6 Temmuz 2022
Turgut GÜLER



“Günâha girmek” sözündeki günâh; deniz mi, bahçe mi? Yoksa köşk mü, saray mı? Öyle ya, girmek fiiline uygun bir mekân olmalı. Orası denizse pek tuzlu, bahçe ise dikenli, saray ise lânetli midir?


Günâhın tabiatında bir câzibe merkezi var. Aksi takdîrde, bunca kalabalık cemaati mi olurdu? Haz alınan pek çok işin arkasında günâh merkezleri duruyor. İcrâsı kolay, hedefi yakın, kazancı çekici. Ama ilerisi için hiçbir garanti verilemiyor. Satış sonrası servisi de yok.


O zaman, niye bu kadar çok günâhkâr var? İşin sırrı ve püf noktası da burada ya, sevâba rağbet edenler parmakla sayılırken, günâha yığınlar koşuyor. Gâliba günâh ülkesinin sınırları çok geniş veyâ öyle bir halüsinasyon, serap hâli vukû buluyor ki; darlar geniş, yakınlar uzak görünüyor.


Baklavamıza Yunanlılar sâhip çıkmış. Demek ki, bundan böyle baklava menşe’li günâhlarımızdan kurtulacağız. Darısı Yunanlıların başına. Adalar Denizi’ni, onlar günâh deryâsına çevirmediler mi?


İnsanların müstahak oldukları pek ağır cezâların, işlenen dil cürümleri yüzünden infâz edildiği, nedense pek fark edilmez. Yapılacak en basit bir hukuk araştırması, insanın çektiğinin dili belâsı olduğunu gösterecektir. Eline, beline ve diline sâhip çıkmak, yücelerden bir meziyet, hattâ fazîlettir. Sivri dilli olmak, fâiline keskin sirkeden fazla zarar verir. Her şeye ve yere dil uzatmak, insanı hayırdan uzaklaştırır. Tatlı dil, yılanın temsîl ettiği bütün kötülük ve acılıkları şekere döndürür. Dilini hayırda, ahsen-i takvîm üzre kullanan insanın ağzından bal akar.


Gül, renginin kaynağını da, esbâb-ı mûcibesini de bilmez. Bülbül de, sesiyle ilgili benzer sorulara kayıtsızdır. Ama gülün çok çekici rengiyle kokusu, bülbülün dayanılmaz bir sesi vardır. O küçücük, minnacık kuş ufağından, öyle efsunkâr bir ses, nasıl çıkıyor?


Gülle bülbül arasında, insanoğluna mâlûm olan muâşaka, belki de bu aşkın kahramanlarına pek yabancı. Ne gül, ne de bülbül, kendi lisanlarınca böyle bir sevdâya ortaklık yapmadılar. Hepsi, insan mârifetiyle yakıştırılmış hikâyeler.


Gülün ve bülbülün husûsiyetleri kullanılarak meydâna getirilen san’at hamûlesinin tamâmında insânî hissedişler hâkim. Dolayısıyla; gül de, bülbül de insan elinde sermâye olmuş.


“Gül gül dedi bülbül güle

Gül gülmedi gitdi

Gül bülbüle, bülbül güle

Yâr olmadı gitdi…”

deyişi; firkatin de, hicrânın da, sabrın da, hüznün de güllü-bülbüllüsü. Âdetâ, her harfinde gül kokusu hissediliyor, her hecesinde bülbül şakıması var.

“Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül”

mısrâında, bülbülü çatlatan gül yağı, düşmanın değil, dostun tasına kaşık uzatıyor. Yûnus’un bahçesi de baştanbaşa iri güllerle doludur ve bu güllerin etrâfında çok kalabalık bir bülbül korosu, mesâî hâlindedir: “Cümle şâir, dost bahçesi bülbülü”dür. Süleymân Çelebî’siz, bu dekor eksik kalır:


“Cümle zerrât-ı Cihân itdi sedâ,

Çağruşuban didiler kim, merhabâ!..”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: