Güncel Yazılar
Mehmet MAKSUDOĞLU

Dîn, insanın dünyâ görüşünü belirler. İnsan, inanmadığını belirtiyorsa, dünyâ görüşü, bu inançsızlık üzerine binâ edilir gibi görünse bile, aslında, geçmişinden getirdiği, atalarından kendisine geçen bâzı hasletler (isterseniz genlerine işlemiş inanç tortuları deyiniz) dolayısıyla, yine dünyâ görüşünün tamâmı olmasa bile, hareketlerine yön veren sâikin biçimlenmesinde dînin etkisi vardır.

Türk Milleti, İslâm'a girmeden önce de büyük işler yapmıştı, sâdece siyâsî üstünlük kurarak çok geniş ülkelere hükmetmemiş, medeniyetin göstergesi olan yazıyı çok erken kullanmağa başlamış, yazıtlarını dikmişti. Bununla birlikte, çağımızı biçimleyen gelişlerin tebellür ettiği, belirginleştiği son yüzyıllarda, bu büyük millet, İslâm dîninin temsilcisi durumundaydı. Türk kelimesi, 'İslâm' kelimesinin anlamdaşı olmuş, İslâm yerine 'Türk' kelimesi kullanılır olmuştu: Balkanlarda, 'İslâm'ın şartı kaç?' yerine 'Türkün şartı kaç?' denilmekte idiğini pek çoğumuz biliriz. Osmanlı hudûdu dışında, Fas veya İsfahan'da bile, bir Avrupalı ihtidâ ettiğinde, müslüman olduğunda, onun için 'Türk oldu' denirdi. Türk'ün İslâm'la yoğuruluşu öylesine kökten ve derinden, aslî olmuştur ki, hiçbir millet bu dereceye ulaşmamıştır. Dilimizde yerleşmiş deyimlerden (bir sözün, cümlenin 'deyim' hâline gelmesi için, ne kadar uzun zamân geçmesi, kaç milyon kişi tarafından kullanılması ve bütün millet tarafından benimsenip dilin bir parçası hâline gelmesi gerekir, düşünelim!) bâzılarını hatırlayalım:
îmânsız peynir : tatsız, tuzsuz, yağsız, yavan, kötü peynir denilmiyor, 'îmânsız' deniliyor/du.
şehâdet parmağı : elin ikinci parmağına, Araplar 'sebbâbe' derler; herhâlde, karşısındakine bir konuda ihtârda bulunmak için o ikinci parmağı kaldırırlardı. Türk ise, Ettehiyyât'da 'Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve şehâdet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve elçisidir' derken kaldırdığı o parmağa, 'şehâdet parmağı' adını vermiş.
şehâdet şerbetini içmek : can vermek kolay bir iş olmasa gerek. Şimdiki, bizim gibi kola içenlere anlatmak zordur ama, 'şerbet', tatlı, hoş, yalnız şeker değil güzel kokulu bahârâtları da içinde bulunduran çok zevk verici bir içecek imiş. Can vermek gibi, acı çektiren bir olay, eğer Allah'ın buyruklarına uyarak bir görevi yerine getirirken, bu uğurda şehîd olurken gerçekleşiyorsa, böyle ifâde edilmiş!

Bilindiği gibi, İslâm da Türk Milleti'nin 'Türk' olarak kalmasını sağlamış. Attilâ ile Macaristan'a giden Hun Türklerinden, kala kala, o ülkenin İngiliz dilindeki adı Hungary'deki ilk hece kalmış, Macarların hiç olmazsa beşte birinin ataları Hun Türküdür ama, artık onlar Macar'dır. Bir de, Türkçeden geçtiği anlaşılan İmre (Emre) sözü kalmış. Bunlar tatlı hâtıralardır da, kıymet-i harbiyesi yoktur.

Öte yandan, Karadeniz'in kuzeyinden Balkanlara inen Bulgar Türkleri, Pars Han'ın 863 yılında hristiyanlığa girmesiyle onu tâkib ettiler, hristiyanlaştılar, zamânla Pars, Boris oldu. Kuzeyden gelen Slavlarla da karışan Bulgar Türkleri, slavlaştılar. Bulgaristan'daki, Tuna Bulgarlarının durumu budur, dillerinde, eskiden kalmış birçok Türkçe kelime bulunduğu ifâde ediliyor; ama, artık, onlara 'Türk' diyemiyoruz, zâten kendileri de Türk idiklerini kabûl etmiyorlar. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından önceki yıllarda, Bulgaristan'daki, Osmanlı mîrâsı Türklere neler yapıldığı, isimlerinin bile değiştirildiği henüz unutulmadı (çok unutkan bir milletiz).
Halbuki, yine Bulgar Türklerinin İtil(Volga) kıyılarında yaşayanları, Yaltavar oğlu Almış Hân zamânında, 922 yılında İslâm dînine girdiler. İdil-Ural'daki Bulgar Devleti, (Karahanlılardan da önce) ilk Müslüman Türk Devleti oldu. Bulgarlar, daha sonra Kök Orda (Gök Ordu/Altın Ordu) Devleti içinde yaşadılar, bu devletin 1396 da parçalanmasıyla Kazan Hanlığı'nın aslî unsuru oldular. Avrupalıların ve onların çömezleri Amerikalı yazıcıların 'Büyük' dediği Korkunç İvan 1552 yılında bu hanlığa son verdi. Günümüzde Tataristan denilen, Rusya Federasyonu içindeki Muhtâr bölgede yaşayanlar, bu Bulgar Türkleridir. Rus işgâline uğramalarının üzerinden 450 yıl geçmiş olmasına, bütün siyâsî, iktisâdî ve kültürel baskılara rağmen, Türklüklerini unutmadılar. Türkçenin 'Tatarca' denilen kuzey lehçesini konuşan bu kardeşlerimiz, 'pazartesi' yerine 'başgün', 'mide' yerine 'aşkazan', 'oda' yerine 'bü(ö)lme', 'kapı' yerine 'eşik', 'örümcek ağı' yerine 'ürmüçek u(o)yası' derler. 'Bulgar babalarımız (atalarımız) agaçtan câmi tüzgenler (inşâ etmişler)' demektedirler. Bu kardeşlerimizin Türklüklerini muhâfaza edebilmiş olmalarındaki en büyük âmil, şüphe yok ki, İslâm'dır.

Günümüzde, istiklâlini kazanmış olan Türk ülkelerinde, çok çeşitli akımların propagandası yapılmaktadır, en az sunulan ise, İslâm'dır. Meselâ Kırgızistan'da 120 câmiye karşılık, 200 kilise yapılmıştır! Âzerbaycan'da, Türkler içinden hristiyanlığa girenler olduğu gibi, artık, papazları da vardır! Amerika'lı misyonerler, mahallî Türk lehçelerini öğrenmiş olarak icrâ-yı faâliyetde bulunmaktadırlar. Türk illerinin İslâm'dan uzaklaşması, ileride çok büyük sıkıntılara yol açar; bu ülkelerdeki kardeşlerimizin, orta veya uzun vâdede, Bulgaristan'dakiler gibi olmalarını kabûl edebilir miyiz? buna râzı olabilir miyiz? Bu ülkeler için İslâm, kimlik meselesidir. Oralarda İslâm yoksa, Türklük de kalmaz; târih bunun şâhididir.
Bu konuda âcilen şunlar yapılmalı, orta ve uzun vâdede neler yapılması gerektiği ayrıca planlanmalıdır:
1-Diyânet İşleri Başkanlığı'nın bu ülkelere göndermekte olduğu resmî görevlilerinin seçiminde çok titiz ve sorumlu davranılmalı, bu görevlilerin, İslâmı iyi bilmelerinin yanında, genel kültür, bilhassa hristiyanlık ve diğer akımlar hakkında sağlam bilgi sâhibi olmalarına, mümkünse, misyonerlerle tartışabilecek çapta olmalarına özen gösterilmeli,
2-İlâhiyât Fakültesi mêzûnu öğretmenler, ara tatilinde ve yaz tatilinde kardeş ülkelerine irşâd faâliyeti için gönderilmeli,
3-Müftü ve vâizler, iki-üç haftalık sürelerle periyodik olarak bu ülkelere gönderilip kardeşlerimize İslâmı uygulamalı olarak öğretmeli; ayrıca, İlâhiyat mezunu emekli öğretmen ve diğer elemanlar iyi bir seçimden geçirilip bu konuda -dâimî statüde- görevlendirilmeli,
4-İlâhiyât Fakültelerindeki öğretim elemanları, birer-ikişer hafta müddetle bu ülkelere gönderilip konferanslar vermeli, televizyonlarda, misyonerlerle tartışmalı.

En önemlisi de, bu işler için görevlendirmelerde, eş-dost kayırma hastalığını bir yana bırakıp, 'adama iş' DEĞİL, 'işe adam' altın prensibine uyulmalı.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

23009809