5 Aralık 2021

Muzaffer METİNTAŞ

İngiltere’ye doğru yola çıkarken, uçak tırmanışını neredeyse tamamlayıp, rota almak için sağa yattığında beni de tatlı bir heyecan sardı: Londra beni etkileyecekti, emindim bundan; farklı şeyler yaşayacaktım, hissedecektim, düşünecektim; muhtemeldir ki yeni bazı kanaatler edinecektim. Bu tür duyguları her zaman yaşayamıyor insan. Birkaç yıl önce Roma’ya giderken de böyle bir heyecan hissetmiştim ve dönerken Roma’yı tanımlayacak kelime bence “ihtişam” idi. Senato, Konsüller yolu, Collezium, Vatikan, Sen Piyer Katedrali, Kardinaller, Rahibeler, Michelangelo’nun Musa’sı... Evet! Roma’ya yakışan tanım “ihtişam” idi. Peki, Londra? Londra’yı dönüşte nasıl tanımlarım diye düşündüm.

Böylesi bir tarihi süreçle bugüne uzanan İngiltere’nin, tüm siyasi ve iktisadi teorilerin geliştirildiği, emperyalizmin ve sömürünün kurgulanarak inanılmaz bir başarıyla yönetildiği başkenti Londra! Dünyada mevcut siyasette ve iktisadiyatta ne varsa bu şehirden doğmuştu ve bu şehir, yazılıp, çizilenlere göre, hala belirleyici idi. İşte ben de şimdi o şehre gidiyordum.

Manş Denizini geçip, Britanya adası üzerinde uçmaya başlayınca hava değişti; bulutlar yoğunlaştı, aşağıda sis ve yağmur olduğu belliydi. Kapalı hava, sis, yağmur; acaba bu insanları deniz ötesine çıkaran, emperyalizme iten ve başarıyla yürüttüren saiklerden birisi de bu muydu: Güneşi, aydınlığı, berraklığı, tatlı havayı aramak… Nitekim Londra’ya grinin her tonundaki bulutların arasından, sis ve yağmur altında, kanatların bir sağa bir sola eğilmesinin verdiği -tahmin edeceğiniz- ince bir hissiyatla indik.

Heathrow büyük bir havaalanı. British Airways’in bağlantı merkezi. Yürüyerek, biraz da trene binerek şehre gidecek raylı sisteme ulaştık. Havaalanı içindeki yolumuz uzundu ama kolaydı. Bu büyük havaalanında dikkatimi çeken şu oldu: Hizmet sektörü büyük çoğunlukla Hint kökenlilerden, diğer Güney Asyalılardan, Afrika, Amerika kıta zencilerinden oluşuyordu. Ama hepsi anadil İngilizce konuşuyorlardı, çok düzgün ve yüksek sorumlulukla çalışıyorlardı, naziklerdi, yardımcılardı.

Havaalanından şehir merkezine doğru gidecek treni beklerden ne gelsin; yüksekliği uzunca bir adam boyu, yandan eğik camlı, ince-uzun, tam da benim rengimden, kırmızıdan bantlı bir tren küçüğü; trenimsi. İçi de tıklım tıklım; uzun boylular yavaşça trenin ortasına geçiyor, boyu yetenler yanlarda, önceden binenler valizleri olanlara nazikçe yer açıyorlar. Yolcular ciddiler, sakin duruyorlar, alçak sesle konuşuyorlar, hiç zorlamadan yol veriyorlar, gülmeleri ölçülü…

 

Trenimsi de pek acar; neredeyse bizim o pek övündüğümüz hızlı tren hızında gidiyor, yavaşlarken, hızlanırken ivmeleme çok yumuşak; kimse bir sağa bir sola, bir o yana bir bu yana savrulmamak için, bantlara, kayışlara, askılara asılıp, özel gayret göstermiyor. Sıkı durun, bazen yüzeyden bazen yer altından uzayan tren yolları yüz yıllı aşkın zamandır hizmet veriyormuş. Saatte 100 km hızı aşan bu acar trenler de 40-50 yaşında imiş… Bizimkileri buralara getirip, bunlara bindirip, hikayelerini dinletip, sonra da kulaklarını güzelce çekmek lazım. Takdir edersiniz, ben, o sıra, ancak kulaklarını çınlatabildim.

ABD hariç, Batının büyük şehirlerinde metroların, tren hatlarının kuruluş tarihleri oldukça eski, tabii istasyonlar da öyle. O tarihlerde bunları başarabilmeleri ne büyük insan emeği ve ne büyük bir sanayi gücü kullanıldığını gösteriyor.

Uzunca yer altı yürüyüşlerinden sonra istasyonun kapısından çıkacağız ama ıslanmayı göze alırsak. Yağmura çok alışıklar; kimisi gömlekli, kimisi uzun pardesülü, kimisi deri çeketli, kimisi tişörtlü; şemsiyesi olan da var, olmayan da; yürüyüp gidiyorlar, ıslanıyorlar, gömlekli, tişörtlü olanlar sırılsıklam denilenden… “Biz de ıslansak ya” dedik; sen misin diyen; böyle tuhaflıklar yapmamak lazım.

 

İngiltere kendine çok özgü, farklı bir toplumsal yapıya sahip; Elektrikli tipik otobüsler, taksiler, soldan akan trafik, sola sıkılan vidalar, sola doğru akan musluklar, sola açılan anahtarlar.

 

Booking.com’dan yer ayırdığımız hesaplı otel aslında London School of Economics’in öğrenci yurdu. Yazın yarısı boş olurmuş, odalar bizim çapta yabancılara otel hizmeti verirmiş. Yemekhanesi de tam okul yemekhanesi, öğrenci ve öğretmen dolu, biraz da bizim gibilerle. Dikkatimi çeken şu: Dünyanın en önemli ekonomi ve siyaset fakültelerini barındıran üniversitenin öğrenci evi, yurdu, her ne ise, her ihtiyacı içerden karşılayabilen ama mütevazi bir donanıma sahip. Öğrenciler kahvaltıda; saat 08.00; salon dolu, ama o bizim öğrencilerin çokça bulunduğu salonlardaki gibi ağız eyip bağıra bağıra konuşmalar, lüzumsuz gülmeler, zorlu kahkahalar, tuhaf tuhaf kasılıp, oturup, yaylanmalar yok çocuklarda… Erkeklerde o spreyli, horoz kuyruğu saçlar, kıl kurusu sakallalar, moda olmuş dar-kısa pantolonlar, çıplak ayakkabılar, küpeler, dövmeler yok… Bir şey daha dikkatimi çekti; öğrenciler ve öğretmenler karışık oturuyorlar, bazen ciddi, bazen gülüşerek sohbet ediyorlar. O bizdeki gibi hoca hocaya kast sistemi yok. Ağzımdaki lokmalar büyüdü, düşündüm: Dünyayı yönetecek nesil ile yönetilecek nesiller arasındaki fark işte apaçık ortada. Sıkı durun üzülmemek için: Kızımın hocası İngilizin Türk öğrenci tanımı: Geç gelirler, derste sürekli esnerler, gereksiz gülerler, derste niyeyse sık sık birbirleri ile Türkçe konuşurlar… Kısacası siyasi iradenin bazı şeylere atıf yapması nesiller yetiştirecek eğitimi pek te etkilememiş belli ve yine belli ki çok bariz biçimde bir şeylere atıf yapmak millete hak ettiğince hizmet etmeyi sağlayamıyor. Halbuki son birkaç dönem milli eğitim yetkililerine bakıyorum -ki bunlar İslam’ı siyaseten ve ekonomik olarak öne çıkaran camianın çok önem verdiği bilim ve fikir insanları- ve onları -Allah rahmet etsin- bir Ali Naili Erdem ile bir Tevfik İleri ile kıyaslıyorum da…

 

İngiltere’nin, aslında Kuzey Almanya kökenli “Angllar”ın Britanya adasına yerleşmesi ile oluşmaya başladığı, bu yeni gelenlerin yerli İrlandalıları, Galleri, İskoçları uzun asırlar boyunca süren mücadeleler sonrası boyun eğdirip, birleştirmesi ile kurulduğu söylenir. İngiltere, yakın zamanlara değin din – mezhep çatışmalarının çok koyu bir biçimde yaşandığı topraklar; Katoliklerin eziyetleri tarihe geçmiş. İngiltere – İrlanda çatışmasının görünen yüzünde de Katolik ve Protestan İrlandalılar ile protestanlarla işbirliği yapan Anglican İngiliz güçleri var. Şimdilerde dini farklılıklar, en azından büyük şehirlerde pek hissedilmiyor. Ama İskoçlar, İrlandalılar, Galliler etnik olarak farklılığı hissediyorlar ve ama siyaseten yapabilecekleri pek bir şey yok; İngiltere’de İngiliz olmak var!

Londra’da dolaşırken dikkatimizi çeken en bariz şey bu: Londra, İngiliz; “İngiliz olmak” tan başka hal yok. Halbuki her yerde Hint kökenliler, Güney Asya, Afrika, Güney Amerika, yani sömürgelerden insanlar var; ama hepsi İngilizce konuşuyorlar, İngilizce yazıyorlar, İngilizce okuyorlar, İngilizce yaşıyorlar; belli tapınaklar ya da onların uzantısı kültür mekanlarındaki dingin ve çevreye çok hassas aktiviteler hariç... Bırakın resmi daireleri, büyük şirketlerin, mağazaların tabelalarını, restoranlar, küçük marketler, büfeler bile İngilizce.  Mümkün mü belediyelerde, trafikte bir başka dil, bir başka dilde tabela. Yani Londra, diğer İngiltere şehirleri gibi tam bir “İngiliz”. En işlek caddelerde en görünür yerlerde bayraklar… Hepsi İngiliz; İşçi Partili de, Muhafazakar Partili de, beyaz da, zenci de, Hintli de, Sri Lankalı da… Başka seçenek bırakılmamış; hiç zorlama yok, böyle bir şeyi, yani İngiltere’de İngiliz olmamayı anlamaları bile mümkün değil. Hangi siyasetten olursa olsun bir İngiliz milletvekili, “İngilizce’den başka dil de resmi dil olsun ya da tabelalarda başka dil kullanılsın ya da şu bölgede özerklik olsun” diye düşünemez, daha doğrusu düşünmez.

Hani o özgürlük, eşitlik, adalet gibi değerler? Tabii onlar var; haddiyle var, ama İngiliz olmakla varlar. Gelin şimdi bir de bize bakın: İstanbul’a, Millet Caddesine, Laleli’ye, Aksaray’a, Trabzon’a  ya da Güney Anadolu’daki tabelalara, trafik levhalarına… Yazları şehirlerde, her hafta cumartesileri,  250 metre içindeki sakinleri evinde zıplatan sokak düğünlerindeki etnik çığırışlara, kaldırım kenarı halaylarına, bağıra bağıra, çatlatırcasına aksanlı ya da etnik dilde konuşmalara, halayda ikili parmak işaretlerine, sarı-yeşil-kırmızı bantlara… Gördüklerim “orada bir millet var: İngilizler; ya burada?” dedirtiyor insana. İngiltere’de İngiliz olmak var, Türkiye’de ise yine bana göre potansiyel bir “Türk olmak sorunu” var.

 

İngiliz olmak dedim ya, bunu Londra’da hayatın her yerinde görüyorsunuz. Nehrin üzerinde geziye açılmış bir gazi kruvazör, liman kenarında bir gazi kalyon, Themes kenarında özgünlüğü korunmuş Londra Kalesi, Trafalgar, Waterloo, Simferapol (Kırım) Meydanları ve hepsini gezen öbek öbek öğrenciler… Bu; milli tarih bilinci yaratmaktır.

Gazi kruvazör.                                                                    Gazi kalyon.

Her biri bir savaşa ithaf edilmiş meydanlar.

Londra Kalesi ve London Bridge

Pek te paragözler; her şeyi para karşılığı hale getirmişler: Katedral ziyareti 20 Pound, üniversite kampüslerine, okul avluları içine girmek bile parayla; fakülte bahçesine giriş 9 Pound. Londra Kalesi 21 Pound, London Eye 26 Pound. Ve tabii onlara göre veya Avrupa Birliği ülkelerine göre ucuz, bizim için onlara göre olduğunun tam 5 misli.

 

 

Themes nehri, şehri merkezden ikiye bölüyor. Bazen kirli sarı, bazen kirli yeşil, nadiren ayzları koyu mavi akıyormuş. İki yakası, bazı bölgelerde, eski ve yeni binaların iç içe geçtiği kötü yapılanmaya Londra’da yakayı kaptırmış dedirtiyor insana. Gerçekten Londra için, lokal alanlarda bile olsa, bunu beklemiyordum. Halbuki, tabela kirliliği yoktu, trafik sıkışıklığı yoktu, eski caddelerde, binalarda sadelik, düzenlilik vardı, şehir estetiğinin bir zamanlar önemsendiği çok belirgindi. Şimdi şehir yer yer devasa, yamuk, cam kaplama ağırlıklı binalarla doluyor. Londra estetiğini kaybediyor.

 

Themes, geniş bir yay çizerek dönerken çok farklı bir bölge karşınıza çıkıyor. Bir yakada Westminister Abbey ve dizi dizi İngiliz devletinin ihtişamlı binaları, karşı yakada Coca Cola’nın sponsor kurucusu olduğu London Eye. London Eye ve benzeri cazip yerler her gün on binlerce öğrenci-turist çekiyor.

London Eye.

 

Westminister Abbey; Lordlar ve Avam Kamaralarının bulunduğu bina, yani parlamento; nehir üzerindeki köprüden karşınıza alıp, seyrettiğinizde etkileniyorsunuz. Tam 1512 yılında yapılmış, 500 yıllık bu muhteşem bina heybetinin yanı sıra gerçekten tam bir mimari şahaser. Kulesini (Victoria Tower) ve saat kulesini (Big Ban) hizalayıp karşınıza aldığınızda iki ufka doğru uzanan bina size İngiliz İmparatorluğunun dünyayı saran heybetini hissettiriyor. İngiliz İmparatorluğu dünyayı buradan yönetti; burada kuruldu bütün hesaplar, burada yapıldı planlar; Lawrence’i, Gerthrude’si ve dünyanın dört bir yanını karıştıran daha daha niceleri burada yetişti, burada ant içti… Bugünkü selefi İslam anlayışının kaynağı da bu parlamento. Ne hissetmek gerekiyor; hissettiklerimi bırakın anlatmayı anlamlandırmak bile zor doğrusu; takdir edersiniz sadece yaşanıyor. 

 

Westminister’in  giriş-çıkışı arkada bir büyük meydana açılıyor. Meydanda Birleşik Krallık’a bağlı devletlerin, özerk idari bölgelerin bayrakları yer alıyor; çok sayıda bölge-devlet bayrağı adeta Victoria Tower’ın üstünde haşmetle dalgalanan İngiltere bayrağını selamlıyorlar.

 

Aslında kompozisyon mükemmel ama daha ihtişamlı olabilirdi diye düşünüyorum. Meydan’ın sol yan ve çıkışına doğru anı heykeller var. İlk heykel Churcill’in, arka ortada Mahatma Gandhi var. Hindistan’da İngilizleri dize getirdiği söylenen Gandhi’nin heykeli burada ne arıyor acaba diye düşündüm. Aklıma gelen şu oldu: Gandhi, bütün Hindistan’da pasif direnişi örgütledi, on milyonlarca ve çoğu da kızgın müslümandan oluşan bağımsızlık yanlısı Hintlileri silahtan ve silahlı direnişten uzak tutmayı başardı. O sıralarda da yaklaşık yüz elli bin İngiliz yavaş yavaş, zarar görmeden, zenginliklerini alarak yüz milyonlarca Hintlinin arasından sıyrılıp, burunları bile kanamadan Hindistan’dan ayrıldılar. Hindistan da o ara 4’e bölündü: Hindistan, Pakistan, Keşmir ve Bengladeş. Hepsinin İngiltere ile sıkı ilişkileri oldu. Böyle bir muhalif bağımsızlıkçı lideri hangi sömürgeci sevmez? Düşünün o yüz milyonlarca nüfusun İngilizlere karşı silahlı bağımsızlık direnişi yaptığını; hal nasıl olurdu? Halbuki silahlar İngilizlere değil, kendilerine döndü; Müslümanlar ve Hindular; oluk oluk kan aktı. İşte bilimsel sömürgecilik!

 

Sömürgecilik maharetlerine – bilimsel sömürgeciliğe bir başka örnek: I. Dünya Harbinde bugünkü Suriye - Filistin bölgesinde Osmanlı ordularına bağlı asker sayısı 4., 7. ve 8.ordu olarak 40,000 civarında, İngiliz ordusunun asker sayısı 460,000. Osmanlı askerleri Anadolu çocuğu, aralarında yerel ya da yabancı asker yok. İngiliz ordusundaki 460,000 kişinin yalnızca subayları İngiliz, İrlandalı veya İskoç; düşük rütbelilerin büyük çoğunluğu Hintli ve Senegalli, kalanları da diğer sömürgelerden ve çoğunluğu da müslüman… Bu nasıl bir sömürgecilik anlayabiliyor musunuz?

 

İngiltere, bugün Batı medeniyetinin sürdürdüğü siyasi ve iktisadi ne varsa hepsinin ortaya çıkarıldığı, kurgulandığı yer. Sermaye ve Kapitalizm İngiltere’de oluştu, sermaye birikimi, deniz aşırı aktarım ve sömürgecilik İngiltere tarafından başlatıldı, Emperyalizmin kaynağı İngiltere. Ama sömürgeciliği öylesine başarmışlar ki eski sömürgelerde halkın önemli bir kısmı “keşke gitmeselerdi” diyor; işte Hong Kong! İşte eski Siyam Krallığı: Tayland… İngiltere’nin öyle bir siyaset tarihi var ki dönüp baktığınızda etkileniyorsunuz. Magna Carta-1215; ilk anayasa, Oliver Cromwell-1639; ilk cumhuriyet, Komünist teori Marx tarafından İngiltere’de geliştirildi, aynı sıralarda Keynes’de kapitalizmin zaaflarını Londra’da gidermeye çalışıyordu. İslamcılık siyaseti buradan doğduruldu, Vahabilik ve selefi akımlar burada kuruldu.

Westminister’den aşağı doğru yürüyüp, oldukça geniş bir alana yayılan ve doğal kalmış bir parkı, Sen James parkını boydan boya geçerseniz karşınıza Buckingham Palace çıkıyor. Kraliyet ailesinin ana konağı; dışardan bakılınca muhteşem bir saray. Ama bizim Dolmabahçe ve Çırağan da, Buckingham Palace’a göre fena değilmiş. Saray duvarlarındaki o abartılı armaya göz atın: İngiliz Arslanı bir yanda İskoç Atı bir yanda; ama İskoç atının boynunda zincir…

Kraliyet Ailesi denilince, tam da bir “töre cinayeti” ne kurban gittiği ileri sürülen Prenses Diana’yı, biz, bu ailenin dışardan gelmiş ama en popüler üyesi zannediyorduk. Ama öyle değilmiş;  ortalama İngiliz vatandaşı -benim konuştuğum üniversite hocası idi- Diana’yı hiç sevmiyor, suçluyor, hatta aşağılıyor; töre cinayetini onaylıyor. Ne kadar ilginç değil mi? İşte Buckingham Palace’ı en iyi tarif eden kompozisyon bence bu olsa gerek. Royal Science Academy (Kraliyet Bilimler Akademisi), Royal Court of Justice (Yargıtay), Royal Navy (Kraliyet Donanması), Royal Health Institute (Kraliyet Sağlık Enstitüsü)… Yani devlete ait onurlu ve elit ne varsa kuruluş ve idari olarak Kraliyet’e atıf yapıyor ve onun aristokratik asaletini taşıyor. Mesela mahkemelerde o peruk takan ve cübbe giyen hakimlere avukat veya tarafların hitabı şöyle: “My Lord!”; çünkü onlar Royal Court of Justice’den geliyor. Yani hakimler Kraliyet’ten asalet ünvanı taşıyorlar. Kraliyet Bilimler Akademisi üyeleri de Lord ünvanı taşıyor, atamaları da Kraliçe yapıyor. Kraliçe’nin siyasi taraflarla ilgisi yok, partilerle de, dolayısıyla atamalarda tek kriter var: Liyakat! İşte dünya devleti böyle olunuyor!

 

 

Sen Paul, Dünyanın en büyük Anglican mabedi; katedral. Müthiş bir yapı. Tavan yüksekliği 110 metre. Kubbe kenarına çıkabilirseniz (yaklaşık 100 TL) Londra’yı bir güzel görürsünüz. Doğrusu mabed şehrin tam ortasında, etrafı çok organize, bakımlı, meydan estetiği yüksek; etkilendim. Kaldırım kenarına oturdum, ulu mabede baktım, daldım; asıl muhteşem olan, akla ve gönüle sığmayacak kadar muhteşem olan, güzel olan, estetik olan, bütün bunları mutlak düzeyde üzerinde taşıyan içinde yaşadığımız evren değil mi? Bu mabetlerin -ister katedral olsun ister camii- ihtişamı evrenin yanında ne ki? Evrenin her bir parçası, her bir karışı mabet, bu insan yapısı ulu mabetler ancak insan ölçüsünde muhteşem görünüyorlar ve onları yapmaktaki iki maksattan biri şu olmalı: İnsanları etkilemek, ajite etmek, bağlamak ve yönlendirmek. Tabii diğeri de bir medeniyeti inşa eden vazgeçilmez özgün tuğlalara ihtiyaç var; mimaride, inanç ritüellerinde, resimde, şiirde, şarkıda, türküde, heykelde, estetikte…

 

British Museum, oldukça önemli bir müze. Çok zengin, ancak öyle organize edilmiş ki, aradığınız bölümü kolayca bulabiliyorsunuz. Üstelik hem kronolojik, hem medeniyetlere göre, hem de coğrafi bir dizilimi var. Bana göre, bizim için çok anlamlı olan Berlin Müzesi’nden daha etkileyici. Anadolu ve Mısır coğrafyasından getirilip te sergilenenleri ana topraklarda görmek zor. Dünyanın ilk kütüphanesinin eserleri burada. Buna nasıl müsaade edilmiş anlayamıyorsunuz. Yalnız soygun – aşırma açısından bana göre Berlin daha öndeydi.  Neden Türkiye’de Türklerin uzak geçmişlerinden bu güne uzanan bütün coğrafyalardan derlenmiş bir “Türk Medeniyetleri Müzesi” yok? Gelişmiş ülkelerde bu işleri burjuvazi yapıyor. Ama tabii bizdeki burjuvazi onlardaki gibi milli değil, bizdeki işbirlikçi-komprodor; bizdeki “İstanbul Modern” yapar, Batıyı Türkiye’ye akıtır. Siz bir de Londra’daki Tate Modern’i görün.

 

Girerken ve çıkarken British Museum.

Tarihin ilk kütüphanesi Asurlulardan, Anadolu'dan; Asurbanibal'ın eseri.

 

Mozambik iç savaşından kalan silahlar, tam 7 milyon silah.                                Kadim Afrika kültüründen figürler:Maskara

 

Tate Modern, geniş bir alana, Themes nehrine de kısmen bakar şekilde yerleştirilmiş enteresan görünümde bir bina. İsmine ve binaya bakınca farklı şeyler göreceğiniz tahmin ediyorsunuz. Binanın alt katında büyük kitap ve sanatçıların ürünleri kullanan malzemelerin satış reyonları var. Sunu enfes, fiyatlar da çok makul. Keşke Türkiye’de de sanatçıların desenlerinin, ürünlerinin böylesine değerlendirildiği sunu vitrinleri olsa. Kitap reyonlarında da çoğunlukla sanat ve estetik ile ilgili kitaplar var. Bir de çok hoş; resim, karikatür, desen nasıl yapılır, roman sanatını, şiir yazmada dikkat edilmesi gerekenleri anlatan kitaplar, setler, videolar ve de çok çok ucuz. İçerisi de gençlerle dolu. Binanın yükselen kısımlarında sergi ve gösteri alanları var. Daha çok da atölyeler, çalışma odaları ve tabii kurslar; ücretsiz kurslar. Konserler, sohbetler, söyleşiler, ikili, üçlü tartışma oturumları, gösteriler, oyunlar… Sıkı durun Tate Modern Londra Belediyesi tarafından yapılmış, Kültür Bakanlığı ve Belediye işletiyor, üniversiteler danışman ve… Ve Burjuvazi sponsor. Al sana İngiltere!

Tate Modern.

Sanatçıların desenlerinden ürünler; geliri sanatçılara.

Tate Modern’de İngiliz vatandaşı üretiyorlar. Ya bizim İstanbul Modern’de ne üretiyorlar?

Türkiye’deki belediye başkanları ve kültür bakanlığı üst düzey yöneticileri burayı görmeli. Bir de şu var: Türkiye’de burjuvazinin kurduğu vakıflar yatırım ve hizmet yönünden yönlendirilmeli ve fonlarının belli şekillerde kullanılması için zorlanmalı. Güney Kore’de Hyundai’nin muhteşem bir hastanesi var bir de üniversitesi, ama ikisini de Hyundai sponsor ediyor fakat devlet yönetiyor. Öyle bizdeki gibi vakıf üniversitesi değiller. Hikayesi şöyle: Hyundai sahipleri vergi usulsüzlüğünden yargılanıyorlar ve ciddi hapis cezası alıyorlar. Devlet Başkanı bir büyük hastane kompleksi ve muhteşem bir üniversite şartıyla cezayı erteliyor; dikkat edin affetmiyor, erteliyor. Bize de lazım değil mi?

 

Sokak aralarında Time Dergisi ve BBC’nin merkez binaları ile karşılaşacağımı sanmazdım. Dünyada gayet etkili basın kuruluşlarının mütevazi merkezleri. Bizde bırakın TRT’yi, sıradan özel basın kuruluşlarının merkezleriyle bile yarışamazlar. Peki neden böyle? Bence sorun basının kullanılmasında. Bir yerde basın iktidar ve sermaye için kullanılıyor diğer yerde basın basın için…

Time Dergisi ve BBC'nin merkez binaları.

 

Londra’nın merkezinde İslamla ilgili hiçbir işaret göremedim.  Müslümanlar acaba ne alemde idi merak ettim. Cep telefonundan “Islam and Londra” yazıp, taradım. Islamic and Cultural Center adresi dikkatimi çekti. Uzunca bir tren yolculuğu ile Cuma namazına yarım saat kala ulaştım. Kenar mahalle. Büyükçe bir cami/bina. İçine girince klasik cami girişi, üst katta satılık seccadeler, tespihler, Kuran nüshaları, Elifbalar, takkeler, eşarplar ve etrafta çoğu Arap ya da Hintli müslümanlar. Hutbe dikkatimi çekti; Arap hoca, belagatı oldukça yüksek, İngilizce hitap ediyor, konuşma videokayda alınıyor. Müslümanların arasına “nationality” nin girdiğini, “nationality” nin felaket olduğunu.  Müslümanların sınırı olmadığını, Hintli müslümanların Hindistan, Pakistan, Bengladeş diye bölünmesinin sebebinin “nationality” olduğunu, onların iyi müslüman olmadığını heyecanla anlatıyor. Sonra kendine göre müslümanların temel problemini açıklıyor: “Ortak bir lider, ortak bir siyasi otorite olmadığını” söylüyor. Yani, deseniz ki İngiliz gizli servisi konuşuyor, çok isabet etmiş olursunuz. Zaten İslamcılık siyasetini de bir İngiliz olan araştırmacı, casus, misyoner Gerthrude (Margaret Lowthian) Bell  başlatmadı mı? Mutlaka hayatına bir göz atmanızı önerdiğim bu kadının o meşhur sözü: “Alnımın secdeye değdiği yer vatanımdır”.

 

Namaz çıkışı samimiyet çok güçlü, tam bir duygusal sıcaklık var, romantizm zirvede, ama ne yok: Akıl yok! Müslümanlarda akıl yok. Bu seyahatimde Londra ve Cambridge’ı, daha önce de Birmingham, Glasgow ve Edinburgh’u gördüm. Hiç birinde, görünür bir yerde müslümanların kitapçı, kültür evi, kütüphane, okul, ilahiyat merkezleri, fakülteleri yoktu, güçlü gazete veya televizyonları da. Halbuki bu memleket, 70 milyonluk Britanya bir milyarlık müslüman nüfusu sömürge yapmıştı. Türkiye’deki birçok sufi yolun da inanılmaz parası ve entelektüel gücü vardı. Peki neredeydiler?

 

Öğrenciler İngiltere için hayat kaynağı. Bu ülkenin normal turiste hiç ihtiyacı yok. O kadar çok İngilizce dil öğrenmeye gelen öğrenci var ki; her yaştan; hepsi de paralı; bolca paralar ödeyip, kursa gelmişler, küçüklerin anne babaları da yanlarında… Londra’da, Cambridge’de, İngiltere’nin her büyükşehrinde, binlerce değil, bir şehirde on binlerce, belki Londra’da yüz binin üstünde dil öğrencisi… Dünya devletinin dili, dünya dili; sonuç böyle oluyor.

 

Londra’da London School of Economics’in eski binaları beni etkiledi. Ama eğitim ortamına biraz girince bırakın etkilenmeyi, üniversite hocası olarak nevrim döndü. Bakın bir örnek vereyim. London Shool of Economics’de, yaz okulu programında her seferde 3 modül açılıyor. Üç haftalık bir modül için, sadece bu modülü alan beş bini aşkın öğrenci var, kişi başı modül maliyeti de 1,750 pound. Üç modül, üç haftalık bir sürede, toplam 15,000 ders alan öğrenci, toplam 26,250 000 pound veriyor okula. Üstelik dil puanları yeterli ise. Bu yaz okulunun sadece 3 haftası. Bu hesapta tüm yaz okulu, normal lisans, yüksek lisans, doktora eğitimlerinin geliri yok. Üç haftada bir modülden bize göre 140 milyon TL alan bu üniversitenin hocasına verebileceği maaşı, araştırmaya harcayabileceği parayı siz düşünün, üstelik devletinden beş kuruş almadan, üstüne vergi kazandırarak. Haydi zihninizden maaşları maliye göndermese nasıl ödeyecek bizim üniversiteler diye düşünün. İşte gerçek bu; yineliyorum: Dünya devleti, dünya hakimiyeti böyle oluyor.

 

Cambridge; King College.

Cambridge’de atmosfer daha da farklı. Ama şaşırmıyorum; alıştım hırpalanmaya. 18. veya 19. YY’da yapılmış binalar. “College” veya okul diye geçiyor ama her biri bir üniversite. İhtişamlı (tarihi) bir ana giriş kapılarından kapalı büyük avlulara çıkıyorsunuz. Avlunun dört yanı birbirine bağlı bina, avlu dışında da ek binalar var. Her biri bir bölüm ya da bir fakülte. Vakur, ihtişamlı, sessiz; içinde dünya bilimi üretiliyor. Bir değil, iki değil, onlarca, yüzlerce okul, kollej, fakülte… Dünyanın her yerinden on binlerce öğrenci ve veli geziniyor etrafta; onlar adeta bir servet para döküp, bu binalarda okumak, çocuklarını okutabilmek için özlemle ve gıpta ile etrafa bakınıyorlar. O tarihlerde, onlar bu binaları yaparken, bu okulları kurarken bizimkiler, bizim topraklarda ne yapıyorlardı diye düşünmeden edemiyor insan. Gerçekten de şapkamızı önümüze koyup, bu durumu mutlaka iyice incelemek, etraflıca tartışmak lazım. Buradaki öğretim üyelerinin ciddiyetini, çalışkanlıklarını, yoğun iş birliği ve uyumlu takım çalışmalarını ve ama amasız rekabetlerini bir öğretim üyesi olarak kolayca hissedebiliyorsunuz, sonra da varlığınızı, ürünlerinizi sorguluyorsunuz; karşılıklılık bulabiliyorsanız ne mutlu size; işte hayatınız anlamlandı demektir. Kahramanlık hikayeleri ile teselli olmak artık yeterli değil, eğer bir Türk medeniyeti yaratılacaksa.

Darwin'in mezun olduğu İlahiyat Üniversitesi.

 

İşte kapitalizm: Bir draje şeker, nasıl sunuluyor ve nasıl yüzlerce milyon poundluk şirkete dönüşüyor: M&M; sahibi şimdilerde Ülker

 

İngiltere’den ayrılırken düşündüm; bu millet dünyayı yönetmeyi hak ediyordu; Londra temiz, bakımlı, tertipli, güvenli, vakur, güzel, güçlü ve ama sabırlı bir şehirdi; bana göre Londra dünyanın mağrur başkenti idi. Evet Londa için tanım işte bu: Londra, Batının mağrur şehri, hoşçakal !  

 

Bu kategorideki Makalelerden