Güncel Yazılar
Turgut GÜLER

İltifat etmek, ustalık ve incelik isteyen bir fiil. Çünkü hafif âyâr kayması, artıda ve ekside mültefit ilâveleri getirir. Yardakçı, dalkavuk, yalaka gibi nâ-hoş sıfatlara kapı aralar.

İltifâtın yöneldiği şahsın, duruşundaki renk şeridine bakarak, bunu ne derecede hak edip etmediğini anlayabilirsiniz. Mütevâzı bir âdemoğlunun, iltifat mârifetiyle şişecek koltuğu ve genişleyecek ağzı olmaz. Zîrâ tevâzu ile bahsedilen ef’âl, bir arada bulunamaz.

Çektiğimiz sıkıntıların özünde, iltifat sermâyemizi doğru mecrâda akıtamamız bulunuyor. Nezâket kitabının daha kapak kompozisyonundan başlayarak her sahîfesinde hep şımarmaktan korkma tâlimleri iz yapmıştır. Binlerce yıllık Türk cemiyet yapısının kareleri, bu şuûr ile bezenmiştir.

Ceremesini çekmete olduğumuz fiillerin fâili biz değilmişiz gibi, bağıra-çağıra suçlu arıyoruz. Tanzimât ricâlinden Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa’nın meşhûr teşhîsi bile, bu beyhûde arayışı durduramamıştır. Târîhî anekdotlara âşinâ olan her kulağın duyduğu bu cümleler, Avrupalı hâriciye nâzırlarının:
“– Azîzîm Fuad Paşa! Bu Devlet-i Osmâniyye ne kadar sağlam imiş. Bütün Avrupa, dışarıdan olanca gücümüzle asırlardır yükleniyoruz. Lâkin bir türlü arzû edilen netîceyi alamadık...” demeleri üzerine sarf edilmiştir. Fuad Paşa, artık bir söz klâsiği hâline gelmiş cevâbında:
“– Evet haklısınız. Devletimiz, zannettiğinizden de sağlamdır. Bunca zamandır siz dışarıdan, biz de içeriden yıkmaya çalışıyoruz, ama hâlâ başaramadık...”
diye, içimizdeki gâfiller ve hâinler ordusuna dikkat çekmişti.

Fuad Paşa, keşke devletimizin metânetine bu kadar güvenmeseydi de, koyduğu teşhîse uygun tedbîrler alınabilseydi... Olmadı ve sonunda, dışarıdan yüklenenlere, şaşılacak cesâmetde omuz verdik; tamâmen kendi hamâkatimiz eseri olarak, koca devleti târîhe gömdük.

El’ân etrâfımızı saran karabasan sürüsü, en büyük cesâreti yine bizim yanlış ve gaflet hâllerimizden alıyor. Düşmana pâye vererek işin içinden sıyrılamayız...

Encâmımız ortaya çıktıkça, şaşkınlık dozumuz artıyor. Eteğimizde ve avucumuzda, ele gelecek herhangi bir sermâye kırıntısı kalmadığını görmek, sinir sisteminde sarsıntılara yol açıyor.

Hatâların en büyüğünü, “vatan” mefhûmunu öksüz bırakmakla yaptık. Zannettik ki, boş lâf tümenleriyle Âlem’e korku salarız. Hâlbuki Lüxemburg hacmindeki kasaba kılıklı devletçiklerden bile meded umuyoruz. Eloğlu sana, kara kaşın, kara gözün için yaklaşır mı? Takındığı her iâne tavrının katmerli faturasını, ânında kesiyor.

Nasreddin Hoca’nın kuş fıkrasında olduğu gibi, kırpıla kırpıla, ne kanadımız, ne budumuz kaldı. Neye benzediğimizi de, aslâ fehmedemiyoruz.

“Vatan” sâhibi insanların, fütûrsuz hareket etme lüksü yoktur. Sultan İkinci Bâyezîd’in, kardeşi Cem’e söylediği gibi; Türk Devleti, “nazlı bir gelin”dir ve kat’iyyen o gelinin iki dâmâda tahammül etmesi mümkün değildir. Piyasada yel kovalayan sahte dâmâdlar, bunu biliyorlar mı?...

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

21968301