Güncel Yazılar
Turgut GÜLER

Bâzı kelimeler, etimolojiyi çok uğraştırıyorlar. Öyle, düz ve kısa yoldan açıklanmaya ruhsat vermiyorlar. “Nargile” de bu çeşit sözlerden. Hâlâ yığınla tiryâkîsi ve hayrânı bulunan “nargile”, “Şark” fotoğrafının en öne çıkan motifleri arasında bulunuyor.

Türkçedeki “nargile” söyleyişinde, bizim makasımızla kesilip yine bizim iğne ve ipliğimizle dikilmiş elbîse şıklığı vardır. O “fokurdak” harf dizisi, aslında Farsça. “Nargile”ye esas sayılacak bir hayli Acem tahmîni sıralanıyor.

“Nâr-gülle”yi düşünürsen, ateş gülle demek olur. “Nâr-külâh”ı ele alırsan ateş külâhlıya; “nâr-kelle”den yola çıkarsan ateş başlıya; “nâr-kille”ye bakarsan ateş damlıya ulaşma imkânı doğar. Bunların hepsi de, “nargile”ye “cuk” oturacak şekil ve mânâya sâhip görünüyor. Fakat hiçbirinde Türkçe “nargile”nin müzikalitesi, söyleniş letâfeti yok.

Dünyâ’nın büyük dilleri yan yana konurken, bahsedilen elbîse giydirme kaabiliyeti, bilhassa dikkate alınıyor. Türkçe, başka meziyeti bulunmasa dahî, sırf bu terzilik hüneri yüzünden “büyük dil” klâsmanında yer almayı hak etmiştir.

Nargilenin de içinde bulunduğu ateş kültürümüzde, “yangın” ve iptidâî itfâiyeciler olan “tulumbacı”lar, epeyi hâtırâ bırakmışlardır. “Tulumbacı” başlıklı hikâye ve anekdotlar, yangını felâket çuvalından çıkarıp eğlenceli folklor sahnesine koyar. Tulumbacı takımlarının yangına giderken veya yangından gelirken, çatal güzergâh kavşağında karşılaşmalarına “keçiboynuzu” denirmiş. Bahâratçı dükkânındaki mâsûm keçiboynuzu, ne kadar şifâya, sağlığa tâlipse, tulumbacı lügâtindeki keçiboynuzu da o derece kavga, dalaş ve nârâya dâvetiye çıkarır. Bütün bu olan-bitenden garîb “keçi”nin haberi bulunsa, “Tekeoğulları”nı galeyâna getirir miydi? Ne dersiniz? Bu sevimli davarın ayyûka çıkmış inâdını hangi mezhebin içine alacağız?

Başta siyâsî hayâtımız, yaşadığımız muhîti çevreleyen bir “dindâr-dinsiz” tartışma ve kutuplaşması var. Sanki fiziğine bakarak insanın ne kadar dindâr olduğunu ölçmek mümkünmüş gibi, sazı eline alan, karşısındakinin dinî tahlîlini yapıyor.

“Benim dinim bana, senin dinin sana!” prensibini, Müslüman ömrünün giriş kapısına asan ilâhî tenbîh; Yaradan’ın âdemoğluna şah damarından daha yakın durduğunu, ısrarla ilâve ediyor. Oysa kendinde sun’î büyüklükler görme bahtsızlığındaki insan, kudretinin damarına yetmediğini anlamaz görünüyor. Bu dindârlık yarışı, sanmayın ki, zamâneye âittir. Hemen her devirde, benzer sürtüşmeler ve mânâsız atışmalar yaşanmıştır.

XVII. asrın şiirdeki kutuplarından Şeyhülislâm Yahyâ ve Nef’î arasında da böyle bir söz düellosu geçmişti. Türk dîvân edebiyâtının, Bâkî ile birlikte “gazel” yıldızı olan Yahyâ Efendi, Cihân Devleti’nin Şeyhü’l-islâm’ı iken; “meyhâne, şarap, sermestî” tâbirlerini mısrâlarına taşımıştı. Nef’î ise, heccâvlığı yüzünden “ölü eti yiyenler” familyasına dâhil ediliyordu. Karşılıklı, bu kabûl görüş mecrâsında, Yahyâ’ya göre Nef’î portresi, şu mısrâlarda çizilir:

“Şimdi hayl-i sühânverân içre
Nef’î mânendi var mı bir şâir
Sözleri Seb’a-i Muallâka’dır
İmreü’l-Kays Kendî’dir kâfir”       

Şöhretli Arab şâirinin “Kindî” kabilesinden geldiğini de telmîh eden bu “kâfir” ithâmına, Nef’î’nin cevâbı pek san’atkârâne ve hazır cevaplık şâhikâsıdır:

“Bana kâfir demiş Müftî Efendi
Tutalım, ben diyem âna Müselmân
Varıldıkda yarın rûz-ı cezâya
İkimiz de çıkarız anda yalan...”

 

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

21969410