Güncel Yazılar
Mehmet MAKSUDOĞLU

Millet – Bu kelime Arapçada şerî‘at, dîn demektir. Nitekim, Müslümanın cenâzesi kabre yatırılırken ’alâ milleti Resûlillâh (Resûlullâhın dîni üzre) denilir, öylece, sağ yanı üzerine, yüzü Kıble’ye gelecek şekilde yatırılır.

Şehristânî’nin, çeşitli inanç zümrelerini anlattığı ünlü kitabının adı الملل و النحل
El Milel ve’n Nihal (dinler ve inançlar : dîn ve inanç toplulukları) dır. (milel : milletler; nihal : nihleler demektir)

Pek Yüce Osmanlı Devleti’ndeki (Devlet-i ‘Aliyye-i Osmâniyye’nin günümüz Türkçesi böyle olmak gerekir) millet nizâmı, (nation/nasyon/ulus) sistemi değildir; Osmanlı tebeasını, dinlerine, inanç topluluklarına göre isimlendirme şeklidir. Osmanlı, son derece medenî, insânî bir tavır göstererek, yönettiği gayrı müslimleri, kimliklerinden uzaklaştırma yoluna gitmemiş, onları, kendi inançlarında tamamen hür bırakmış, her inanç zümresinin başına, yine kendilerinin yüksek rütbeli bir dîn adamını tâyin etmiştir. Hahambaşı Mûsevîlerin, Patrik Ortodoksların başı olmuştur, Katolik Ermenilerin başı, yine kendilerinden biri, Katolik Süryânîlerin başı da kendilerinden bir dîn adamı olmuştur, Bulgarlar Rûm Kilisesinden ayrılınca, Bulgar Eksarhlığı kurulmuştur.

Ondokuzuncu Yüzyılda Avrupa’da nasyonalizm revaç bulup yerleşince, bizim, o zaman ‘münevver’ denilen okumuşlarımızdan ikisi Avrupa’ya gittiğinde, kendilerine ‘nasyonalite’leri sorulmuş; birisi Müslüman demiş, diğeri de Osmanlı diye cevap vermişti.

Bin küsur yıldır hamuru İslâmla yoğrulmuş, kimliğini ‘dîn’ olgusunda bulanlar, ‘nationality/nasyonalite’ kavramına bir Türkçe karşılık bulma durumuna gelince, millet sözünden milliyet kelimesini türetmişlerdir. Milliyet sözünü Araplar kullanmazlar; onlar, nasyonalite için kavmiyye derler.

Nasyonalite ‘milliyet’ olunca, nation/nasyon karşılığı da millet olmuş. Daha sonra da –Türkçe olduğu sanılarak- Mongolca ulus kelimesi kullanılır olmuştur.

İlgi çekici bir durumdur ki: milliyet kelimesini kullananlar, kendilerini milliyetçi olarak tanımlayanlar, İslâmı benimser, en azından saygı duyar. Kendini ulusçu, ulusalcı diye tanımlayanın öyle bir derdi yoktur, hattâ, İslâma yakınlığı, ‘Arap etkisinde kalmak’ diye değerlendirir.

Devlet – İnsanların güven içinde, belli bir düzene bağlı olarak yaşadıkları topluluklar, çeşitli isimlerle anılır. Biz de, içinde yaşadığımız bu düzene, târihimizden gelen alışkanlıkla ‘devlet’ diyoruz.

Avrupa’da, Katolilklerle Protestanlar, 1618 – 1648 yılları arasında, tam 30 yıl, birbirlerinin kökünü kazımak için olanca hırslarıyla savaştılar. İki taraftan hiçbiri ötekini ortadan kaldıramayınca, Westfalia Andlaşmasını imzaladılar. Buna göre, her prens (hükümdar) istediği dîni benimseyecekti, tabiî, onun hükmettiği bölgedeki halk da onun dîninde, Katolik veya Protestan olacaktı. Onlar, kendileri, Katolik ve Protestan dîni derler. Böylece, Avrupa’da, her hükümdar ve onun halkı, hükümdarın istediği dinde oldu. Westfalia (1648) Avrupa târihinde son derece keskin bir dönüm noktasıdır, mühim bir laiklik dönemecidir.

Westfalia ile, Kilise’nin otoritesi yok oldu denilebilir; çünkü o zamana kadar, kanunlar Tanrı adına ortaya konuyordu, bekçisi Kilise idi. Westfalia ile Parlamento meydana çıktı. Artık kanunları Parlamento çıkarıyordu. (Sözde Ermeni Soykırımı iddiaları bir Batı Parlamentosunun gündemine gelme ihtimâli belirdiğinde, Dışişlerimizin telâşı [çok şükür eskidendi, durum hayli değişti] bu yüzdendi : Batı’da Parlamento kararı, hâşâ Tanrı kanunun yerini tutma durumundadır.)

Parlamentosu olan siyâsî – sosyal kuruluş State/Etatdır. İngiltere, gelenek olarak hânedânı muhâfaza eder, adı da United Kingdom (Birleşik Krallık) tır ama, son kararı Parlamento verir.

Parlamentonun 3 erki vardır : Teşrî (kanun koyma), İcrâ (yürütme) ve Kazâ (yargı).

Avrupa etkisiyle yaptığımız değişikliklerden biri de Parlamento (Meclis) sâhibi olmamızdı. Hatırlayalım, şâir ne diyordu :
Bildirir haddini Sultâna senin kanunun !

İslâm Devletlerinden Abbâsîler ve Umeyye Oğulları (yaygın yanlış olarak Emevî denilen [aslı : Umevî] ) Devletleri için العهد العباسي العهد الأموي
(el Ahdu’l Abbâsî, el Ahdu’l Umevî) (Abbâsî Çağı, Umevî Çağı) deyimleri kullanılır.
Devlet deyiminin biz Türklerle siyâsî kullanıma girdiği anlaşılıyor.
Devlet 2 erk sâhibidir : İcrâ (yürütme) ve Kazâ (yargı).
Devlette teşri (kanun koyma) yoktur. Teşrî‘ zâten ‘şeriat koyma’, ‘kanun koyma’ demektir; Devlet, Şeriatı hayata geçirmenin âletidir. Kanunnâmeler, zâten var olan, Allah’ın koyduğu kanunun, şeriatın, hangi şartlarda, nasıl uygulanacağını gösteren yönetmelikler olarak anlaşılmalıdır.

Yüzyıllardanberi içinde yaşadığımız siyâsî – sosyal yapıya ‘devlet’ dediğimiz için, Parlamentomuz da olsa, içinde yaşadığımız yapı, bizim için ‘devlet’ oluyor.

Allah Devlete Millete zevâl vermesin !

Medeniyet Tasavvuru

Faruk Sümer
Oğuzlar

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

15267227