Güncel Yazılar

Ömer AĞAÇLI

“Var oluş” ta dünü ve bugünü ortaya çıkartan zamandır. Var oluşu var eden mutlak varlık Allah’tır. Allah her şeyi kendi zat ilmine göre iradesiyle “zaman “ aracılığı ile yaratarak var eder.                                                                                    

“Zaman” ın mahiyeti konusu öteden beri akıl sahiplerinin öncelikle üzerinde önemle durduğu konu olmuştur.                                                                               

Bir fizik profesörü arkadaşıma “zaman nedir?” diye sorduğumda bana “Sen fizikçi değilsin, sana zamanı nasıl anlatayım. Sen zamanı saat olarak kabul et ve bununla yetin, böyle bil.” Demişti. Hep beraber gülmüştük…                               

Aradan geçen zaman sonra Hz. Peygamber’in “Zamana sövmeyin, zira zaman Allah’tır.” Sözünü öğrendikten sonra ben de bu kez fizikçi arkadaşıma “Sen bana zaman saattir, demiştin. Halbuki zaman saat değil, Allah mış” dedim. Hep beraber yeniden güldük.                                                                                                        

Gülünecek, espiri yapılacak, önemsenmeyecek bir tarafı yok zamanın. Tam tersine üzerinde ciddiyetle durulacak kozmik, aynı zamanda var oluşsal bir kavramdır zaman…                                                                                                                     

Hz. Peygamber’in “Zaman Allah’tır.” Sözü elbette mecazdır. Zaman zat’ın kendisi değil O’nun yarattığı bir şeydir. Allah’ın yarattığı bir şeye Allah denmesi mecazdır. Zaman Allah’ın “dehr” ismine tekabül etmektedir. Allah dehr ismine göre zamanı yaratandır. Zaman yaratılmış bir şeydir. Zaman muhdestir…                                           

“Zaman”, var oluşta geçmişi, bugünü ve geleceği belirleyicidir. Biz insanlar zaman ve mekanla kayıtlıyız. Her şeyi zaman ve mekana göre değerlendiririz, hükümler veririz. Bize göre değişimi sağlayan zamandır.                                

Zamanın kendisinin değişken mi, sabit mi olduğu üzerinde hep durulmuştur. Zamanın mahiyetini bilmek beşer için imkansızdır. Bildiğimiz tek şey değişimi sağlayanın zaman olduğu gerçeğidir. Zamanın algılanması veya algılanan şeyin zaman bağlamında algılanması doğrudan doğruya bilinçle ilgilidir.                                                                                                                     

Yüksek bilinç düzeyindeki kimselerin zaman hakkında söylediklerine bakınca; kimileri zamanın sabit, kimileri de göreceli, hatta zihnin ürettiği bir algı olduğu yönünde…                                                                                                                       

İbn Arabi “ zaman, mekan yoktur. Zaman, mekan toptan inkardır.” diye bizleri hayretlere düşürüyor. Onların sözleri kendi bulundukları idrak düzlemlerine göredir. Ve tümüyle kendi halleri bağlamında söylenmiş sözlerdir.                            

Bize göre zaman, Allah’ın yaratma faaliyetlerinde ortaya çıkan bir kavramdır. Allah’ın yaratma faaliyetleri ile ilgili Kur’an’da yedi ayet vardır. Bu ayetler var oluş üzerinde düşünenlere yol gösterici mahiyettedirler.                                                

55/29: “Allah her an yaratma halindedir.”                                                                                       

9/5: “Allah her şeyi ilimle yaratmaktadır.”

6/8: “Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır.”

30/27: “Yaratmaya başlayan sonra tekrar yaratan O’dur.”

Aklı   Yukarıdaki ayetler bağlamında var oluşu değerlendirdiğimizde şöyle bir hüküm vermek mümkün görünmektedir: Allah her an ( sürekli) ilimle yeniden yaratma halindedir. Şu kadar ki yenilik ve yenilenme Allah’ın kanunu olarak ortaya çıkmaktadır.                                                                                                      

Yenilik ve yenilenme, dünü, bugünü ve geleceği de ortaya çıkartmaktadır. Dün, bugün, gelecek bizi zaman kavramına götürmektedir. Yeniden yaratma daha önceki hallerden farklılığa da işaret etmektedir.                                     

Kur’an Allah’ı tanıttığı gibi, O’nun yaratma kanunlarını da açıklamaktadır. Tüm evren Allah’ın eseridir. Eser, yaratıcının sıfatlarından dolayı ortaya çıkar. Kur’an’a göre Allah’ın kanunları değişmez. Allah’ın kanunları “Sünnet’ullah” olarak ifade edilmektedir. Sünnete uymak Allah’ın yaratma kanunlarına uymaktır. Allah’ın kanunları aslında doğanın kanunlarıdır. İnsan ilim yapmakla Allah’ın kanunlarını anlamaya çalışmaktadır. Başka bir şey değildir. İnsan ilim yapmakla bir gerçeği inşaa etmiyor ki, Allah’ın inşaa ettiği bir gerçeği anlamaya çalışıyor. İnsan bu var oluş gerçeğini anladığında tüm zihni sorunlarından da kurtulacaktır. Zihni ve iç dünyası da zenginleşerek rahatlayacaktır. Aklı karışıklıktan kurtulacaktır. Her şeyden öte gurur ve kibir mahzenlerinden yakayı kurtaracaktır. Çünkü gurur ve kibir insanın hakikati görmesinde en büyük engel, perdedir. Şeytan insanı gurur ipine asar, sallandırır. Şeytanın ipinden boynunu kurtaracaktır.                                                                                           

Bütün bunlardan sonra dün ve bugün kavramlarına dönelim.  Dün geçmiş gitmiştir. Bir daha gelmeyecektir. Allah’ın dün yarattıkları dünün gerçekleridir. Allah şu anda yaratma halindedir, onları görmek gerekir. Allah’ın şu anda (bugün) yarattıkları gözümüzün önündedir. Allah’ın bugün yarattıkları bugünün gerçeklikleridir. Bugün yaşayanlar bugünün gerçekleriyle karşı karşıyadır. Dünü gerçekleriyle değil…

Bugünün gerçeklerine karşı bugün tavırlar almak zorunluluğu vardır.                    

Akıl ve idrak sahiplerinin ilk kavradığı kozmik (ilahi) hakikat budur. Ve bunu insanlara kendi dönemlerinde döne döne açıklamışlardır.                                         

Hz. Ali : “Her nesil farklı zamanlara aittir. Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların zamanına göre yetiştirin.      Diye bu kozmik kanuna göre tavır alınmasına işaret etmiştir.

Kur’an’da 103 Sure “Asr Suresi” dir. Asr, yüzyıl, ikindi vakti anlamına gelmektedir. 103/1, 2, 3: “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”

Bu surede Hz. Peygamber “Asra yemin ediyor, insanın asra uygun tavırlar almamasının sonunun hüsran olacağını söylüyor. Çünkü kendisi son peygamber olarak vahyi tüm özgünlüğü ile tamamlatarak insanlığı yeni bir zamana taşımıştır. İnsanlığa yeni bir ruhsal hareket vermiştir. Her peygamber kozmosta yenilik yaratmıştır. Onların asıl misyonu budur. Onlar Allah’ın nurunu taşıyan kaplardır. Her peygamber insanlığı geleneklerden kurtarmaya çalışmıştır. Son Peygamber de insanları geleneklerden, gelenek denilen yapay şeylerden kurtarmaya çalışmışlardır. Hz. Muhammed’e karşı duranlar aslında dünün gerçeklerinden zihinlerini kurtaramayan, adet ve alışkanlıklarına yenilen benliklerdir.                                          

Geçmişin gerçekleri zamanla gelenek olarak tebarüz eder, insan ve toplumlar sürekli kendilerini tekrarlayarak yeni gerçeklerden mahrum olarak tükenirler. Geleneğe sıkı sıkıya bağlı kalmak Allah’ın yaratma kanunlarına karşı duruştur.                                                                                                   

Hz. Mevlana günümüzden sekizyüz yıl önce bu konuya şöyle değinmiştir. “Bugün yeni şeyler söylemek lazım cancağızım.”                                                  

İbrahim Hakkı Erzurumi de bizleri uyarmıştır: “Geçmişle kalma, geleceğe dalma, hal ile dahi olma.” Diye. İbrahim Hakkı Erzurumi’nin “Geçmişle kalma” sözünün anlamı, geçmişin geçip gittiği bir daha gelmeyeceğidir. “Geleceğe dalma” sözünün anlamı; geleceği Allah’ın daha yaratmadığı ve bu nedenle geleceğin olmadığı yönündedir. “Hal ile dahi olma” sözünün anlamı ise içinde bulunulan halin de değişeceği ve bu nedenle insanın içinde bulunduğu halin rehavetine kapılmaması gerektiğidir.                                                                                        

Bütün bunlardan sonra geçmiş bitmiştir. Şu anda olup bitenler vardır. Gelecek ise yaratılmadığı için yoktur.          

Yirmibirinci yüzyılın arifesinde küresel boyutta bir kaos ve karmaşa sürecine girildiğinde akıl sahipleri mutabakat içindedirler. Bu konuda özellikle batı aleminde çok sayıda ciddi eser kaleme alınmıştır. Dünyada olup bitenleri düşenen kafalar kendi algıları bağlamında açıklamışlardır. Kimileri bunları ” Kontroldan  Çıkmış Dünya”, kimileri” Elimizden Kaçıp Giden Dünya” kimileri de “Çivisi Çıkmış Dünya” diye kavramlaştırarak açıklamışlardır. Bu kavramların içeriğindeki ortak payda, dünyanın artık geçmişten farklı bir hal aldığı yönündedir. Bu hal aynı zamanda bir kaosa da işaret etmektedir. Düşünen bu kimselerin tesbitlerine, değindikleri konulara katılmamak mümkün değildir.                

Yirmibirinci yüzyılın arifesinde ortaya çıkanların temelinde “manevi bunalım” ya da diğer ifadeyle “ruhsal kriz” olduğunu düşünüyoruz. Manevi bunalım insanlığın bugün geldiği nokta yani sonuçtur. Manevi bunalımı ortaya çıkartan ise modern çağın bilgi yapısıdır.

İlk önce Batı’da ortaya çıkan ve oradan yerküreyi etkileyerek yayılan modern çağın bilgi yapısı Descartes’in Kartezyen Felsefesine dayanır. Kartezyen felsefeye göre var oluşun sadece madde yönünü anlayabileceğimizi, duyu organlarımızla algılayamadığımız ve deneye tabi tutamadığımız her tüt bilgi, bir şekilde fikir yürütülemeyen ve bilinemeyen bir bilgi olduğu kabulüdür. Bu kabuller, beden ve ruh veya zihin ve madde arasındaki bu ayrım bir müddet sonra maddenin ruha veya zihne galebe çalmasıyla sonuçlanmıştır. Kartezyen Felsefe var oluştaki ontolojik yapıyı ikiye ayırarak varlık alanında bir parçalanma oluşturmuştur. Bu parçalanma modern bilim alanında akıl ve madde anlayışının temellerini de atmıştır. İnsanlık bu noktadan sonra manevi şeylerden zihnini çekmeye ve uzaklaşmaya başlamıştır. Diğer bir deyişle Kartezyen Felsefe insanlığın manevi yön yitiminin de kapılarını açmıştır. İnsanlık manevi yön yitimi içine düşünce ruhsal pusulasını şaşırmıştır.                                                                         

Batı’da ortaya çıkan bu bilgi yapısı günümüze kadar gelmiştir. Günümüzün akademik bilgi yapısı aynı noktada durmaktadır.                                                     

Bu kabul edilen bilgi yapısı ile insanoğlu yeni bir zihniyete kavuşmuştur. İnsanın hayatı zihniyetine göre ortaya çıkar. İnsan varlığa daima bir zihniyete göre bakar ve varlığı zihniyete göre algılar, değerlendirir. Modern bilgi yapısı varlığa tek boyutlu bakışı getirmiştir. Oysa varlık bir bütündür. Varlık maddi olduğu kadar manevi boyutu da olandır. Bilgi yapısındaki bu tek yönlülük insanı özünden uzaklaştırmış, salt maddi aleme yönlendirmiştir. Öğretim ve eğitim sistemleri de bu tek yönlü yönlendirmeyi başarı ile yerine getirmiştir.                         

Bu sürecin bir gereği olarak maddi alanda başarı üzerine başarı kazanan insanoğlu manevi boyutundan uzaklaşmış ve gittikçe güdükleşmiş, sonunda manevi bunalım denizine düşmüştür. Manevi bunalım insanda guru ve kibir illeti olarak kendini dışa vurur. Gurur ve kibir illeti insanın insanlıktan çıkması, ilahlaşması demektir. İlahlaşmış insan tağuttur.                                                                            

Bu durum eşyanın doğasına aykırıdır. Çünkü hakikatin üç önemli bilgi kaynağı vardır. İnsan daima bir bilgi ile yaşamak durumunda olan varlıktır. İnsanın tüm eylemleri bilgiye dayanır. Bilgi kaynakları Allah, doğa ve insanın kendi varlığıdır. Hakikat bu üç kaynaktan gelen bilgilerle tamamlanır. Bunlardan biri eksik olursa o bilgi güdük, topal bilgi olur. İnsanın mutluluğu gerçeklere dayanmasıyla elde edilir. Yani insan hakikatin üç kaynağından gelen bilgilerle beslenirse o denli huzurlu ve mutlu olur. Onun bu yoldaki mutluluğu ve huzuru tümüyle hayatını gerçeklere dayamasının karşılığıdır aslında. Çünkü gerçeğin olduğu yerde ne hayal ne de kuruntu otları bitmez. Mutsuzluk hayal ve kuruntu otlarının insan zihninde bitmesiyle ortaya çıkar. Mutsuzluğun nedeni gerçeğe dayanmamaktır.                                                                                                                   

Var oluşta madde nasıl gerçekse manevi olanlar da öyle gerçektir.                     

Son ikiyüzyıl insan ile doğa arasındaki serüven insanı hem Allah’tan hem de kendi özünden uzaklaştırmıştır. Bunun sonucu hayatın merkezine oturmuş maneviyat geri planda kalmıştır.                                                                                                

Yirmibirinci yüzyılın arifesine dünyaya bakınız; olup bitenler dünya çapında bir kaos, karmaşa, yön yitimidir. Bunların nedeni ise temelde “manevi bunalım” veya “ruhsal kriz” dir.                                                                                                                               

“Manevi bunalım” ruhun dünya çapında çökmesi nefsin baskın duruma gelmesidir. Nefs ise din dilinde şeytan olduğuna göre Bayraktar Bayraklı hocanın söylediği gibi “Dünya’da şu anda nefs at oynatıyor.” Gün nefsin günüdür. Neftsen hiç olumlu bir şey tebarüz eder mi?...

Yüzyılın sorunu, insanoğlunun kendi elleriyle kendini düşürdüğü “manevi bunalım” sorunları ve bu sorunlardan kurtulmak için kendince geliştirdiği tavırlar, tutumlar ve duruşlardan başka bir şey değildir.                                                                           

Ruhsal pusulayı yitirenler, ruhen sığ kalmaya mahkum olurlar. Ruhla ilişkisini kesenler, içgüdülerine, hayvani doğallıklarına teslim olurlar. Nefsleriyle yaşamak kaderiyle baş başa kalırlar. Yani var oluşun hayat kaynağı olan Allah’a sırtını dönenler hayvanlarla aynı düzeyde yaşamaya mahkum olurlar. Ruhen sığ kalanlar huzursuzluğun, mutsuzluğun, sıkıntının ve boşluğun pençesine düşerler. Ruhen sığ olanlar yaşadıkları bu psikolojilerden kurtulmak için kendilerine maddi dünyada doyum kulvarları arayarak bu sığlıklarını ,,,eksikliklerini gidermeye çalışırlar. Diğer bir deyişle, ruhunu yitirenler kendilerine teselli kulvarları icad ederler. Kendi elleriyle açtıkları teselli kulvarlarında nefslerini avuturlar.                                                                                            

Manevi bunalım aynı zamanda değerler bunalımıdır. Huzursuzluğun ve mutsuzluğun asıl nedeni insanlığın içinde bulunduğu değerler bunalımıdır. Değerlere itiraz insan nefsinden gelmektedir. Nefsin huyları değerleri kabul etmemektedir. İnsanlık aleminde ne kadar kötü huy varsa bunların tümü neftsen türemektedir. Nefsin kötü huyları aslında cehenneme götüren birer kapı gibidirler.                                                                                                                                            

Burada yeri gelmişken değerler dünyasına kısaca değinmek gerekiyor.                   

Değerler manevi şeylerdir. İnsan doğasını tinsel boyutundan kaynaklanmaktadır. Değerler bilginin kullanımını insani boyuta çekerler. Değerler sosyal davranışları biçimlendirip yönlendirirler. Değerler insanın akıl gücünün olumsuz yönde kullanılmaması için hayati kayıtlardır. Değer ölçekleri düzelticilerdir. Değer ölçeklerinin çivisi çıkarsa dünyanın çivisi çıkar. Değerler içi boş sloğanlar değildirler. Değerler var oluşun bilgisinden türeyen manevi gerçeklerdir, ruhsal pusulalardır. Var oluş; bilgi, etic ve estetik yönleriyle bir bütünlük arzeder. Gerçek parçalanmayı kabul etmez. Gerçeği zihinde parçalamanın bedelini insanlık çok pahalıya ödemiştir.                                                                 

                             *                           *                           *                                          

Modern insanın manevi bunalımı aşmada icad ettiği teselli kulvarlarının belki de en önemlisi dünün gerçeklerine dönme kuruntusudur. Dünün gerçekleri düne ait olanlardır. Dünün gerçeklerine dönmek ve onlardan medet ummak yaratılış kanunlarına aykırı bir duruştur. Böyle bir düşünce aklın hükmü değildir. Vehmin hükmüdür. Çünkü akıl doğaya aykırı bir şey istemez. Dünün gerçeklerinin bugünkü yorumları da hiçbir işe yaramaz.                                    

Hangi asırda olduğumuzu şaşırmamamız lazım. Allah’ın yarattığı bugünkü Rabbani Faaliyetlere bakmak lazımdır.

Yeni yüzyılın sorunlarının çözümünde eski zamanlardaki tutumlarla karşılık vermeye çalışmak insanın kendini aldatması, tükenişi, bayağılaşmasıdır.  Dünü allayıp pullayarak idealleştirmek, fikirlerimize temel yapmak ta bir muhal davanın peşine düşmektir. Tarihin bilançosunun bilinmesi zorunludur. Böyle bir tutum entelektüel gevezelik yapmak için değil geçmişin hatalarına bir daha düşmemek için zorunludur. Tarih insan çok iyi bir ders vericidir. Atalardan kalma geleneğe saplanıp kalmakta, pasifleşerek tükeniş girdabına girmekten başka bir şey değildir. Peygamberler insanların kalplerindeki gelenekleri iptal etmek için gelmişlerdir.  Atalarının geleneklerinden medet umanlar şeytanın maskarası olurlar. Propagandacı şeytanların oyuncağı olurlar. UYANIN!...                           

Zaman insanın müttefiki değil, yargıcıdır. Bu güne burun kıvıranlar, düş gücüne göre çözümler üretenler, şizofrenik kurtuluş reçeteleri yazanlara inanmak akılla bağdaşmaz.                                                                                                                

                       *                              *                           *                           

İnsanlığın bugün maddi, manevi bunalımı, çöküş ve tükeniş sürecine girmesi, insanı insan kılan değerlerden uzaklaşması yani ahlaksızlaşmasıdır. Ahlaksızlık insanın kendi doğasına aykırı bir duruştur. Bunalımlardan kurtuluşun ilk reçetesi bize göre bilgi kaynaklarımızı yeniden gözden geçirmektir. Bilgi kaynaklarımızı hakikatin üç konusuna dayandırmak durumundayız. Allah ve onun yarattığı evren ve insan üçlüsünün mahiyetini doğru bilmek durumundayız. Bunlar insan bütünlüğü için zorunlu kavramlardır. İnsan bu üç kaynaktan gelen doğru bilgilerle toparlanabilir, bütünleşebilir. Bilim; doğruyu ve yanlışı; din, iyiyi ve kötüyü; estetik ise güzeli ve çirkini bize gösterir. Bunlar birlikte olmak durumundadır. Din insanın yücelmesini amaç edinir. Bunu önerdiği ahlaki değerlerle yapmak istemektedir. Ahlaki değerleri tanımlayan sadece dindir. İnsan ahlaki değerleri tanımlayamaz. Eğer insan ahlaki değerleri tanımlamaya kalkarsa tamamen nefsine göre tanımlar, bunlarda ahlaki değerler değil nefsani değerler olur.                                                                             

Din, bilim, felsefe ve sanat kültürün ve medeniyetin alt yapısıdır.                      

Modern çağın bilgi yapısı, insanın ruhsal dünyasını budadığını, insan hayatına anlam katan tüm yüce değerleri sayarak hayatı tahrip ettiğini acı tecrübelerle tarihten öğrendik.                                                                                                  

İnsan insani değerler kazandıracak bilgi kulvarlarını açmalıyız. Bunun için entelektüel ve manevi araçları sağlamak zorundayız. Sağlıklı ve gerçekçi bir içsel yaşam geliştirmeye acilen ihtiyacımız vardır.                                                            

Dünya nimetleri geçmişle mukayese dahi edilmeyecek durumdadır. Allah’ın bizler için yarattığı nimetleri açgözlülükle değil, şükrederek mutlulukla tüketmeliyiz.                                                                                                                               

İnsan nasıl maddi olarak iki ayakla ayakta durabiliyorsa, manevi olarak ta iki ayakla ayakta durur. Bu iki manevi ayak “ahlak” ve “adalet” tir. Ahlak ve adalet doğanın bir kanunudur. Olmazsa olmazdır. Çağdaş yaşamın labirentlerinden bu iki ayağı takarak kurtulabiliriz. Bu iki manevi ayak ruhsal pusuladır. Ruhsal pusula olmadan yön bulmak mümkün değildir. İnsan el yordamıyla yaşayamaz.                                                                                               

Benim gözümde özgürlük salt maddi değil manevidir de. Manevi özgürlük olmadan insan tam özgür olamaz. Manevi özgürlük aklın ve ruhun özgürlüğüdür. İnsan için bunlardan daha değerli başka bir şey yoktur. Gerçek ahlak ve gerçek adalet, mazlum ve zalim gibi toplumsal hayatta iki rolün ortaya çıkmasına asla izin vermez. Gerçek ahlak ve gerçek adalet, insan psikolojisindeki özgüven hissinin yeğane temelidir. Gerçek ahlak ve gerçek adalet insan fıtratının bir gereğidir.                                                                   

Dünün güzel günleri ahlak ve adalet ile inşa edilmişti.                                           

Bugünün kaos ve karmaşa günleri ahlak ve adalet dairesinden çıkmamızla  ortaya çıktı…                                                                                                  

Bu günlerden kurtuluş yine ahlak ve adalet ile gerçekleştirilebilecektir.                                                                                                                          

İnsan ya gerçeklere dayanarak var olacaktır ya da kuruntularla tükenecektir. Şu anda Dünya’da kuruntular hakimdir….

                                                                                                            

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20771912