28 Mayıs 2022
Turgut GÜLER

Batı Anadolu coğrafyasının, lâtif yiğitlik tezâhürü olan “efe”, kaynağına karışan Türk dışı unsurların hepsini unutturacak kadar, bu milletin damarına yerleşmiştir. Bütün popüler kahraman tipleri gibi efe de, meşrû düzene isyân hâlleri ile göze ve gönüle girme hamleleri yapmıştır. Zaptiye-efe kovalamacası, o yöredeki dağ yollarında hâlâ konuşulmakta, dizi film heyecânıyla yaşamaktadır.

“Efe”ye, folklorik zenginlik açısından bakarsanız, onda aradığınızdan fazlasını bulursunuz.

İmkânsız, insan mârifetiyle mümkün kılınmış ise, bir azmetme hikâyesi de kulaklara yaklaşır. İlâhî mümkünâtın, kıssa desteğine ihtiyâç duyacağı da, buna yöneleceği de zâten akla gelmez.

Türk târîhi, büyük ölçüde gayrıya parmak ısırtan destânî hâdiselerle dolu. Hangi asrın kapağını açsanız, mutlakâ bir Türk şahlanışı ile karşılaşırsınız. Hattâ bâzı yüzyıllarda bu şâha kalkışların katarlarını seyre dalar ve azîz Türk milletinin mensûbu olmaktan şükre doğrulursunuz.

Hâl böyle iken, yâd yeller alıp nasıl götürdüyse, Türk yurdunun çocuklarında o şânlı mâzînin, kırıntı kabîlinden bile izine rastlanmıyor. Elin ecnebîsinin saçındaki günlük renk değişikliklerini tâkibe alıp ezberleyen nesiller, kendi ecdâdı ve târîhi hakkında, “câhil” sözünü utandıracak derecede nasîbsiz, behresiz vaziyetteler. Karşılaştığımız sıkıntı, belâ ve musîbetlerin kolay kolay def’ edilmeyişinde, kendimize olan yabancılığın, bîgâneliğin çok büyük payı var.

Vaktiyle, bize özenenler Dünyâ dolusu idi. Şimdi, en ufak titreyişi, teleskopla göremiyoruz. Ağrının ilâcı, özümüzde saklı. Lâkin ne onu keşfedecek âlim, ne de reçete yazacak hekim var. Varlık içinde darlık çekmek, bu değilse eğer, bırakın taşlar başımıza düşsün.

İmkân dâiresindeki fiilleri, alelâde her insan üstlenir ve üstesinden gelir. Önemli olan, imkânsızı kasnağa geçirebilmektir. Fevkalâdelik safhası, işte o ândan îtibâren saltanatını sürmeye başlıyor...

Burnunun dibindekini göremeyenler, her nedense semânın harîtasını çıkarmaya tâlip oluyorlar. Alexis Carrel’e Nobel Armağanı kazandıran “İnsan Denen Meçhul” adlı meşhûr eser, baştan sona bu hakîkatı haykırıyor. Kendi vücûdunu, şuûrunu ve yaradılış hikmetini lâyıkıyla tanıyamamış, anlayamamış insanlık, nice “âlâ-yı vâlâ”larla – hâşâ - yaratmayı vehmediyor.

İlim adına söylenmiş cümle sözleri, bilinmeyenlerin yanında, nokta hacminde bile göremezsiniz. Daha, bunca cevap bekleyen soru varken, haddi aşan büyüklenmelerin, konulabileceği mahfaza, kın yoktur.

Ummândan bir katre hükmündeki mevcut ilim tasarrufu, bu hâliyle bile dudak uçuklatıyor. Varın, her bir husûsun bilinir hâle geldiği o muhayyel geleceği tasavvur edin...

           

 

About the Author

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

More articles from this author

Bu kategorideki Makalelerden