Güncel Yazılar
Turgut GÜLER

Ahmed Bedevî Kuran’ın, “Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılâb Hareketleri ve Millî Mücâdele” adındaki hacimli eserinde, Türkiye’de kurulan ilk resmî matbaadan bahisle şöyle deniyor: “Said Efendi ile müteferrikalardan İbrâhim Ağa, Fransa’nın sanâyideki terakkîyâtını tedkîk etdikleri sırada, tabı’ makineleri dikkatlerini celbeylemişdi. İstanbul’a avdetlerinde Dâmâd İbrâhim Paşa’dan kendilerine matbaa kurulması müsaadesini istemişlerdir. İbrâhim Paşa, istidâlarını Meşîhat’e şöyle bir kayıtla havâle etmişdi: ‘Basma san’atinde mahâret iddiâ eden zeyd, te’lif olunan kitabların hurûf ve kelimâtının sûretlerini bir kalıba nakşedib evrâk üzerine basmakla ol kitabların misillerini tahsîl ederim dese, zeydin bu vechile amel etmesine şer’an ruhsat var mıdır?’

Buna cevâben Şeyhü’l-İslâm Abdullah Efendi, müsaade husûsunda şöyle bir fetvâ vermiştir:’Basma san’atinde mahâreti olan bir kimsenin, müsahhah kitabın hurûf ve kelimâtını sahîhan nakşetmesi, umûr-ı müstahsenedendir.’
....

İbrâhim Müteferrika, Macaristan’ın Kolojvar şehrinde doğmuştu. Bilâhare İslâm olmuş ve İbrâhim ismini almıştır. Yattığı yer, Kasımpaşa’da İdris Muhtefî’nin kabri yakınındadır.”

Matbaa, şüphesiz çok mühim bir teknolojik vâsıtadır. Kalkınma hamleleri arasında, onun bir sembol tarzında ele alınmasını da yadırgamamalı.

Ancak, Said Efendi ile Müteferrika’nın bu tasavvurları, zamân îtibâriyle “Lâle Devri” dediğimiz döneme rastlıyor. Yâni, 18. asrın ilk yarısı. 1828’de karşımıza çıkacak elektrik motoru, o sırada henüz insan hayâtına girmemişti. Sâdece bizdeki değil, bütün Dünyâ’nın matbaaları, el ve kol kuvveti ile çalışıyordu. Aynı usûlle iş gören teksîr makinelerine, kayda değer bir üstünlüğü bulunmayan bu primitif matbaayı, çok da fazla büyütmemek lâzım.

Mes’elenin diğer mühim tarafı, kitap çoğaltma husûsunda bizim yaşadığımız herhangi bir müşkilâtın bulunmayışı idi. Pek bol ve iyi yetişmiş hattât ordusu, başta İstanbul olmak üzere, Türk Devleti’nin kültür ve bürokrasi muhîtlerinde iş başındaydı. Üstelik bunların hem hızı, hem de san’atkârâne stilleri, bahsedilen ilk matbaadan kat kat yukarıdaki seviyenin tercîh sebepleriydi.

Osmanlı İdâresi’nin, bu baskı âletini, resmî sıfatla geç getirmesini, hak edilmeyen uygunsuz ithamlara bağlamak, en azından “doğru”dan kaçmak olur.

Hat san’atını ve hattât zümresini koruyan bir devlet, Batı kriterlerine göre, pek çok yüceltici cümleyi kendisine çekmeli değil midir? Oysa sırf bu “matbaa ” başlığı altında, önüne gelen, Osmanlı’ya çamur atıyor.

Bâzen, teknolojiyi insanın kalbine koymak, hiç hesapta olmayan krizleri tetikliyor. 21. asırda görülen organik gıdâ temini telâşı, Lâle Devri hattâtlarına gösterilen devlet saygısını hatırlatmıyor mu?

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18599688