Turgut GÜLER

Türk’ün Cihân’a bakışı, hep fânî çerçevededir. O, kendisi gibi, etrâfını saran maddî muhîtin de geçici, gidici olduğunu bilir; bunu her hareketine, tavrına, icraatına yansıtır.

Peki, o zaman, şöhreti bir hayli yayılmış Devlet-i Ebed- Müddet tâbiri niçin, hangi maksatla kullanılmıştır? Bu târif, Türk Devleti’nin madalya almış hâlini gösteriyor. Cihân’ın, Yaradan’ın “ol!” demesiyle yaradılışından Kıyâmet ânına kadar uzanacak ömrü, Türk mefkûresinde fânî ölçülerdeki ebediyet olarak ifâde edilmiştir. Bir başka deyişle, Yüce Yaratıcı’nın izniyle alınabilen en uzun devlet hayâtı, Devlet-i Ebed- Müddet’in tâlip olduğudur.

Takdîre, kadere ve fânî duruşa rağmen serdedilecek bir “ebediyet”i Türk’ün iz’ân ile irfânı daha ilk nefeste reddeder.

Devlet”’in, Türk idrâkinde mukaddes mefhûmlar arasına girmesinde en büyük pay, insana yaklaşımındadır. Anılan kudsiyetin içinde, şahıslara âit hiçbir hisse ve iz yoktur. “Gün akşamlıdır Devletlûm! Dün doğduk, bugün ölürüz. Lâkin Devlet’imiz ilâ-kıyâmet pâyidâr olacaktır.” diyerek, devlet uğruna fedâ-yı cân eden ecdâdın o asîl duruşu, Cihân târîhinde tektir.

Ölümü güzelleştirip, ona misilsiz lezzetler yükleyen de, yine devletin Türk zihnindeki tedâî ediliş tarzıdır.

“İçeriz düşmen-i dinin kanını sû yerine.”
diyen Kırım Hânı, din sözünü bir inanç sistemi olmanın çok ötelerine taşıyıp, insan coğrafyasının bütün ovalarına huzûr adıyla ekiyordu.
Buna Cihân Hâkimiyeti tohumu da denebilir....