6 Temmuz 2022
Turgut GÜLER

Zaman zaman, ayrı kulvarların isimlerini birbirlerine rakîb gösterme, onları yarıştırma merâkı peydahlanır. Yûnus ile Mevlânâ’nın, Bâkî ile Fuzûlî’nin, Fâtih’le Attilâ’nın piste çıkarılması gibi, Selçuklu ile Osmanlı’yı da, değişik başlıklar altında bir rekâbetin kahramânı yapmaya çalışıyorlar.

Hâlbuki bu iki büyük Türk hânedânının, târîh içinde karşı karşıya gelme imkânları olmamıştır. Kronolojik bakımdan muhâl görünen bu karşılaşmayı, faraziye üzerinden yürütmenin mantığını, aklı başında kimse açıklayamaz.

Selçuklu bakıyesi bir kısım beyliklerle, en fazla da Karamanoğulları ile yaşanan Osmanlı serencâmı, özde Selçuklu’dan çok uzaklaşmıştır.

Zâten Osmanlı, Selçuklu’nun bizâtihi halefidir. Halefle selefin mukâyesesi, ancak ilerlemeyi, yenileşmeyi îzâha yardım ediyorsa işe yarar. Fuad Köprülü merhûm dâhil olmak üzere – ki, ucu Ziyâ Gökalp’a kadar çıkar – pek çok ilim ve kalem erbâbı, Osmanlı’da Bizans tesiri keşfine çıkarken, aynı vâdideki Selçuklu mayası, fazla müşteri çekememiştir.
Oysa Osmanlı müesseselerine Selçuklu’nun tesiri, Bizans’la karşılaştırılamayacak ölçüde büyüktür. Tabiî ki, reddedilen ve tekrarlanmayan Selçuklu tatbikâtı vardır. Olması da eşyânın tabiatındandır. Ama devâm ettirileni de hakkıyla ele almak lâzımdır.

Osmanlı’nın Selçuklu etiketi taşıyan târîhî mîrâs ile hiçbir problemi olmamıştır. Kavmî asabiyeti, mümkün mertebede geniş hazım kriterlerine taşıyan Kayı alp-erenlerini, Oğuz Kağan’ın meşhûr vasiyetini dinlerken hayâl etmek, örfî realiteye uygun düşüyor...

Çin’den, Moğol’dan, Hind’den başlayarak Nil vâdisine, Kızıldeniz sâhillerine, Büyük Sahrâ’nın vâhalarına; Fırat-Dicle kıstaklarından Balkanlar’a, Doğu ve Orta Avrupa’ya, Baltık körfezlerine kadar muazzam bir coğrafyada Türk’ün târîhi teşekkül ederken; bu geniş sâhanın diğer sâkinleri ile milletimiz arasında hemen her konuda bir alış-veriş trafiği yaşanmıştır.

Kemiyeti en küçük etnik gruplar bile, dilden folklora uzanan bir yelpâzede, Türk’den mutlakâ yeni unsurlar almıştır. Aynı şekilde, çok uzun listelerle sayılacak o kavimlerden de Türk diline, kültürüne yığınla yeni tâbir, âdet ve görüş girmiştir.

Bütün bunlar, dinamizmin ifâdesidir. Türk târîhini, en basit zâviyeden görenler dahî, bu canlılığın, diriliğin farkındadır. Pek tabiî ki, kültür zenginliği de bu yolla kazanılmaktadır.
Bâzen, eski devirlere dönüp de, o ihtişâmın ve çeşitliliğin günümüzde bulunmamasına hayıflanıyoruz. Mimâr Sinan, Barbaros, Fuzûlî, Nevâî, Karahisârî, Bâkî ve daha nice gönül ferahlatan ismin aşılamadığını görüp kendimizde kabâhat, eksiklik arıyoruz. Doğrudur, ama onların muhîtini tekrarlama imkânı yoktur. Onlar, semâmızın yıldızları, ummânımızın balinalarıdır. Ortada ummân mikyâsı kalmayınca, göl hacmindeki sularda balina aramak, esefe sebep oluyor.

Türk Cihân Hâkimiyeti, dâimâ en büyüğe, en iyiye, en yükseğe tâlip olmanın; daha da ötesi, insan rûhunda ve gönlünde, dinmeyecek bir “huzûr iklîmi”nin adıdır.
Düşmanında, rakîbinde kabâhat arayanın, duruşunda isâbet yoktur. Niğbolu Zaferi’nden sonra, Yıldırım Bâyezîd’e esir düşen Avrupa zâdegânı, bir daha Türk Devleti’ne silâh kaldırmayacakları yolunda nedâmet cümleleri kurduklarında; Dünyâ târîhinin kaydettiği ender kahramanlardan olan Türk Hâkânı:
“-Hayır! Hayır! Bilâkis, siz bana karşı daha güçlü ordular çıkarın ki, ben daha büyük zaferler kazanayım!”
Diye mukâbelede bulunmuştu.

Kendisine güvenini kaybetmiş cemiyetlerin millet olması da zor, hesap defterlerinde adının geçmesi de. Yıldırım’ın sözlerini, aslâ bir savaş bağımlılığı tezâhürü diye takdîm etmemek lâzım. Onun, ne kadar barıştan yana düşüncelerle dolu olduğunu anlamak için, XV. asrın başına rastlayan Dünyâ gelişmelerini merceğe koymak kâfidir. Düşmanın, rakîbin merhametine binâen yapılan plânlar, programlar hüsrâna uğramaya mahkûmdur.

Güç ve kudretini dimdik ayakta tutan devlet modelleri arandığında, târîh sayfalarında sayılamayacak miktarda Türk temsîlciye rastlanır.

Türk’le tek başına mücâdele edemeyeceğini anlayan yığınla düşman, bir alışkanlık hâlinde, birleşip birleşip üstümüze gelmişlerdir. Adı, ister Haçlı olsun, ister Müttefik, savaş koalisyonu fikri, hep Türk’ün çetin ceviz mizâcının eseridir. İnsanlık albümünün en vahşî ve dramatik fotoğrafları, hep bu Türk’e karşı kurulan devletler birliği mârifetiyle çekilmiştir.

Cihân’a hâkim olma fikri, öyle basit düşüncelerden değildir. Cihân büyüklüğünde, çok ağır ve derin husûsiyetleri bulunan, aynı derecede mes’ûliyet isteyen, muazzez bir ideâldir. Bunu en iyi ifâde eden kelime ise, “mefkûre”...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: