22 Haziran 2021

Târîhin doğru yazılması kadar, doğru anlaşılması da millî mukadderâtı tâyin edici bir mühim iştir. Ne yazık ki, ikinci şık üzerinde tam mutâbakat sağlanabilmiş değil. Birincisinin, yâni doğru târîh yazma safhasının kapağını kaldıracak gücümüz, henüz yok.

Eğri demeyelim, ama en azından eksik târîh metinlerini, yazılanın çok uzaklarında mânâlandırmak, mes’eleyi doğru-yanlış çizgisinden çıkarıp, kasıt tuzaklarına yem yapıyor.

Türk târîhinin, bütün kaynaklarına inilerek elde edilmiş bir hülâsâsı bugüne kadar ortaya konamadı. Ama iyi niyetli çalışmaların aldığı mesâfe de küçük görülemez. Akademik dimâğın hamûlesi hâline gelmiş, steril denebilecek bu bilgiler yığınını; başta siyâsî otorite olmak üzere, her muhît, kendi emeline göre sermâyesine katıyor.

Târîhin, laboratuar ilimleri gibi, istenildiği zaman ve miktârda tekrarlanabilen malzemesi bulunmuyor. Ancak, yeterli ibret ve dersin alınamaması yüzünden tekerrür eden târîhden bahsedilebilir ki, o da, felâket dozunun artmasına işâret eden bir durum.

Nâilî’nin, cânânı yanındaki perîşân ve çâresiz hâlini anlattığı şu dörtlük, aslında târîhimizin eli-kolu bağlı oturuşunun da resmi gibi duruyor:

                        “Nâilî boynu bağlı bir kuldur,

                        Nev-giriftâr-ı kayd-ı kâküldür,

                        Bes ki, âzürde-i tegâfüldür,

                        Döyemez intizâra sultânım…”

(Nâilî, boynu bağlı bir köledir, / Sevgilinin kâkülüne yeni tutulmuş bir âşıktır, / Yârin onu tanımamazlıktan gelmesi, artık dayanılmayacak noktaya ulaşmıştır, / Sultânım, bu (Nâilî) böylesine uzun bir bekleyişe tahammül edemez.) Şâirin, ilgisizlikten incinmiş portresi, Türk târîhinin hemen her köşesine sirâyet etmiş vaziyette. “Dayanamaz” sözünün pek orijinâl bir söylenişi, günümüz zihnine hayli değişik tedâîleri de takdîm ediyor. “Diyemez”den “dövemez”e uzanan bu tedâî mangası, zamâne elinde sürgüne gönderilen târîhin, dramatik duruşuna dikkat çekiyor.

Aynı Nâilî:

                        “Hevâ-yı aşka uyub kûy-ı yâra dek gideriz,

                        Nesîm-i subha refîkız, bahâra dek gideriz.”

(Aşk hevesine uyup yârin semtine kadar gideriz, / Sabâh rüzgârının arkadaşıyız, bahâra kadar gideriz.) derken, çıktığı yolculuğun menzîlinden habersiz görünüyor. Türk târîhine bühtan ve sirkât tohumu atanlar, nereye gideceklerini çok iyi biliyorlardı. O son noktanın, bugün gelinen yer olduğunu zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. İlerisi için çizilen çıfıt plânında, şimdiki durumumuza gıpta edilecek nedâmet hengâmı şekillendirilmiş.

Düşünebiliyor musunuz? Bu büyük milletin çocukları, daha düne kadar, târîh derslerinde, şarabını tatmak için Kıbrıs Adası’nı alan atalarıyla tanıştırılıyordu.

1570 yılındaki siyâsî tablonun ortaya koyduğu Kıbrıs stratejisinden hiç bahsetmeyen; etrâfı Türk topraklarıyla çevrilmiş bu adaya âit plân, tasavvur ve hayâllerimizden bî-haber ders kitabı, o şanlı fütûhât programını şarap kadehi ciddîyetsizliğine kurbân ediyor. Belli bir maksada yönelik tecâhül, kin ve hasedle beslenince, meydâna çıkan fotoğraf, cüceler ekibine zevk veriyor. Nâbî merhûm, şiirdeki rakîblerine seslenirken, biraz da boy kısalığından dem vuruyordu:

                        “Baksan ekser sühân-ı şâir-i hâm

                        Zülf ü sünbül, gül ü bülbül, mey ü câm,

                        Çıkamaz dâire-i dil-berden

                        Kadd ü hadd ü leb ü çeşm-i tenden

                        Geh bahâra tolaşır geh çemene,

                        İlişür serv ü gül ü yâsemene”

  Muazzam ölçülerdeki Türk târîhini, “kasîrü’l-akl”ın kalemine, diline ve eline bırakamayız…

 Üzerinde yaşadığımız topraklar; stratejik, jeopolitik bir sürü sebep yüzünden, başağrısı bol diyârlar listesinin zirvesinden hiç inmiyor. Buna, tapu bedeli denilebileceği gibi, fatalist gözlükle kader yakıştırması da yapılabilir. Nâbî de ikinci gruba katılıyor:

                        “Ne sendendir, ne bendendir, ne çarh-ı kîne-verdendir?

                        Bu derd-i ser, humâr-ı neşve-i câm-ı kaderdendir.”

(Ne sendendir, ne bendendir, ne de kîndâr felektendir? / Bu baş ağrısı, kader kadehinin neş’esinden yayılan sarhoşluk yüzündendir.)

Tabiî ki, koca Nâbî’nin başındaki ağrı ve onun sebebi, Türkiye’nin Milenyum Çağı’nda ortaya çıkan klinik raporuna çok uzak mevkide duruyor. Fakat ağrıya bakışı ile vardığı netîce, ne kadar aktüel ifâde edilmiş. Zâten büyük şâirliğin mihekk taşı burada, yâni, vücûda uygun elbîse dikme hünerinde yatıyor.

Nâbî’deki bu ustalık mâdeni, tecrübeye de aynı misâfirperver tavrını gösterip, saygıda kusûr etmiyor:

                        “Bâğ-ı dehrin hem hazânın, hem bahârın görmüşüz,

                        Biz, neşâtın da, gamın da rûzıgârın görmüşüz.”

diyen güngörmüşlük imbiği, Türk’ün hükmüne giren-çıkan yedi iklîm-dört köşeyi de anlatmış olmuyor mu?

Hani, dili olsa da söylese dediğimiz asır-dîde çınarlar, binâlarla hâlâ akıp giden sular var ya, işte onların ağzından çıkmış gibi duran bu nefis beyit, aynı zamanda bahârın, neşâtın tekrar geleceğinin de müjdecisi.

"Ordu-millet” mefhûmu, Dünyâ’nın gelmiş-geçmiş soyları arasında, sâdece Türk’e uygun düşmüştür. Dün olduğu gibi, bugün de, aynı sıfat bizim patentimiz altındadır.

 Yahyâ Kemâl, Süleymâniye’de Bayram Sabâhı’nda her ne kadar Türk milleti için:

                        “Ordu-milletlerin en çok dövüşen, en sarpı”

hitâbını kullanmışsa da, böyle bir sıralama, ancak Türk toplulukları arasında yapılabilir.

Ordu-millet olmanın çok büyük birkaç şartı arasında, vatan sevgisi, kınalı gelinin duvağı gibi pul parıldatıyor. Çağ açıp kapayan azmin arka plânında, had safhada bir vatan muhabbeti bulunmaktadır. Vatan, Türk’ün hem canı, hem cânânıdır. Bundan dolayı, vatan üzerinde zaman zaman aksi ve hüzünlü rüzgârların esmesi, ümîdin sekteye uğramasıdır, kaybolması değil. Yine Nâbî’nin, sitemin kaynağını keşfe çalıştığı mısrâları, vatan seyâhatine bir hayli kılavuzluk yapıyor:

                        “Hayâlinden gelir gam hâtıra, cânâneden gelmez.

                        Sitem, hep âşinâlardan gelir, bîgânelerden gelmez.”

Cânân ve âşinâ târiflerine uyan nice güzellik arasına, hiç teklîf almadan vatan da girer. Ondan gelecek sitem, katlanmaktan şikâyet edilmeyecek tat ve hazdadır.

Türk târîhi, Türk’ün vatanı uğruna yaptığı fedâkârlıkların târîhidir. Yaklaşık bir asır önce, her çeşit tâlihsizliğe rağmen, hâlâ üstünde dolaşabildiğimiz vatan coğrafyası, şimdi elimizde kalan azîz parça ile mukâyese edildiğinde; bir tarafta yüzlerce odası, salonu olan bir kâşâne, diğer yanda küçücük stüdyo dâire görülüyor. Nefes darlığımızın temelinde, bu mekân küçülmesinden gelen oksijensizlik var.

Bize, mevcut vatanımızı da çok gören dış mihraklar ve onların maşası durumundaki iç figüranlar, sitem değil, mahkûmiyet karârı çıkarsalar bile, Türk’ü vatanından soğutamazlar. Çünkü harâret damardan geliyor…

Türk şiirinde İstanbul sevdâlısı sayılabilecek birkaç isim arasında Yahyâ Kemâl’le birlikte öne çıkan bir de Nedîm var. Lâle Devri’nin bu sembol ismi, dîvân geleneğinin çok mühim zincirlerinden mekânsızlığı, kırıp atarak, İstanbul’u ve semtlerini adlarıyla anmıştır.

Nedîm’in tasvir ettiği İstanbul, bugün kayıplara karışmış. Vaktiyle onun vasfettiği dilberi bulamadığı bu şehirde, biz şimdi kaybolan İstanbul’u arıyoruz:

                        “Yok, bu şehr içinde senin vasfettiğin dilber Nedîm,

                        Bir perî-sûret görünmüş, bir hayâl olmuş sanâ!”

hayıflanması, megapol ebâdında büyümüş. Bu çıldırtan kalabalık manzarasına bakanlar, söz sihriyle ahâli îcâdına yeltenen Nedîm’in mısrâlarına ilticâ ediyorlar:

                        “Bir sen ü bir ben ü bir mutrîb-i pâkize-edâ,

                        İznin olursa eğer, bir de Nedîm-i şeydâ,

                        Gayri yârânı bugünlük edib ey şûh fedâ

                        Gidelim serv-i revânım yürü Sa’dâbâd’a.”

Sultan Üçüncü Ahmed Hân ile Muşkaralı İbrâhim Paşa’nın aydınlık zihinleri ve ileriye uzatılmış ışık huzmeleri bir yana, 1703-1730 arasındaki bu dinlenme molasına çok ihtiyâcımız vardı. Sultan İkinci Murâd’ın ışıltılı kültür hamlelerinin daha geniş çaplısı, Nedîm’in hayat yıllarına rastladı. Mercimek Ahmed’in Kaabûsnâme tercümesiyle girdiği dil bahçesi, üç asır içinde Nedîm’ce güllere su verecek toprak randımanına kavuştu:

                        “Sıkılma bezme gel, bîgâne yok, dâvetlimiz ancak

                        Nedîmâ bendeniz var, bir dahî sultânımız vardır”

söyleyişinde ulaşılan su yumuşaklığı ve akışı, Türkçenin yüz akı olarak, hâlâ serinlik veriyor. Hele şu, besteye ihtiyâcı olmayan, mûsıkî yüklü kelime meş’alesine ne demeli?

“Tahammül mülkünü yıktın, Hülâgû Hân mısın kâfir?

Aman Dünyâ’yı yakdın, âteş-i sûzân mısın kâfir?

Kız oğlan nâzı nâzın, şeh-levend âvâzı âvâzın,”

Belâsın ben de bilmem, kız mısın, oğlan mısın kâfir?”

çok yukarılarda kurulmuş bu şâir otâğında; hem fazlalık ve pürtüklerinden arınmış bir dil sükûneti var, hem de haklı meydân okuyuş. Nitekim Nedîm’âne peşrev çekmenin gazele aksi, pek dayanılmaz perdededir:

                        “Düşmen ne denlü saht ise de şâd ol ey Nedîm!..

                        Seng üzre gösterir zer-i kâmil âyârını.”

Lâle Devri demekle, bir çiçek mekânına hapsedilmeye çalışılan koskoca bahçeler mahşeri, artık sâdece bir isimden ibâret kalan Sa’dâbâd maestroluğundaki gür sadâlı koro, icrâsını yine Nedîm’in mısrâlarında sürdürüyor:

                        “İzn alub Cum’a namâzına diyü mâderden,

                        Bir gün uğrılayalım çarh-ı sitem-perverden,

                        Dolaşıb iskeleye doğru nihân yollardan,

                        Gidelim serv-i revânım, yürü Sa’dâbâd’a.”

(Cuma namâzına gideceğiz diye annenden izin alıp, / Felekten bir gün çalalım, / Gizli yollardan dolaşıp iskeleye varalım, / Ey serv i boylum, yürü, Sa’dâbâd’a gidelim.) Sâde vatandaşın mahalle ve sokak serencâmı; olanca mâsûmiyeti ve kaçamak hevesiyle, burada söze iltihâk ediyor.

Türk târîhinin, art arda sıralanan muhârebeler yekûnundan ibâret olmadığını görmek ve anlamak isteyenler, zahmet edip Nedîm’i okusunlar. Zahmetlerine fazlasıyla değecek bir letâfet sofrası, onları bekliyor.

Dede unvânı ile anılmasına rağmen, pek genç denilecek bir yaş içindeyken vefât ettiğinde: “Bu siyah sakal, beyaz kefene yakışmadı” diye ardından ağıt tutulan Şeyh Gâlib, her şeyden önce tam bir Mevlevî idi. Şiirlerinde – bilhassa Hüsn ü Aşk’ında- sık sık Mevlânâ ve Mesnevî boyası görenlere cevâbı, hayırhah vâris edâsındadır:

                        “Esrârını Mesnevî’den aldım,

                        Çaldımsa da mîrî malı çaldım.”

Sultan Üçüncü Selîm Hân’ın san’at damarlarını besleyen mühim şahsiyetler arasında Şeyh Gâlib de vardır. Hâkânî damgalar taşıyan Nizâm-ı Cedîd üslûbu, tasavvuf desteklidir. Yenikapı, Galata Mevlevîhânelerinin tennûre ve kanat açışlarına, Osmanlı coğrafyasının muhtelif şehirlerinden tanıdık selâmlar gönderiliyordu. Belki de, dîvân şiirine son ihtişâmlı sesi veren dehânın arka plânında, realitenin bol hüzünlü tecellîlerini aramak gerekiyor. Tevekkül dozunun arttığı demlerde, cemiyetin bîçâre Dünyâ hâli gözden saklanmak istenir.

Gâlib Dede’nin tavsiyesi de aynı kıvamda gibi:

                        “Tedbîrini terk eyle takdîr Hudâ’nındır,

                        Sen yoksun, o benlikler hep vehm ü gümânındır.

                        Birden bire bul aşkı, bu tuhfe bulanındır.

                        Âşıkda keder neyler, gam halk-ı Cihân’ındır.

                        Koyma kadehi elden, söz pîr-i mugânındır.”

Baştan sona terk fikrini işleyen bu mısrâlar, Gâlib imzâsını taşımasa, ihtimâl başka vâdi ve muhîtlerin havasına karışacak, sınır ihlâli yapacak tarzda duruyor. “Pîr-i mugân” hil’ati, “meyhâne” mekânından “insan-ı kâmil” mahfîline yükselerek, üstüne geçirilen vücûda nasıl da çabuk oturuyor?

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden