8 Aralık 2022
Esat ARSLAN

Her şey, 19. Milli Eğitim Şurası’nda alınan Osmanlı Türkçesi’nin liselerde zorunlu hale getirilmesi kararı ile başladı. Arkasından bir tartışmadır başladı. Ama burada, asıl fikir derç etmesi gereken dilcilerin dışında bilen bilmeyen bu tartışma zeminine dâhil olmasıdır. İlgili/ ilgisiz, yetkili/yetkisiz Osmanlıca Türkçesi hakkında –ne kadar çok bir bilenimiz varmış- yangından mal kaçırır gibi bir şeyler anlatmanın derdine düştüler. Hep birlikte gördük izledik. Ama konuşması gerekenler değil de, nedense meydanı boş bulanlar, “Osmanlı Türkçesi” hakkında attıkça attılar, üfürdükçe üfürdüler. Ortaya koymaya çalıştıkları, Osmanlıca deyimi, kuş mu? Deve mi? Yoksa “Devekuşu” diyebileceğimiz” bir boyuta doğru yuvarlanıp gitti. Neredeyse kavram kargaşası içerisinden çıkılamaz bir boyuta doğru evrildi. Şimdi, biz en son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim, bilimsel içerikten nasibini almayan anlatılar gerçekleri yansıtamamaktadır.
Osmanlı’nın klasik devrinde “Osmanlı Türkçesi” hiçbir zaman ayrı bir dil olarak algılanmamıştır. Arapça, Farsça ve Türkçe üç dilden oluşan bir devlet ve her şeyden önemlisi şeriat dili olarak görülmüştür. Ayrıca Osmanlıca Türkçesi içerisinde Fransızca, İtalyanca kelimeler ile Levanten terimler de bol miktarda bulunmaktadır.
Sarıklı hoca, medresede ders anlatırken, genç suhte(bilime susamış demektir, sonradan softaya dönüşmüştür)’lerden biri parmak kaldırmış:
"Susadım hocam!"
            Hoca sinirlenmiş: "Öyle denmez... Derûnum âteş-i nâr ile püryân idigünden, bir kadeh lebrîz âb-ı hoşgüvâr, nûş eyleyerek, teskîn-i âteş ve bu sûret ile iktisâb- ı ferâh-ı bî-şumâr eylemeliyim... Demeliydin...
Cahiller gibi susadım, demek olur mu?"
Güney Afrika’da ortak yapay bir dil olan “Afrikaans” ile 1960’lı yıllarda AB için düşünülen ve fakat hayata geçirilemeyen yapay “Esperanto” dili de çok dilli toplumlarda ortak anlaşma zorunluluğunun bir göstergesiydi. "Ümit eden" anlamına gelen, 1887'de Polonyalı Musevi asıllı göz doktoru Ludwik Lejzer Zamenhof tarafından icat edilen anadilleri farklı olan insanlar arasında anlaşmayı kolaylaştırmayı amaçlayan yapay bir dil olarak tasarlanmıştı.
Osmanlı Devletinde sokaktaki insanın konuştuğu “Türkçe” ise, evde, sokakta ve köyde konuşulan basit dile verilen addı. Eh canım, devlet de halkı ile halkın konuştuğu “Türkçe” dışında, biraz ağdalı ve resmiyet kisvesi altında konuşabilirdi. Ama tekraren söyleyelim, Osmanlıca, bağımsız bir dil olmadığı gibi, karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça’yla Türkçe yazılmaya çalışılan bir yazı diliydi. Osmanlıca, Osmanlıca dedikleri Türkçenin bir dönemine verilen isim olduğunu öncelikle ifade edelim. Osmanlı Türkçesinin “lisan-ı Osmani”, “Osmanlı lisanı” diye adlandırılmasına ünlü sözlükçü, yazar Şemseddin Sami doğrudan karşı çıkmış ve tıpkı Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Ulug Has Hacib, Ali Şir Nevai gibi dilin adının “Türkçe” olduğunu ifade etmiştir.
Ancak üzülerek ifade etmek gerekir ki, Cumhuriyet döneminde ise “Osmanlı Türkçesi” deyimi genellikle olumsuz bir anlam kazanmıştır. Dil Devrimi’ni izleyen kültürel ortamda, “Osmanlı Türkçesi”, Türkçeden ayrı ve yoz bir dil olarak görülmüş ve maalesef Türk Dil Kurumu’nda 1983’e dek bu görüş egemen olmuştur. Buna karşılık Osmanlı kültürüne yakınlık duyan muhafazakâr kesim, Osmanlı yazı dilinin de Türkçenin bir lehçesi olduğunu vurgulamak amacıyla “Osmanlı Türkçesi” deyimini tercih etmiştir. Her ikisi de yanlıştır. Doğrusu, “Türkçe”dir, “Eski Türkçe”dir. Ama unutmayalım bu tanımlama bir dilin değil, bir “yazının adıdır”. Bunu en iyi açıklayan da II. Abdülhamit tarafından 23 Aralık 1876’da ilan edilen Osmanlı Devletinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’nin 18. Maddesidir:
“Madde 18 – Tebaa-i Osmaniyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”
Yanisi, Osmanlı devletinin resmî dili “Türkçe” dir. Türkçe bilmeyenler devlet memuriyetine alınmazlar.
Konuyu güzel anlayalım, toplumu bölmeye çalışmayalım ve anlamayanlara anlatalım.

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: