararcılık“, “sonuççuluk” ya da “en büyük mutluluk ilkesi” olarak adlandırılmaktadır. Belki de böyle bir problem ile karşılaştığımızda çoğumuz Bentham ile aynı şeyi düşünürdük. Ama yaptığımız eylem ahlaken doğru olur muydu?

Metinah1

Şimdi soruyu biraz daha farklı hale getirelim. Tramvayın yine aynı şekilde hareket ettiğini varsayalım, yine durma imkanı olmasın ve raylarda elleri-ayakları bağlı beş kişi yatıyor olsun. Sonuç kaçınılmaz olarak beş kişinin ölümüyle sonuçlanacak gibi görünmektedir. Bu sefer siz bir üst geçitte duruyorsunuz. Tramvay birazdan alttan geçecek. Yanınızda da şişman bir adam var. Onu iterek rayların üstüne düşürürseniz tramvay duracak. Şişman adamı, beş kişiyi kurtarmak için iter miydiniz? Bu sefer durum biraz farklı gibi. İlk örnekte biraz daha dolaylı bir konumdaydınız, sadece kolu çekiyordunuz; şimdi ise aktif olarak birini aşağı itmek durumundasınız.

Sonuç odaklı bakarsanız, her iki durumda da bir kişinin hayatını feda edip beş kişiyi kurtarmayı seçiyorsunuz. Ancak şişman adamı itmek, kolu çekmekten daha zor bir karar gibi gözükmektedir.

Soruları biraz daha çeşitlendirelim. Acil serviste nöbetçisiniz. Nöbet süreniz 24 saat. Acile nöbetinizin ilk saatinde bir trafik kazası geliyor. Altı yaralı var. Birinin durumu çok ağır, diğerleri daha iyi ama onlara da müdahale gerekiyor. Ağır olan tek hasta ile ilgilenirseniz, diğer beş kişi müdahalede geç kalındığı için hayatını kaybedecek. Onlara müdahale ettiğinizde de durumu ağır olan hasta hayatını kaybedecek. Tercihinizi hangi yönde kullanırsınız, çok ağır olan umutsuz bir hastadan yana mı, müdahale ile kurtulma şansı olan beş hastadan yana mı? Yine beşe karşı bir durumuyla karşı karşıyayız.

Başka bir örnek daha düşünelim. Organ nakli bekleyen ve durumları ağırlaşan beş ayrı hastanın acile başvurduğunu düşünün. Yan taraftada polikliniğe kontrol için gelmiş sağlıklı biri var. O sağlıklı kişinin organlarını alıp (iki böbrek, karaciğer, kalp, akciğer, pankreas gibi farklı organları) acilde bekleyen beş hastayı kurtarma şansınız var. Sanırım bu durumda kimse sağlıklı bir kişiyi -sonuçta beş kişinin hayatını kurtarma şansı olsa da- bile bile ölüme göndermeyecektir. Bu durumda durumu en ağır olanın organlarını alıp diğer organ bekleyenlere takmak doğru mudur? Ölmeyi bekleyen beş kişiden dördünün kurtulma şansını değerlendirir miydiniz?

Zor sorular... Peki ya böyle bir ikilemle gerçek hayatta karşılaşsaydınız nasıl davranırdınız? Hele de ölüm-kalım meselesi haline gelmiş bir konuda. Şimdi de yaşanmış gerçek bir hikayeden bahsedelim.

Mignonette Vakası

İngiltere’den hareket eden Mignonette isimli yatın (1884) batması sonucu tekneyle kurtulan dört kişi, bir süre Atlas okyanusunda yol alır. İçecek suları yoktur. Yiyecekleri de çok azdır. Yolculuğun 19. gününde iyice bitkin haldedirler. Dört kişiden en küçüğü olan 17 yaşındaki Richard Parker hastalanır. İlk kez uzun deniz yolculuğuna çıkmıştır, öksüzdür. Diğer üç kişi aralarında konuşurken biri, artık çarelerinin kalmadığını, hayatta kalabilmek için içlerinden birini kurayla belirleyip öldürmeyi ve yemeyi teklif eder. Aksi taktirde hepsi ölecektir. Ancak diğerleri kura çekme fikrine karşı çıkar. Ertesi gün aralarında anlaşarak Richard Parker’ın boğazını keserek öldürürler. Kanını içerler ve kalan dört gün boyunca da etiyle beslenirler. Kaptan anılarında, 24. gün, kahvaltı (!) yaparken bir geminin ufukta göründüğünü anlatmaktadır. İngiltere’ye döndüklerinde haklarında cinayetten dava açılır.

Metinah2

Jack Parker’in juguler venini keserek önce kanını içerler.

Kendileri doğru şeyi yaptıklarını iddia etmektedirler. Bunu zorunluluktan yapmışlardır. Yoksa hepsi ölmüş olacaktı. Ayrıca Richard Parker hastalanmıştır, öksüz olduğu için bekleyeni de yoktur. Onu seçerek, ölmesi en muhtemel bir kişiye karşı üç kişinin hayatını kurtarmışlardır. Ailelerini de hesaba katınca mutlu olan insan sayısı daha fazla artmaktadır. Yani tam Bentham’ın dediği gibi maksimum sayıda insanın mutluluğu hedeflenmişti. Peki kura çekilseydi durum ahlaki olur muydu? Ya da biri kendini gönüllü olarak feda etseydi !

Sonuç odaklı ahlak teorisine göre en fazla yararı sağlayan eylem ya da en fazla haz/mutluluk üreten eylem ahlaken doğrudur. Sonuççu teoriler zaman içerisinde “egoizm“, “yararcılık” ve George Edward Moore (1873-1958) gibi düşünürlerin savunduğu “idealist yararcılık” şeklinde bir süreç izlemiştir. Egoizm tek kişinin mutluluğu/hazzı, yararcılık en fazla kişinin mutluluğu/hazzı, idealist yararcılık ise genel olarak tüm insanlığın mutluluğu/hazzı olarak yorumlanabilir. Egoizmde olduğu gibi bir eylemin kişinin yararına olacağı düşüncesiyle yapılması çok uygun değildir, yararcılık diğer insanların mutluluğunu hesaba katsa da tek değerli şeyin haz/mutluluk olarak ele alınması yaklaşımı hatalıdır. İdealist yararcılık, hatalı çıkış noktası bir yana, tüm insanlığın mutluluğu/hazzı gibi pratikte ütopik bir yerde durmaktadır.

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi daha fazla haz/mutluluk potansiyeli olan şişman adamı raylara atma, sağlıklı birinin organlarını alma, öksüz birinin öldürülmesi ahlaken doğru değildir. Çünkü hepsinde bir öldürme eylemi vardır ve öldürme eylemi kendi doğası itibariyle yanlıştır.

Sir William David Ross (1877-1971), “ilk görünüşü itibariyle ödev” yaklaşımını savunmaktadır. Ross’a göre eğer söz verdiyseniz, sözünüzü tutmanız gerekir. Söz tutmak “ilk görünüşü itibariyle ödev” kategorisine girer. Sözümüzü tutmamamız durumunda zarar görecek olsak bile, sonuca bakarak değil “verilen sözün tutulması” bağlamında olaya yaklaşmak daha ahlakidir. Bu ödevler şunlardır:

1. Daha önce verilmiş söze sadakat
2. Başkasına yapılan yanlış bir eylemden kaynaklanan tazmin
3. İyilik karşısında minnettarlık
4. Yardım
5. Mutluluk ve erdemin orantılı dağıtılması imkanından kaynaklanan adalet
6. Kendini geliştirme ödevi
7. Başkasına zarar vermeme

Immanuel Kant (1724-1804), bu konuda daha da katıdır. Yapılan bir iyiliği, cennete gitmek dürtüsüyle veya merhamet duygusuyla yapmış olma durumunu bile ahlaki kabul etmez. Ona göre yardım etmek veya verilen sözü tutmak evrensel ahlaki değerlerdir ve herkes için bir ödevdir. Onun için örneğin öldürmek kategorik olarak kötü bir şeydir. Gerekçesi ne olursa olsun, başka bir deyişle, sonuçlar ve koşullar ne olursa olsun konuya “ahlaki ödev” gözüyle bakmayı yeğlemiştir.

Metinah3

Pi’nin Hayatı


Bitirirken ilginç bir noktaya daha değinmek isterim. Film Mignonette vakasına göndermeler yapmaktadır. Yetişkin Pi, yazar ile Montreal’de limanda otururken arka planda gözüken geminin adı Mignonette’dir. Gemiden kurtulanların sayısı yine dörttür. Gemi kazasından kurtulan kaplanın adı, Mignonette vakasında öldürülen genç çocuğun adı ile aynıdır, yani Jack Parker. Film bir bakıma Mignonette vakasını eleştirmektedir. Kaplan (yani Jack Parker) hastalandığı halde, Pi ona yardım etmiş, hayatta kalmasını sağlamıştır. Filmin sonunda – aslında Pi olan – kaplanın arkaya dönüp bakmamasının çok haklı gerekçeleri vardır. Geçmişe dönüp bakmama, unutmak isteme anlamına geliyor olmalı. Çünkü yaşadıklarıyla tekrar yüzleşmesi zordur.

Bu kategorideki Makalelerden