5 Aralık 2021

Hüzeyme Yeşim KOÇAK

Sevdiklerimizi kaybettiğimizde ilk duygumuz, bir daha onları asla göremeyeceğimizin ıstırabıdır.

Kalp görmek, bir nevi açlık duygusuyla dokun(durul)mak, iletişim, vasıl olmak ister.

Belki kimi bakış, temasta bir nüfuz da vardır. Etkileşme, içe işleme, dâhil olma, bütünleşme.

Dünyada türlü hissiyatın dürtülerin itişiyle; varlığa, eşyaya doğru yöneliriz.

 Ve sırlı zamanlarda, canlı ya da cansızın dillenmesiyle, bizi çekişiyle, teshiriyle birden irkiliriz. Âdeta farklı bir pencere açılmıştır. Eşya hem odur, hem o değildir.

Anlarız ki açlık hissi envaiçeşittir. Sadece “toprak doyurasıya gözlerden” değil, ruhun eylemlerinden de ileri gelir.

Ayrıca yerkürenin sunduğu, vadettiği (gök katkılı) lezzetler de sayısız nimetlerden, bildirimlerdendir.

Tenin Gözleri isimli kitabında Juhanı Pallasmaa; “Gözlere özgü bir açlıktan; dokunsal ve tatsal deneyimler arasındaki hassas aktarımdan” bahisle, konuyla alakalı, bazı yazar ve sanat eleştirmenlerinin sözlerine yer verir.

Mesela bunlardan biri olan İngiliz şair John Ruskin, Verona mermeri için “Bu Verona’yı dokuna dokuna yitip bitirmek istiyorum” demiştir bir mektubunda.

Pallasmaa, Kaliforniya’daki benzer bir tecrübesinden söz eder. Bazen “İyi mimari mekânlar”, ustalık eserleri, sanat, bilim ve farklı bir halita, sıra dışı duygular uyandırır:

“…beyaz mermer eşiği, diz çöküp dilimle duyumlamak zorunda hissetmiştim kendimi”.

 Ona göre “Leziz bir biçimde renklendirilmiş stucco lustro yüzeyler, parlatılmış renkli ya da ahşap yüzeyler, kendilerini dilin takdirine sunarlar.”

Ya da Junichiro Tanizaki’nin nefis tasvirinde, bir çorba kâsesinin kapağını açmak gibi basit bir harekette, “iyi bir mimari mekânın kendini açmasını”, ifşa etmesini duyumsarsınız belki de.

“Cilalı kap kacakta, kapağı açıp kâseyi ağza götürürken, kâsenin karanlık derinliklerinde, rengi kâsenin renginden pek ayırt edilemeyen sessiz ve durağan sıvıya baktığınız anda, bir güzellik vardır. Karanlığın içinde ne yattığını ayırt edemezsiniz, ama avuç içi, sıvının usul hareketlerini hisseder, buhar içeriden yükselerek kenarda damlacıklar oluşturur ve dumanın taşıdığı bir koku incelikli bir beklenti getirir… Bir gizem anı, nerdeyse bir trans ânı denilebilir.” ( Juhanı Pallasmaa, Tenin Gözleri, Yem Yayın, sf. 73-74)

Yukarıdaki satırlarla, bir takım hissiyatım arasında paralellik, duygudaşlık eseri var mıdır bilemem.

Ama zaman zaman bir mekâna, nesneye sarılma hissi, derhal yerine getirilmesi gerekli, İlahi bir Emir gibi zapt eder beni.

Soyut bir bebek benzeri “şeyleri” kucaklama tutkusu. Değişik bir tat alma duygusuyla, yutmak sevme arzusu.

İçine alma, erime, tek parça olma… Bazen kutsal bir yolculuğun çeşitli safhalarında…

Sözgelişi, 2007 tarihinde, Mescidi-i Nebevî önündeki, iri “âşık çekirgeler”, ortam, beni ziyadesiyle etkilemişti. Çekirgeleri coşkuyla sevmiş ve bir öykümde yer vermiştim:

“Çöl, tıpkı “fırtınalı sakat kalbiydi”; yeşermeye ihtiyaç gösteriyordu. Gene de mutluydu. Ne varsa semadan geliyordu.

            Geçilecek seçilecek çok kapı pencere vardı. Erişmeye hâli yeter miydi? Üstelik meydan kimin yeriydi…

            Çekirge o gün sıçramadı. Sersem sarhoş küçük atlayış denemeleri yaptı. Daha yakın, en yakın olmak niyetindeydi. Burası “Sevgili’nin Yoluydu”.(…)

            Görebildiği, kestirdiği merdivenleri çıkmıştı. Kısa, mütevazı bir mesafeydi. Cirmine/cürmüne göreydi.

            Nihayet “Sevgili’nin Kapısı’ndan” giriş yapmıştı. Artık halılar üstündeydi. Tek adım…

            Hâlbuki bütün mahlûkat atılıyordu oraya. Hamle yapan yapana; giren çıkan çıkana… Dökülen dökülene, ille de yada yabana…

            …

            Aniden irkildi adam. Ayağının altında yumuşacık, tüm sertliklerini keskinliklerini tûl u emellerini atmış, gölgesiz hayalsiz bedensiz, teslimiyet içinde bir gövde hisseder gibiydi.

            Çekirge o gün sıçramadı. Ya da ölümüne “en uzun sıçrayışını” yaptı.

            Yüzlercesi gibi yerde yatıyordu. İçinin tüm “ucuz özeti”, sünepe şişkin dertleri, düşüncelerinin kalın ifrazatı, irsî “Ben fazlalığı” dışarıdaydı.

            Şimdi küçümencik kanatları da yoktu. Vücudu gibi ufak bir iz, bir ince yol; dikkatli gözlere “eksik” bir parçanın yahut bütün hayat serencamının hikâyesini anlatır gibiydi.

            Temizliğe düşkün dev silindirler, az sonra üstünden geçer, son fiziksel kalıntıları da temizlerdi.” ( Hüzeyme Yeşim Koçak, Hicaz Yaprakları, Akçağ, sf. 8-10 )

Yalnızca Cemadat değil, hayvanattaki aşk sırrını da görürüz bazen.

Bazen; benzer duygu tezahürleri yaşarım kendi ülkemde, alelade gözüken yerlerde ve şeylerde. Esasen zaman ve mekânın esamisinin okunmadığı demlerde. Bir sevda vecdiyle.

Kiminde, kırın ortasında; şipşirin minaresiyle, münzevi minik bir mescit ilişir gözüme -al göğüs cebine koy- yüreğimi heyecanla dolduran neşeyle.

Kiminde taşıtlar, evler, hayvanlar bile sevimli, cana yakın bir insana dönüşür, pek alışılmadık ağızlarıyla türlü kelâm ederler bilgiçlikle.

Tüm eşya, canlı bir varlık gibi sizi kuşatır sarmalar. Kollar uzar, parmakların ucundan sevgi sızar.

Güzellik, emek, hüner derece derece hisler uyandırır, kalbimizi inceltir.

Gürültüyü, karmaşayı bastırıp seslenir; görmenin ötesine, işlemeye, dağın taşı yeniden üretimine, ikinci bir dünyanın biçimlenmesine davet eder.

Taşta görülen; insanla cemadat nebatat ve hayvanatı buluşturan, algıyı böylesine keskinleştirip özelleştiren nedir.

Hangi ilişkilerden kopmuşuzdur da, arada acayip şaşılası bağları kurmuşuzdur. Hayrettir.

Belki yaşadıklarımız, eşyanın zahiri değil gerçek yüzünden bize kısmî, cüzî erişenler, aksettirilenlerdir; sevdalı b(akışların) alametlerindendir.

Sadece varlığın uyandırdığı çağrışımların getirisi verisi değil, karşılıklı sevgi mesajlarının kesişmesidir. BİR’in sesidir.

Duygusal bir yoğunlukla, eşyayla selamlaşır, bir sevgi deminde, sessiz kelimelerle öpüşürüz. Yakıcı buselerle, dönüştürülebilecek bir güzellik nesnesi yakalarız.

O zaman âlem, sürekli alışverişin geliştiği, bir muhabbet sahasına evrilir. Bakışlar, okuma yazmalar değişmiştir.

Bir mazruf, derûn, kalp gözü gibi batınî bir göz devreye girmiştir.

Bu olgu ancak insanla kaimdir; insana dairdir. Düşüncemizle muhayyilemizle, yeni bir şekillendiriş, inşa ediş, kalbî bilgidir.

Hem Gönderene, hem de O’na karşılık veren içsel bir insana işarettir.

Kuşkusuz başka manalar, duygular, sebepler ve kökenler de bulabiliriz. Başka yollardan da gidebiliriz.

Fakat biz böylelikle; dünyanın parça parca, şerha şerha ettiği ruhumuzu bir an unuturuz, birlik esenlik içinde, ötelerin aşkın hazzıyla tutuluruz.

Mim Kemal Öke’nin dediği gibi; pekâlâ devran ederiz:

 “Teorik fizikteki araştırmalara göre, henüz topyekûn kabul görmese de, varlığın madde değil enerji –kimilerine göre kuvantum, kimilerine göre ışın- olduğu anlaşılmıştır. Ve bu elementler, adeta bir dans psikozu içinde  ‘devran’ etmektedirler. Yani sabit bir duruşa sahip değillerdir. Oynaşmaktadırlar. İnsanın en küçük birimi ise yine maddesel değil, protein ve diğer sıvısal unsurların bileşkesidir. Onlar da hücrelerinin içinde deveran eylemektedirler!” (Mim Kemal Öke, Aşkın Ekolojisi, Sufi Kitap, sf. 164)

Belki açlığımız, ilgimiz; hilkatin, mevcudatın odağındaki gizli bir öze, evrensel merkeze, yaratılış mayasınadır.

Aslında aşikâr ama hep arayıp durduğumuz, hasretini çektiğimiz, bütün Kâinatla olan müşterek bağlarımızdandır.

İlâhi bir Cazibe’yle dön(dürül)üp durduğumuzdandır. Eşyanın, âlemin esrarındandır.

Belki de biz bu dansa Şarklısıyla Garplısıyla, farkına varmadığımız müşterek bir hassasiyetle, hudutların aşılmasıyla katıldık.

Mermeri öpme sevki / şevki, belki de bu enerjiden neşet etti.

Üstelik biz bu resmi, yorumu sevdik. Çünkü boya(n)mayı, boYANMAYI istedik sevdik.

Açlığımız O’ndandır herhalde.

 

           

 

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden