29 Temmuz 2021

"Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeme muhabbet ettim de bu kâinâtı yarattım." beyânında ifâde edilen gizli hazînenin en yüce vasıflarından biri de, mutlak güzellik idi.

İşte Cenâb-ı Hakk, bu esrârlı ve nâmütenâhî idrâk ötesi güzelliğin gizli kalmasını arzu etmedi ve kâinâtı yarattı. Kâinat içerisindende insânı kâmili seçti. İnsan, bütün mahlûkat gibi, henüz ismi bile anılmayan, hiçbir şey değil iken, Allâh (c.c.)’ın lutf u keremiyle “Kün! / Ol!” emr-i ilâhîsine mazhar olmuş ve böylece “hiçlik”ten, yani “yokluk”tan “varlık” âlemine çıkarılmıştır. Yine insan, “var” olabilmek için hiçbir bedel ödememiş, yani meccânen, sırf lutf-i ilâhî ile var edilmiştir.

İnsanoğlu yeryüzünde Allah (c.c.)’ın halifesidir. Yerde ve göklerde sayısız imkânların insanoğlunun emrine ve hizmetine sunulması, onun mâhiyet ve donanımı itibariyle ‘ahsen-i takvîm’ üzere yaratıldığına,“kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi ve istidatça en zengini” olduğuna, “Allah’ın sıfat, isim ve fiillerinin en esaslı bir noktası, en parlak aynası, bütün kâinatın özü, usaresi; muhteva derinliği ve iç zenginliği itibarıyla bütün mükevvenâta denk” bulunduğuna açıkça delalet etmektedir. Bununla beraber insanoğlu bu dünyaya muhabbet kastıyla gönderilmiştir. Cenab-ı Hak insanı cüz’î bir irâde ile donatmış, ihtiyarını kendi eline vererek onu ‘a’lâ-yı illiyyîn’ ile ‘esfel-i sâfilîn’ arasında bu irâdesiyle başbaşa bırakmıştır. Bu imtihanın tabiî bir neticesi olarak da, insanlık tarihi bir taraftan esfel-i sâfilîne düşenlere, diğer taraftan da seyr ü sülûk-i rûhanîde acz ve fakrıyla terakkî ede ede kalb ve ruh ufuklarına doğru yürüyerek kemâle ermiş, muhabbete mazhar olmuş insan-ı kâmillere şahitlik etmiştir.

Kâinât kitabının hulâsası, fâtihası ve yaratılış sırrının tecellî mekânıdır. Kâmil insanın vücûdu bile azâlarına hâkimiyyet sayesinde kalbindeki yüceliklerin bir tezâhür sahnesidir. Kalbi ise, Cenâb-ı Hakk’a muhabbet ve aşkının mekânı, mârifetullâh hazînesinin âdetâ ihtişamlı sarayıdır. Bunun için kâmil insanın kalbi, bir mânâda beytullâh olmuştur.

Kâmil insanı hakkıyla anlayabilmek ve îzâh edebilmek bunun için pek zordur. Şeyh Sâdî buyurur:
Gönül, celîl olan Allâh’ın nazargâhıdır.”

Muhabbet- Sevgi: Allah (c.c) kulunu, kulunda Allah Teâlâ’yı sevmesidir. Bu sevginin aşırısına, son mertebesine de aşk denir(K. Kerim: Mâide :5/54, Tasavvuf Ter. Sözlüğü –S. Uludağ S.311). İki türlü aşk vardır: Mecâzî ve hakîkî aşk: Kâinatta mâsivâdan herhangi bir varlığa sevgi, ibtilâ ve düşkünlüğün yaygın hâline "mecâzî aşk"; cemâli kemâl, kemâli cemâl kutbundan olan kâinatın Rabbine karşı duyulan derin muhabbet ve kalbî alâkaya da "hakîkî aşk" denir.

Gönüllerini Rabbin hakîkî aşkı ile cilâlamış olanlar, her an oraya bir başka güzelliğin aksettiğini görürler, her an Cenâb-ı Hakk'ın sayısız kudret akışından birine şâhid olurlar. Yâni kendilerinde meknuz olan "ahsen-i takvîm" hakîkatini keşfederler. Çünkü onlar için bizim güzelliklerine sarıldığımız mecâzî renkler ve kokular yoktur.Onlar, dünyevî renk ve kokuları aşmışlardır.Zîrâ onlar, mârifetullâha ermişlerdir.Dünyâ ilimlerinin kabuğundaki nakışı bırakmışlar, hakîkate ulaşmışlar ve oradan ilâhî sonsuzluğu seyretmektedirler.

Allâh Teâlâ ile kul arasına gerilmiş büyük perde, yâni mânîler, yerler ve gökler gibi maddî mesâfeler değildir. Bu perde daha çok nefsin, kendisini Hâlık'dan ayrı bir varlık hisssetmesidir. Bunun için Cenâb-ı Hakk: buyurmakta ve insana kendinden verdiği cevheri hatırlatmaktadır. Hadîs-i kudsîde de:" Demek ki, ilâhî hazîneler ve sırlar, insana ithaf ediliyor. Cenâb-ı Hakk, yüce ilâhî varlığını, insanın kudsî yapısında tanıtmak istiyor. Hem de "insanın sırrıyım" demekle, zâtî aslını, insanın vasfında müjdeliyor. Şâyet bu cevher ve müjde, mü'mini aşk ve muhabbet neticesinde kemâle eriştirebilirse, o zaman kalb, ilâhî esrâr âlemine doğru merhale almağa başlar. İlâhî âlemin sırları, eşyânın hakîkati, insan ve kâinât denilen sır, ortaya çıkar. Kul, kalb-i selîm tecellîlerine mazhar olur.

Kul, bu olgunluğa eriştiğinde Allâh ile arasındaki gaflet perdesi aralanmaya başlar. “Ölmeden evvel ölmek” sırrından nasîb alır. Dünyâ ve onun fânî sevgisi, bütün geçici ve gösterişli güzelliği, gözünden düşer ve gönlünden çıkar. Böylece rûh, Hâlık'ına yaklaşmaktaki târifsiz lezzete nâil olur.

Ancak bilmelidir ki, Allâh'a muhabbet deryâsına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı da, Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve selem) Efendimiz'dir. Öyle ki Hazret-i Peygamber (sallâllâhü aleyhi ve sellem-')e muhabbet, Allâh'a muhabbet, O'na itâat, Allâh'a itâat, O'na isyân Allâh'a isyân sadedindedir. Buna göre Hazret-i Peygamber'in muazzez varlığı, beşer için bir muhabbet melcei, yâni sığınağıdır. Ârifler bilirler ki, mevcûdatın varlık sebebi, muhabbet-i Muhammedî'dir. Bu sebeple bütün kâinât, Varlık Nûru Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e ithaf edilmiştir

Yüce Rabbimizin rahmetinin büyüklüğü ve sevgisinin çokluğu bir sınırla tahdit ve bir ölçü ile tavsif edilemez. Bu rahmetinin tecellisi olarak o yarattığı kullarını sever ve onları af ve mağfiret eder. Onları kendine veli ve dost edinir. Sevgi önce Allah’tan başlar ki; âlemin yaratılış sebebi sevgidir. Bunun neticesinde O Allah bütün nimetlerini, lütfunu ve inâyetini kâinata sermiş, kayırması ve koruması ile de onları hidâyete erdirmiştir. Bütün mahlukâtta onu severek arada muhabbet doğmuş, aşk tecelli etmiştir.

Allah Teâlâ’yı sevmenin bir takım şartları bulunduğu gibi; Onun sevgisine erişmiş olmanın da bazı alâmetleri ve sevindirici işâretleri vardır. Yüce Rabbimizin muhabbetini kazanmaya tâlip olan bir mü’min, bunları bilmek ve şahsında toplamak zorundadır. Bu yüce ve mukaddes sevgiye erişmek; ibâdetlerde ihlâs, sevgide sadâkat ve Hakk yolunda ferâgat göstermekle mümkündür.

Bir kimseyi Allah’ın sevdiğinin işâreti, kul’un Allah’a aşk derecesinde muhabbet etmesi ve «Uns billâh» neşvesi içinde hayatını devam ettirmesidir.

Cenab-ı Hakk’ı aşk derecesinde seven ve O’nun yüce muhabbetine erişen bir kimse, gözünü ve kulağını, elini ve ayağını insanlığa tahsis eder. Aşk-ı ilâhi ile yanan, envâr-ı ilahi ile bezenen ve Rabbimizin himayesine erişen bir muvahhid, O’nun emn-ü emânı içinde yaşar.

Muhabbet ehli (muhıb) üç kısımdır. 

  1. Halk, lütuf ve ihsanına bakıp onu sever.
  2. Sıdık ve tahkik ehlinin muhabbeti: o yüce sıfatlarına ve azame­tine bakıp onu sever.
  3. Ariflerin ve Sıddıkların muhabbeti: Hakk’ın ezelde ortada hiç bir sebep yokken kendilerini sevmiş olmasına bakıp onlar da onu zâtı için se­verler. O sevgi öyle bir sevgi ki içinde bulanıklık olmayan saf sevgi (Serrac, 86-88. Tasavvuf Ter. Sözlüğü –S. Uludağ S.311, Muhabbetullah: Ş. Çelikoğlu: S.255-257.).

Allâh dostlarının en önemli husûsiyetlerinden birisi de, ilâhî aşkla kavrulmaktır. Yine Hazret-i Mevlânâ, yukarıdaki sözlerin fâş ettiği aşk hâli içinde ömür boyu hep bu şekilde yanan gerçek âşıkları aramıştır. Bu arzusunu şu şekilde ifâde eder:"Bana öyle bir âşık gerek ki, içindeki alevden kıyâmetler kopmalı, gönlünün harâreti ile ateşleri bile kül etmeli!..".

Arif-i Billah olan zât buyuruyor ki, “Bir insanın nefsine bakacak olursak o, bulaşık ve dağınıktır. Çamurlu karanlık bir su ve kildir. Bu yüzden bütün sıfatlar onda cem olmuştur. Ancak, aşkın mekânı kalptir ve kalp, saf altındandır ve sadırdaki ummanın incileri ondadır, sırru’s-sır mâdeninin kırmızı yakutu kalptir. Hiçbir el ona dokunmamış ve emânete ehil olmayan hiçbir nazar ona düşmemiştir. Allah’ın Celâl’in müşâhedeyle cilalanmış ve Gayb’ın sahibi onun üstüne mührünü vururcasına onu gayetle parlak, şeffaf ve sakin kılmıştır. Kalpte bütün bu özellikler birleştiği için Azîz ve Celîl Rabb’in ona muhabbeti vardır. O aşkın güzelliğini büyüklerin kalplerine tutmuş ve o tarifsiz aşkın nurunun izleri onların kalplerinde ortaya çıkmıştır. Böylece aşkımız O’nun aşkıyla yaşar ve O’nun aşkı bizde yaşar,” buyurmaktadır.

Eğer kalp aynası cilalı olursa, onda ilâhî nur ve sırlar belirir. Eğer ona öfke, şehvet, gaflet ve dünya sevgisi aksederse kararır. Kalbin cilâsı, mârifetullah, şeriate bağlılık, ilim ve iffet, zühd ve takvâ, zikir ve tâat ve murâkabaya dikkat ile olur. Bu gönül sâhibi ârif-kâmil kişinin nefsi kırık, kalbi Allah'tan (c.c) gayrısından temizlenmiş ve yalnız O'nun sevgisi ile dolmuştur. O kalp, artık Allâh'a âittir. O evde yalnız Allah aşkı ve muhabbeti yaşar. O'ndan gayrısı oraya giremez.

Kelâm-ı kibarda denir ki: "Kalbin bir ağrılı hastalığı vardır. O hastalığı yalnız Allah sevgisi dindirir.”

Kalbin bu özelliğini bilen kişi nefsini ve Rabbini bilmesi için zikir ve ibâdet ile gönlünü cilâlar, ona ilâhî nûrun aksetmesini, O'nun mârifeti ile, aşk ve muhabbeti ile dolup taşmasını sağlar. Allah Teâlâ'nın Cemâlini gören kalp, O'nun nûru, sevinç ve aşkıyla dolar. Zaman ve mekândan çıkar, gerçek makâma yükselir. Enbiyâ meclisine girer, ebedî huzûr ve bahtiyarlığa erer (Şahver Çelikoğlu, Nefs Terbiyesi).

Hazret-i Mevlânâ'nın ifâdesiyle; “Ey dostlar, şekilden, sûretten geçer, mânâ âlemine girerseniz, orasının cennet ve gül bahçesinin içinde daha müzeyyen bir gül bahçesi olduğunu görürsünüz.”buyuruyor.

Hz Adem (a.s)’a secde emri gelince, güzelliğe, muhabbete karşı secde etti, Bizler de bu muhabbete secde etmeliyiz.

“Biz insana şah damarından daha yakınız (Kaf s.50/16). Âyetin muhatabı olarak, Kerim olan Allah’ dan başkasına secde edemeyeciğimizi anlıyoruz.

“Güneş de ay da hesapla hareket ederler. Yıldızlar ve ağaçlar da ona secde ederler.” (Rahman s.ç55/5,6).  Ey Allah’ım önünde secde etmemize müsâde et, O imkânı lütfet de, secde edenin başı secde edilene yaklaşsın. (Dîvân-ı Kebîr-Şefik Can).