7 Temmuz 2022

 Turgut GÜLER

Bayram deyince, Hacı Bayrâm-ı Velî’yi hatırlamamak mümkün mü? Hem adıyla, hem de fikri ve zikri ile bayramlık olan bu büyük insanın, 15. yüzyıl Ankarasına sığdırdığı hikmetleri, bizim 21. asır idrâkimiz anlamakta zorlanıyor.

Avgustus Mâbedi’nin taş artıklarıyla, muazzez toprak arasındaki ilâhî imtizâcı; ilim, kültür ve en çok irfân huzmeleriyle söz tesbîhine dizen ve:

                        “Nâgehân ol şâra vardım,
                        Ol şârı yapılır gördüm,
                        Ben dahî bile yapıldım,
                        Taş u toprağ arasında”

diyen o değil mi? Bu mısrâlar, sehl-i mümtenî san’atının, hikmet deryâsına dâhil edilişidir. İlk bakışta pek sâde ve de kuru gibi görünen, ama okudukça, üzerinde düşündükçe hayâl iklîmine yeni kapılar aralayan bu sözlerde, anâsır-ı erbaadan insân-ı kâmile kadar bütün tasavvufî titreyişleri görebilirsiniz. Buradaki yapılış fiili, önce şehirde, sonra da insanda denenirken, ilâhî kudret önünde eşyâ ile âdemoğlunun aczini romanlaştırıyor. Taşın soğukluğu, toprağın mûnis ve koruyucu kucağında fırınlanıyor.

Yine Hacı Bayrâm-ı Velî’nin:

                        “Bayram’ım imdi, Bayram’ım imdi,
                        Yâr ile bayram iderler şimdi.”

mısrâları, tam bir bayram âyinidir. Elbette, âyîn-i şerîf formundaki mûsıkî vâdisinden söz ediyoruz. Erganun âhengini değil, neye meftûn bir kâinâtı kastediyoruz. Hacı Bayrâm’ın hem kendisi bayramdır, hem de mâlik oldukları… Eliyle, diliyle, rûhuyla sarıp sarmaladığı her şey bayramdır. Yâr ile bayram etmek, iki zıt kutbu birleştiren ve bu birleşmeden hâsıl olan vâridâtı gözler önüne seren bir söz güzelidir. Bu ifâdede, ayrılıkla vuslat, hüzünle neş’e, hicrânla vicâhî muhabbet bir araya getirilmiş, aynîleştirilmiştir.

Yârin uzağında geçirilen bayram burukluğu ile onun dizi dibinde ulaşılan bayram zevki, farkında olmadan Hallâc-ı Mansûr’u bizimle aynı asra taşıyor. Hani, yüzülen derisini omzuna alan yarım düzine Hallâc, aynı ânda Bağdad’ın ayrı kapılarından hurûc etmişti ya… Hacı Bayrâm-ı Velî’nin hesâbındaki kapı yönelişleri de öyle.

Bir de, yaşadığımız günlerin süflî tablosunu düşünün. Mukâyeseye de, muhâsebeye de mecâliniz kalmayacak. Yalanla, dolanla, hîle ve desîse ile tamamladığımız günler katarına ömür deyip, âhlarla, vâhlarla havanda su dövüyoruz. Bizden önce bu vatan coğrafyasında yaşayan ve bize bu toprağı mîrâs bırakan insanların lügâtinde doğruyu geçersiz kılacak kelime, terkîb ve terimler yoktu. Kurdukları muhteşem medeniyetin harcında, hep insanı yücelten değerler, fazîletler vardı.

Ecdâdımızı, sâdece insana yönelik bir medeniyet tesis etmiş gibi kısır değerlendirmelerden tenzîh etmek lâzım. Çünkü onun medeniyet şemsiyesinin altında, canlı-cansız ayırımı yapmaksızın bütün mevcûdât vardı.

Dünyâ’nın hiçbir mîmârîsinde kuş evi ismini taşıyan motif yoktur. Sâdece Türk-İslâm yapı tarzında, kuşların – tâbir yerinde ise – sarayları bulunuyor. Yalnız selâtin câmilerine değil, en ücrâ sokakta yer alan mütevâzı bir mescide, hamama, kümbete bakın, hepsinde kuşlara hasredilmiş mekânlar göreceksiniz.

Türk vakıflarına ve onların vakıfnâmelerine yapılacak bir araştırma seyâhati, karşımıza ne renkli ve nâdîde sahneler çıkarır, tahmîn edemezsiniz… Öksüz ve yetimleri evlendirme vakıflarından bacağı kırılan leyleklerin tedâvisine mâtuf binlerce şefkat pınarı, bu vakıf senedlerinin satır başlarında gürül gürül akmaktadır.

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: