6 Temmuz 2022
Turgut GÜLER

Kanaviçe işleyenler, kasnağa gerilmiş kumaşa iğne batırırken, alttaki ellerini çekerler. Yoksa elde tahrîbât olur. Hem tasavvuf, hem de klâsik dîvân şiirinde, şâirin yürüyeceği yol üzerine, döşeme malzemesi olarak bırakılan bir mecazlar, mazmûnlar yığını vardır. Bu ortak materyâli kullanarak mahâretini, cevherini parlatma mecbûriyetinde kalan nice büyük isim, konuyu bilmeyen nâdân ehlinin diline düşmekten kurtulamamıştır.

Meselâ, Osmanlı ilmiye sınıfının zirvedeki makâmında oturan Şeyhülislâm Yahyâ’yı:
“Mescidde riyâ-pîşeler itsün ko riyâyı,
Meyhâneye gel kim, ne riyâ var, ne mürâyi.”
beyti ile:
“Sun sâgarı sâkî, bana mestâne desünler,
Uslanmadı gitdi gör o dîvâne desünler.”
dizilişindeki mısrâlar yüzünden; önce makâmından, sonra da dininden nefyetmek mi lâzımdır?

Yahyâ Efendi’nin yaşadığı çağda, bu, kimsenin aklına gelmemiştir, ama zamânenin diplomalı câhilleri; “Şeyhü’l-İslâm’ın meyhânede ne işi var?” sorusuyla başlayıp, bütün bir sistemi devreden çıkarmaya varacak imhâ harekâtına girişiyorlar.

Neşâtî’nin, bu echel simsar gürûhuna cevâbı pek muhteşemdir:
“Olsak nola bî-nâm u nişân şühre-i âlem?
Biz, dil gibi bir turfa muammâda nihânız.”

Aynı dala konan bir başka bülbül, Nâilî ise:
“Biz Nâilîyâ, sözde füsûnkâr-ı hayâliz,
Elfâzda peydâ, dil-i mânâda nihânız.”
diyerek Neşâtî’ye destek çıkıyor.

Şems-i Tebrîzî ile Mevlânâ’nın halvet meclisinden; Akşemseddin’le Fâtih’in çadır sohbetinden iblisâne hüküm cümleleri çıkarabilen zavallı zihniyet, daha kolay bir iş olan “şiirde kelime soyma ve mânâ çalma” hafifliğinden nemâlanmak istemez mi?

Yine Nâilî’nin irfân ve iz’ân dürbünü, bu “Molla Kâsım sîgası” nı da görmüştür:
“Kadem kadem gece teşrîfi Nâilî o mehin,
Cihân Cihân elem-i intizâra değmez mi?”
beytinde, intizârın yanı sıra, inkisârın ve infiâlin elemleri de duman sütûnları gibi yükselmektedir.


Dîvân şiirini anlamak, anlatmak emek ister. Özellikle son elli yılın Türk maârifi, bu mesâiyi yasaklar arasına koydu. Dîvân edebiyâtı, bizim klâsik kültürümüzün en mühim ve ciddî havuzudur. Onun içini boşaltmak, yanındaki diğer kültür havuzlarını da tehlikeye atmak demektir. Aklı başında hiçbir millet, klâsik değerlerini öğretme cehdinden vazgeçmez. Türkiye’de bu yapıldığına göre; ya aklımıza bir şeyler oldu, yâhut sırtımızı mindere yapıştırmak isteyenler, bu yeni hîleyi devreye soktular.

Türkiye dışındaki soydaşlarımızın yazı ve konuşma dillerinde ne kadar dîvân şiiri ve nesrine yakınlık varsa, sınırlarımız dâhilinde, budana budana “kuş dili”ne çevrilen fukarâ tekellüm vâsıtası da, o söz menbâına o kadar uzak duruyor.

Bu uzaklık, târîhî ve tabiî şartların eliyle değil, maalesef sun’î ve zorlama tedâriklerle temin edilmiştir. Bugün, Türk maârifinin defterinde, bir “dîvân edebiyâtı” başlığı bulunmamaktadır. Müstemleke psikolojisinin sık görülen tezâhürlerini, biraz da burada aramak lâzım.

Su kültürü”, çok yüksek hassâsiyetleri olan cemiyetlerin bol yıldızlı faaliyetlerindendir. Türk milleti, ezelden ebede giden yol üzerinde, her dâim “su içre” durmuştur. “Suyun azîzliği” husûsunda müşterek kanaati pekiştiren Türkler; su kenârlarında, su üstünde, suya yakın, su ile berâber, su altında târîhe poz vermişlerdir.

Su” mefhûmunu, sâdece zırâî ve biyolojik ihtiyaç kalıbında tutmayıp, onu, dâhil oldukları medeniyetin pırıltılı aynası mevkiine çıkaran; bununla kalmayıp, estetik ölçüler sistemini su telâkkîsine göre âyârlayan bir milletin mensûbuyuz. İftihârı haklı kılan bu mensûbiyet, Fuzûlî’nin “Su Kasîdesi” vesîlesiyle Muhammedî renge de bürünüyor. Taşlar arasında akan su şiiriyetini:
“Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl,
Başını taşdan taşa urub gezer âvâre su.”
diyerek akvaryuma taşıyan millet, kim ne derse desin, büyük millettir.


Dinî titreyişleriyle birlikte, gönül heveslerini de su mihverine oturtan köklü gelenekten geliyoruz. Nâilî’nin şu beytindeki su gösterisi, tam bir kumaş biçme ameliyesi:
“Oldı eşkim Gülşen-ârâ-yı heves cûlar gibi,
Akdı gönlüm bir nihâl-i işveye sûlar gibi.”

Klâsik mûsıkî formundaki bütün makâmların üstüne atlayacağı cinsten, yüksek tonajlı câzibe taşıyan bu beyit, suyun boşa akmadığının bizâtihi isbâtıdır.
Hayâtının merkezine su güzelliğini koyan insanlar, Dünyâ’ya da aynı güzellikten akseden nazarla bakarlar. Bunca huşûnetin geri plânında, “su”dan nasîbsiz geçen zamânı görmek, tahkîkâtı kolaylaştırır. “Sular gibi” akan çağlarımıza hasretiz.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: