Turgut GÜLER

Gâzî Osman Paşa, 93 Harbi’ndeki şânlı gazâsından İstanbul’a döndüğünde, Sultan İkinci Abdülhamîd Hân tarafından huzûra çağrılarak tebrîk edilir. Pâdişâh, bu kabûlde yaptığı konuşmada, Plevne müdâfaasının Dünyâ askerlik târîhinde hârika ve müstesnâ bir mevkide bulunduğunu söyleyince, tevâzuu ile tanınan Osman Paşa:

"Nutk-ı Hümâyûn’da geçen ‘hârika’ tâbirini, kulunuz bir iltifât-ı şâhâne telâkkî ediyorum, efendimiz! Askerlik târîhinde Plevne müdâfaası, cengâver Mehmetçik’in jengâver Moskoflara karşı üstünlük göstermesinden başka bir şey değildir."
Der.

Paşa’nın, bu cümlelerde kullandığı “jengâver” sözü, Farsçada “lekeleyici”, “küflenmiş, paslanmış” mânâlarına geliyor.

Gâzi Osman Paşa’nın kılıcını, Paşa’ya iâde eden Rus Çarı’nda bile, normâl çizginin üzerinde bir saygı hassâsiyeti vardı. Onu, bugünlerde arıyor olmak, kahvenin telvesini koyulaştırıyor. Bu elîm tablonun mühim sebepleri arasında “kitap”tan uzaklaşmamız da var.

Devrin nâzırlarından biri, Sadr-ı âzam Ahmed Vefik Paşa’yı evinde ziyâret eder. İkrâm faslından sonra söz, kitaba ve kütüphâneye düşer. Vefik Paşa’nın dillere destân olan kitap koleksiyonunu merâk eden Nâzır, Paşa’dan kütüphânesini kendisine göstermesini ister. Yemek salonundan kütüphâneye geçilir. Gördüğü kitap kalabalığı karşısında bir hayli şaşıran Nâzır, ismini duyup cismini görmediği nâdir kitaplardan birini işâretle:

“Aman Paşa Hazretleri, bendeniz şu kitabı kaç yıldır Sahhâflar Çarşısı’nda arattığım hâlde bulduramadım. Lûtfen, bunu bana yalnız bu gece için emânet veriniz. Yarın, Bâb-ı Âlî’yi teşrîfinizde takdîm ederim.”

Der. Ahmed Vefik Paşa, kaşlarını çatıp:

"Bana bak adam! Benim bu kütüphânem, bir ömrün mahsûlüdür. Hayâtım boyunca, birer günlük yâhut gecelik kitaplar isteyerek bu kütüphâneyi kurdum. Onun için, hiçbir kitap buradan dışarı çıkamaz!"      

Diye, Nâzır’a yüklenir.

Vefik Paşa’nın, kendine has üslûbu bir kenâra konduğunda, kitap ehlinin hassâsiyetini pek güzel aksettiren sözleri, yavaş yavaş nesli tükenmekte olan “kitap kurdu” insanları ne hoş anlatıyor.

Türk-İslâm medeniyetinin pek çok ismi içinde en dikkate değerleri “kalem” ve “kitap” merkezli tasnîflerdir. Hakîkaten, bizim aslî medeniyetimize, sâdece “kitap medeniyeti” dense kâfidir. Başkaca bir destek unsuruna ihtiyâcı olmayan “kitap”, en geniş ufuklu medeniyet anahtarıdır.

Türk Milleti, kitaplı bir millettir. Bu özellik, târîhin her devrinde hükmünü icrâ etmiştir. Tonyukuk’la Bilge ve Kültigin kardeşlerin taşı kitaplaştırdığı fecirle başlayan ”yazı”lı târîhimiz, Türk coğrafyasının tamâmını, bize âit bir kütüphâne yaptı.

Bugün, "Muhteşem Kaanûnî Sultan Süleyman" tarafından kurulan kütüphâneye sâhip olabilmek için, yarışa girişecek o kadar çok millet var ki.... Değerlerimizin kadrini, onlarla birlikteyken pek fark edemiyoruz.

Ali Emîrî Efendi’yi çıkaran bir millet, aslâ yeni yetme ve kitapsız değildir. İbnü’l Emin Mahmûd Kemâl İnal’ın, Bâyezîd Kütüphânesi’ndeki gür sesi, duvarlarda hâlâ duyuluyor. Kâtib Çelebî’nin kitaplarını taşıyan hayvan katarı, İstanbullunun gözünü şaşırtmaya el’ân devâm ediyor.

"Ehl-i Kitap" olmakla kitap medeniyetine alemdâr olmak arasında, elbette bir bağ var ama, ikincisi millî haslet ve duruşla beslenmedikçe küt kalmaya mahkûmdur.

Mükrimin Halil Yınanç’a, tanıdıkları hep, hangi kitabı değil, hangi kütüphâneyi okumakta olduğunu sorarlarmış. Zâten, kitap medeniyetinin özü de burada yatıyor. Önemli olan, kütüphâne kurmak kadar, kütüphâne okuyabilmektir. Bunu hakkıyla başaran kaç millet var? Diğerlerinin uzun bir liste tutacağını zannetmiyoruz, ama Türk milletinin bu husûsda bayrağı en çok taşıyan millet olduğunu, dost-düşman herkes biliyor...