7 Temmuz 2022

Turgut GÜLER

Bereketi kanaatle tüketen asîl insanların nesli, nasıl oldu da bu acınası duruma düştü? İşin daha da vahîm tarafı, yakında bu soruya cevap verecek muhâtap bulamama endîşesidir. Oburluktan ölenlere çığ misâli katılanlar, sebebi husûsunda kafa yoracağa benzemiyorlar.

Ecdâdına rahmet göndermek isteyen nesilleri, bereket ve kanaat köprüsünden geçerken görmek arzûsundayız... En kıymetli ziynet, bu köprüden yükselen hayırhâh ışıltıları çıkaran ziynettir.

Nükteleri ile siyâset kadar edebiyât mahfîllerini de dolduran Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa, Ahmed Vefik Paşa için:

“O, binek taşı büyüklüğünde bir pırlantadır. Ne ziynete yarar, ne de kaldırıma konur!...”

dermiş. Nice mânidâr zihin yekûnunu içine alan bu ifâde, aynı zamanda kullanışsız mücevherin hâlini reçeteye aktarıyor.

Netîce itîbâriyle artı puanları yukarıya çekmek, her zaman makbûl olmuyor. Bilhassa devlet adamlığı, böyle çetelelerin dar çerçevesine aslâ mahkûm olmamalı. Tek tek ele alındığında meziyet diye adlandırdığın tavır ve hasletler, devlet mihekkine vurulduğu ân, âyâr tabelâsına şaşırtıcı skorlar yazılıyor.

Sevenin gözünde her şeyine katlanılan varlıklar vardır. Vatan, millet ve devlet, bahsedilen varlıklar arasında ayrı bir kategori teşkil ediyor. Uğruna can verilen mefhûmlar, aynı zamanda can bahş eden mefhûmlardır. Onlar olmadan, yaşamanın ve yemenin-içmenin hiçbir mânâsı yoktur. Biyolojik hayâtı devâm ettirmeyi en mühim mes’ele addedenler, insanı hayvan derekesinde bırakmaya azmedenlerdir. İş, bu denli basit ve küsûrâtsız olunca, yoluna can koyulacak değerlere de lüzûm kalmıyor.

Bardaktan boşanırcasına yağan ve birkaç saat süren yağmurdan sonra Koca Râgıb Paşa, yanında bulunan nedîmi şâir Haşmet’e:

“- Acaba, bu yağmurda kuru bir şey kalmış mıdır?”

deyince, heccâv Haşmet, ânında cevâbı yetiştirir.

“- Kaldı efendim! Haşmet kulunuzun abdest havlusu... Çünkü hiç ıslandığı görülmemiştir...”

Haşmet’in, hiç ıslanmayan abdest havlusu, yaşadığımız şu günlerde pek çok yağmur imtihânından geçiyor. Bu havluya, mantığınıza uygun düşen bütün ıslatma metodlarıyla yönelebilirsiniz.

Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin başını çektiği târîhdeki Müslüman-Türk Dünyâsı’nın, “hoşgörü” genişliği ve gayr-ı müslimlere tanıdığı hakikî din hürriyeti, kasıt ehlinin dilinde ve kaleminde maddî menfaat maskeleri takıyor. Gûyâ, bu devletler, gayr-ı müslimlerden ağır vergi alırlarmış, bu vergiyi verenlerin sayısı azalmasın diye, İslâm dışındaki dinlerin mensuplarına müsamahakâr davranırlarmış. Bu hükmün, yarısı doğru, yarısı yalan. Evet, “haraç, cizye” vb. vergiler alınıyor, doğru. Ama buna tamâh eden bir devlet anlayışı aslâ ve kat’â doğru değil. Öyle olsaydı, “mühtedî” nâmı taşıyan çok kalabalık topluluk ortaya çıkar mıydı?

Türk’ün, İslâmiyet dâiresine girmeden önceki döneminde de, aynı dinî tolerans vardı. İslâmla berâber, bu bakış açısı daha berrak hâle geldi. Piyasaya çıkarılan defolu bilgi malzemesinin bahtsızlığı iki noktada toplanıyor: Evvelâ, Türk’ü ve İslâm’ı yeterince tanımıyorlar. İkinci olarak da, omuzlarına attıkları havlunun, bunca yağmura rağmen niye ıslanmadığını, hakkıyla bilemiyorlar.

Abdest alacak kişiden havluyu esirger, onu abdestsizlere verirseniz, gün ışığında gördükleriniz sizi şaşkına çevirir...

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: