7 Temmuz 2022
Turgut GÜLER

Haddi aşmamak için; “hadd”i bilmek, hakkında fikir sâhibi olmak lâzım. Câhil politikacı tiplemesinde ifâde edilen “saded de kim ola?” çıkışması, eblehlikde rütbe saydırıyor.

İnsan, fıtratında taşıdığı kaabiliyet hacmini ölçebildiği ve bu ölçüye uygun hareket edebildiği müddetçe kendi cinsinin temsîlcisidir. Değilse, hep haddini tecâvüz suçu işleyecektir. Aynı durum, milletler ve devletler için de söz konusu. Mülkiyetindeki mânevî varlığın envanterini çıkaramayan ülkeler, başkalarının ayakları altında paspas muâmelesi görür..

2010 yılında, İstanbul Avrupa’nın kültür pây-ı tahtlarından biri oldu. Bunu, hemen her muhîtde fahriye sebebi ilân edenler, bu, memleket ebâdındaki koskoca şehirde, doğru-dürüst bir kütüphâne olmadığını, akıllarının kenârına bile getirmiyorlar. Bâyezîd’deki Devlet ve Taksim’deki Belediye kütüphâneleri, modern kütüphâne sayılmanın o kadar uzağında ki, çeteleye gelmez hâldeler. Diğerlerini bu hükme göre siz tahayyül edin. Kütüphânesiz bir kültür pây-ı tahtı düşünebiliyor musunuz?

Islak gözlerimizi sildikçe, dramatik takılmaya devâm ediyoruz. Bunu alışkanlık hâline getirmenin, millet hayâtımızdaki menfî tesirleri, uzun mu uzun bir liste tutuyor. Dâimî yaşlı gözlerle etrâfa bakmak, ağlamayı da kanıksanmış fiiller zümresine katar. Oysa ağlama nedretdendir, mebzûliyeti kesel verir.

Cemiyet defterimizin sayfaları, âhir zamanda âile içi cinâyetlerle doldu, taştı. Hoş, bahsedilen vak’alara “cinâyet” demek, mes’eleyi hafife almak olur, ama insan yine de başka sıfat bulamıyor. Analar, babalar evlâdını; -cinsiyetler arasında rekor kırma hırsı varmışcasına- evlâd ana ve babasını; kardeşler birbirini; nihâyet, uzak-yakın demeden bütün hısım-akrabâ ve tekmil vatandaşımız yekdiğerini boğazlama iştâhı ile yanıp kavruluyor.

Yazılı ve görüntülü basın, normal akışını kaybetti, bu cinâî hâdiselerin “nerde kalmıştık?” bölümünü yayınlar duruma düştü. Yürekleri paramparça doğrayan dehşet-engîz sahnenin adı, biraz acı belki, ama “cinnet”dir. Evet, öteki milletlere sâdece bu husûsda ayak uydurabildik ve “toplu cinnet” moduna geçtik. Bu kabil haberleri yaymak, okumak iyi de, çâresi üzerinde hiç kafa yormamak neyin nesi? Sanki, gladyatör dövüşü seyreden Romalılar gibi, arena trübünlerini doldurmuşuz, “sırada hangisi?” sorusunun keyfini çıkarıyoruz. Kocaman bir manevî boşluk, kendi içiyle berâber büyük Türk milletinin bugününü ve istikbâlini de karartıyor. Çâre, o boşluğu doldurmakta gizli...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: