29 Kasım 2021

İbrahim MARAŞ

Son zamanlarda, aralarında medyada meşhur olmuş tefsir Profesörlerimizin de olduğu bazı muhterem zevat, tutarsız ve çelişkili bir biçimde, "iyi bir Müslüman olmak için meal veya tefsir okumaya ihtiyaç yoktur" söylemini gündeme getirmeye başladılar. Bunu söylerken de Kur'an tercümelerindeki farklılıklardan, her tercüme okuyanın kendi kafasına göre bir anlam vermesinden veya içtihat yapmaya çalışmasından hareket ediyorlar. Bu, kanaatimizce ya biraz tribünlere oynamak kaygısından ya da halkı halktan ve Hakk’tan korumaktan (!) kaynaklanıyor. Mealleri yok satan bu zevat Hakk’tan vazgeçip hangi çevrelere sevimli gözüküyorlar. Akıl alabilecek bir şey değil. Mesleken akılcı gözüken ama pratikte aklı devre dışı bırakan bu zihniyeti anlayan varsa beri gelsin. Halbûki tercüme okumadan, yani Kur'an okumadan iyi bir Müslümanı bırakın Müslüman bile olunup olunamayacağı şüphelidir. Kur’an’ı Kerim bakın bunları söyleyenlere ne diyor: "Peygamber: "Ey Rabbim! Doğrusu milletim bu Kuran'ı terketmişti" der." (Furkan Sûresi, 30. ayet).

Kendi kutsal kitabını okumayan bir insan nasıl Müslüman olacak? Müslümanları Kur'an-ı Kerim ile muhatap ettirmeme çabaları, açıkçası Kur'an'a, sanki hidayete yönlendiren değil de, yanlış yola yöneltme ihtimali olan bir kitapmış gibi, güvenmemektir ve Kur'an'ı rafa kaldırmaktır. Hatta Kur'an'ın sadece belirli insanlar veya dönemlerde anlaşılabileceğini iddia etmektir. Veyahut da Kur’an’ın geçmişte nazil olmuş, bugün bize indirilen bir Kitap olmadığını vehmetmek ve Kur’an’ı nesneleştirmektir. Kur’an-ı Kerim her Müslümanın el kitabıdır. Kur'an'ı Türkçe’sinden (veya başka bir dilde tercümesinden) okuyan herkes, bunu daha iyi anlayacaktır. Kur'an, her okuyan zihne, anlama düzeyine göre, kendisini açan muciz bir kitaptır. Her okuyanın içtihat yapacak hali yoktur. Kaldı ki, Onun mucizliği, mânâsında ve çelişkisiz olmasındadır. Kur’an-ı Kerim’de aslolan, lafızların delâlet ettiği mânâlardır. Bu anlamları başka bir dilde ifade etmek de Kur’an’dandır. O halde, Türkçe Kur’an da Kur’an’dır ve Türkçe’sini de hatmetmek gereklidir. Bu görüş tam da Hanefi-Mâturîdî geleneğe uygun bir görüştür. Bakınız meşhur Hanefi usûlcü Kâsânî, Bedâyi’u’s-Sanâi’’de (Beyrut 1982, c. 1, s. 112) ne diyor:

"Kur’an’ın Arap dilinde inmiş olduğunu söyleyenlere gelince, buna verilecek cevap iki şekildedir: Birincisi, Arapça oluşun Kur’an olması, başka bir (dilde) olabilmesinin Kur’an olmamasını ortadan kaldırmaz. Ayette bunun nefyine dair bir şey yoktur. Durum şu ki, Arapça oluşun Kur’an diye isimlendirilmesi, Allah’ın Kelam sıfatının hakikati olan Kur’an’a delâlet ediyor olması bakımındandır. Bu yönü bakımından deriz ki, Kur’an, Arapça ibareler olmaksızın, Allah’ın Kelam sıfatının hakikatine delâlet etmesi dolayısıyla gayr-ı mahlûktur. O halde delâlet eden mânâ, (başka bir dilde, meselâ) Farsça’da da bulunduğundan, Farsça ile de bu anlamları dillendirmenizin Kur’an olması câizdir. Allah’u Teâlâ’nın Fussilet sûresi 44. ayette geçen, ‘Biz bu Kuran'ı yabancı bir dil ile ortaya koysaydık: 'Ayetleri uzun açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı bir dille söylenir mi?' derlerdi…’ ifadeleri de buna delildir, yani Allah, burada Kur’an’ı başka bir lisanla da ibarelendirseydi, o da Kur’an olurdu, diye haber veriyor."

İslam düşünce tarihi, (bilhassa Felsefe, Kelam, Tasavvuf) tarihsel süreç içerisinde Kur’an’ın tutarlılık ve çelişkisizliğinin ortaya çıkarılmasına yönelik bir anlama çabasından ibarettir. Sahabe Kur'an'ı okuyordu ve oradan anlam çıkarıyordu. Bu bazen doğru, bazen yanlış oluyordu. Belirli bir çoğunluk aynı kanaate varınca da bunun doğru anlamaya en yakın husus olduğunu düşünüyorlardı. Bunu yaparken Peygamberimizden öğrendiklerini de elbette devreye sokuyorlardı. Çünkü en mükemmel uygulama örnekliği ona aitti. Ama onlar da insandı ve hepsinin anlaması bir değildi. Dolayısıyla Sahabeden gelen bilginin de bir çeşit Kelâmî, ideolojik veya mezhebi bilgi barındırdığı gerçeği unutulmamalıdır. Teşkilatlı mezheplerin ortaya çıkışına bakarak, sahabe döneminde mezhep var mıydı, diyoruz. Evet, vardı. Öncelikle Peygamberimizin gittiği yol ve Kur'an'ı anlama çabası (mezhep) vardı. Bunu, haklı olarak, kimse tartışamazdı. Ancak, bu da mutlak hakikati barındırmıyordu. Peygamberimizinki de aynen taklit edilmesi gereken değil, örnek alınması, ibret alınması gereken bir Sünnet’ti. Farabi’nin dediği gibi, O da ölümlüydü ve bütün olayları ve şartları kuşatamazdı. Sonraki nesillere düşen görev, Peygamberimizin örnekliğini geliştirmekti. Zaten de böyle oldu. Peygamberimizin vefatını müteakip sahabe arasında farklı anlama örnekleri çıkmaya başladı. Bu da doğaldı. Ama artık söz konusu dönemde bu tarz anlama çabalarını doğrulatacak bir vahiy süreci de olamazdı. Vahyin nüzulü bitmişti, eldeki mevcut vahye başvurulması gerekiyordu. Ama tarihsel süreçte, kısa bir süre sonra, aklı kullanma ve Kur’an’a dönme terkedildi. Her anlama çabasını gösteren veya literal anlayan kişi ve gruplar, diğer anlamaların önünü kesmeye, dışlamaya ve hatta yok etmeye girişti.

Netice olarak, Kur'an tercümelerini, şahısların görüşüne indirgemek, Kur'an'ı anlaşılmaz kabul etmektir. Doğrudur, her önüne gelen Kur’an tercümesi yapamaz ve piyasada çok sayıda yalan yanlış tercüme mevcuttur. Tercümelerde ciddi bir Türkçe sorunu da vardır. Bu konularda tedbir alınması gereklidir. Ama çok güzel tercümeler de vardır. Bizim zihnimize şunu çok iyi yerleştirmemiz gerekiyor: Kur'an'a dair her anlama, insanidir. Dolayısıyla dil yanlışları dışında gerçek anlamda uzmanının yaptığı her tercüme bir çeşit tevil, yani anlamadır ve olması gerekendir. İşin uzmanları eğer yanlış bir tercüme varsa buna dair yazarlar ve nitekim yazıyorlar. Bu konuda sorumluluk, İlahiyatçılara ve Diyanet’e düşüyor. Bugün Kur’an’ı dünyanın bütün dillerine en güzel bir şekilde tercüme etmek en büyük tebliğ borcumuzdur. Ama maalesef belli başlı dillere bile tercüme yapılmamış, yapılmışsa da bunu gayr-i Müslimler yapmıştır. Acınacak bir halde iken tutup "tercümeleri okuyarak iyi Müslüman olunmaz" demek aymazlıktır. Allah en doğrusunu bilir.

Şimdi bir iki tane en eski Türkçe tercüme metni örneği verelim:

En Eski Türkçe Tercüme Örnekleri:

Bakara Sûresi, 24. ayet: "Takı eğer kılmadıngız irse takı hergiz kılmagaysız. Korkung otdın ol kim anıng tamdukı kişiler takı taşlar. Anuk kılındı kafirlerge."

Bakara Sûresi, 255. ayet: "Tengri, yok tapungu yok meğer Ol, Tengri tirig, peyveste örelig kılgan. Tutmaz anı ımızganmak takı uyku. Anga ne kim kökler içinde turur takı ne kim yer içinde turur. Ol kim şefaat kılur anıng katında meğer desturı birle. Bilür anı kim ileylerinde turur takı anı kim artlarında turur. Takı kapsamaslar nerseni ilmindin, meğer ol nerseni kim tiledi. Yetti anıng kürsisi köklerge takı yerge takı agruk bolmas anga ol ikisining saklamakı. Takı ol yüksek uluğ turur."

Bakara 263. ayet: "Söz körklüg takı yarlıgamak yahşırak ol sadakadın kim uyar anga azar. Takı Tengri bay turur, kınamakga iwmegen." (Bu ayette "halim" terimi, "kınamakta acele etmeyen" şeklinde güzel bir karşılık bulmuş, manayı tam yansıtıyor.)

Besmele: "Tengri atı birle başlayur men, üküş rahmetlig, rahmeti lazım."

Âl-i İmran Sûresi, 132. ayet: "Takı boyunsung Tanrıga takı yalavaçga, bolgay kim siz rahmet kılgay siz."

(Muhtemel 10.-11. Asır Kur’an Tercümesi, Karahanlı-Kıpçak lehçesi, Özbekistan Nüshası, Haz. Emek Üşenmez, İstanbul 2014.

Fatiha Sûresi: "1. Ögmek, Tanrı’nundur, âlemler issi, ya bisleyicisi. 2. Gey rahmat kılıcı, rahmat kılıcı. 3. Yanut güni issi ya’ni kıyamet güninde hükm eylemeğe mani olan.4. Sana taparız; daki senden arka virmek isterüz. 5. Yol göster bize, toğru yol. 6-7. Yolı anlarun kim eylük eyledün anlarun üzerine; kakınılmışlar degüller ya’ni cuhûd degüller; dakı azmışlar degüller, ya’ni nasrânî degüller."

(15. Yüzyıl Kur’an Tercümesi, Terc. Muhammed b. Hamza, Haz. Ahmet Topaloğlu, İstanbul 1976)

---------------------------------------

https://www.turkyurduhaber.org/kose-yazisi/235/kuran-tercumelerini-okuma-tartismasi-uzerine-turkce-kuran-da-kurandir.html

Bu kategorideki Makalelerden