Güncel Yazılar

Ömer AĞAÇLI

Dinin aslı, özü “ takva” kavramına dayanır. Takva, adeta hilkatin sırrıdır. Takva kavramının içeriğinde yaratılışın amacı ve hayatın  gerçek anlamına göre nasıl yaşanacağı bulunmaktadır.

Allah, önce insanların ruhlarını yaratmış ve onlara ruyet halinde görünerek konuşmuştur. Ve bu konuşmada onlardan söz almıştır. Bu hal din alanında ezeli misak olarak kavramlaştırılır. Diğer bir deyişle Allah’ın ruhları yaratması, onlara ruyet olarak görünmesi, onlarala konuşaması ve onlardan söz alması, insanın mahiyet ve hakikatini, yaratılış amacını ortaya koyduğu gibi, din kavramının mahiyetini de açıklayıcıdır. Allah insanların ruhlarını lahut alemi diye ifade edilen var oluş katmanın da yaratmıştır. Lahut alemi Allah’a en yakın mertebededir.

Allah’ın ruhlarla ilk buluşma ve konuşma günü “ VİSAL  GÜNLERİ” veya “ ELEST BEZMİ” olarak kavramlaştırılır dini terminolojide.

Visal Günlerinde, Allah ile ruhlar arasında  bir de sözleşme yapıldığını Kur’an bize söylemektedir. Din alanında bu sözleşmeye “ EZELİ MİSAK” denilmektedir.

Ezeli Misak’ın, insanın misyonu olduğunu belirtiği gibi, Peygamberlerin misyonlarını da açıklayıcı mahiyette olduğu söylenebilir.

“TAKVA” kavramı, ezeli misaka göre insanın yaratılış misyonunu yerine getirme, kendini gerçeklere dayanark gerçekleştirmesi halinin adıdır.

EZELİ MİSAK,Peygamberlerin de misyonunu belirtir. Her peygamberin asıl misyonu insanlara Allah ile yapılan o sözleşmeyi yeniden hatırlatmadan başka bir şey değildir. İbrahim Suresi 5. Ayette bu hususa şöyle vurgu yapılmıştır; “  Onlara Allah’la geçen o günleri hatırlat.”  Bu ayette geçen Allah ile geçen o günler, visal günleridir.

Bu bağlamda hayatın gayesi ve anlamı, insanın Allah’a verdiği o söze sadık kalıp kalmama durumunda ortaya çıkanlardan ibarettir. Aslında tarihi yapanda bu durumlardır. Yani insanın Allah’a verdiği söze “ vefa “” gösterip göstermemesidir.

İnsanoğlu dünya’ya gelince etrafını çepeçevre saran nimetlerle ilişkilerini artırarak, kendisi için yaratılmış nimetlere nefsini kaptırarak, yaşamın amcını araçları önceliyerek kurban etmekte ve unutmaktadır. Her Peygamberin misyonu da burada ortaya çıkmaktadır. Her Peygamber insanlara Allah’a verilen sözü hatırlatmaktadır.

Allah’a verilen söze karşı “ vefa” gösterenler takva yolunu; göstermeyenler de nefsin heva yolunu tutmaktadırlar. Bu nedenle takva ve heva kavramları karşı karşıydır.

Din bir tebliğdir. Din de zorlama yoktur. Diğer bir deyişle zorlamanın olduğu yerde din yoktur. Bu tebliğde sadece Hakk’a davet vardır. Hakk’a davette insanın aklı ve iradesine bırakılmıştır.

82/27,28 : “  Kur’an doğru yolda gitmek isteyenlere bir öğüttür.”

73/19: “ Kim isterse Rabbine yol tutar.”

Kur’an sürekli Allah’a verilen söz üzerinde durur. Ve Allah’a söz verenlerin durumlarına ilişkin şu ayetlerle belirtilir. Rad / 12, 22, 25 : “ O kimseler ki Allah ile ahdini yerine getirirler ve verdikleri sözden dönmezler”. 48/10 ayette de : “  Kim Allah ile sözüne vefa gösterir ise, Allah onlara büyük mükafaat verecektir.” Denilmektedir.

Ancak Allah’a söz verdikten sonra, dünyaya geldikten sonra dünyaya dalıp, sözünü unutanlara da 2/ 27 ayette de şöyle söylenir.: “ Onlar öyle fasıklardır ki, Allah’a söz verdikleri halde sözlerinden dönerler.”

İnsanın yaratılışının amacı ve hayatın anlamı da takva kavramının içeriğindedir. Hiç bir beşeri bilgi türü insanın ne yaratılış amacını ne de hayatın anlamını ortaya koyamaz, şimdiye kadar da koyamamıştır. Yaratılış dinidir, hayatın anlamı da dinden gelir. İnsanın tüm sorunları da buradan kaynaklanır. İnsan yaratılış amacına göre ya yüzünü Hakk’a döner takva hallerini yaşar ya da Hakk’tan nefsine döner heva hallerini yaşar. Bunun dışında başka bir tavır ve tarz da yoktur.

Takve ve heva arasında “ vefa” kavramı vardır ki “ burada “ vefa “ üzerinde durmak gerekir.

Vefa, sözünde durma, sözünü yerine getirme, dostluğu devam ettirme anlamına gelir ki vefa, takvaya götürür. Takva, Allah ile kul arasındaki manevi hallerdir ama aynı zamanda halka yansıyan yönleri de vardır. Halka yansıyan yönü güven halleridir. Dini ruh kendini halk içinde güvenilir kimse olarak gösterir.

Vefa, nefsin yükümlü olduğu şeyi yerine getirmektir. İnsanı insan yapan çok  önemli bir değerdir. Kişi her işte vefa gösterirse güvenilir ve saygın biri olur. Vefa güvendir, vefasıza güvenilmez. Vefa, yüksekliktir, vefasızlık alçaklıktır. Allah vefasızları kendinden uzak tutarak onları alçaltır. Vefasız kimseler sadece hak nezdinde değil halk nezdinde de alçalır.

İman bir var oluş tarzıdır. Takva, gerçeklere dayalı bir var oluş biçimidir. Gerçek ise mutlak varlık Allah’a dayanır. Takva, Allah’a dayanarak yaşama halidir. Bu da insanın özüne göre yaşamasıdır. İslam tümüyle hakikati temsil eden bir kavramdır. Sühreverdi’nin belirttiği gibi takva, Allah’ın irade ve isteğine göre yaşamaktır. Allah’ın irade ve isteğine göre yaşamak, hayatın ve tabiatın kanunlarına göre yaşamaktır.

Hz. Muhammed “ Her zaman namazda gibi yaşayın.” Diyerek, inananları günün her dakikasını Allah’ın huzurunda gibi, Allah’ın şeffaflığında yaşamayı gerektiren temel ahlakı talim ettirmiştir. Bu ilahi bir bilinç halidir. Takva özü itibariyle ahlak ve ruh disiplini içinde bu ilahi bilinçle yaşamaktır.

Dinin amacı insanı fıtrat eksenine göre insani boyutta yapılandırmasıdır. Din, ahlaki değerler vasıtasıyla insan nefsindeki temayülleri helal daireye çekerek onu olgunlaştırmak, bütün insan yapmaktır. Bu nedenle insan, dine uymak durumundadır. Yoksa dünyada yolunu bulamaz. İnsanın yolu sadece maddi değil onun manevi yolu da vardır. İnsanlık manevi yollarının farkında değildir. Hz. Mevlana “ İnsan yüzünü yaradana dönerse kul olur, yaradandan dönerse pul olur.” Diyor. Takva ve vefa üzerinde durduktan sonra şimdi de heva üzerinde duralım. Heva, gerçeklere dayanmayan, izafi geçici gerçeklere dayanarak yaşam halidir ki, heva insanın arzu gücünün etkisiyle nefsinin kölesi olması halidir. Yani heva nefsin insana sahip olması halidir. Heva nefsten kaynaklanan güçtür, insanı tepeden tırnağa işgal  eder ve sonunda insanı kendine tapan şeytan haline getirir. 25/43 ayette: “ Hevasını, hayallerini ilah edineni gördün mü? “ diye bu illete karşı insanlar uyarılmıştır. Şu kadar ki, insanı alçaltan, bayağılaştıran heva gücüdür.

İnsan gerçeklere dayanmalıdır. Vicdanlara hayat kaynağı, huzur, neşe, mutluluk ancak bu yolla elde edilir. Takva, özü itibariyle olgunluktur. Bu manevi haller ancak olgunluk seviyesinin ürünüdür. Hevayı din edinenler gerçek dini din edinmeyenlerdir. Gerçek din, takvayı din edinenlerdir. Toplumlara bakınız,  tüm sorunlar gerçek dini din edinmeyenler tarafından kaynaklanmaktadırlar. Sorunları, Allah’ın dini değil nefsin dini çıkarmaktadır. Tüm gerginlikler, Allah’ın dini ile nefsin dini arasındadır. ALİ ŞERİAT’NİN dediği gibi dine karşı din vardır. Diğer bir deyişle savaş, takvanın dayandığı insani değerlerle hevanın dayandığı nefsani değerler arasındadır.

İnsan hayatını “ heva” üzerine kurdu mu, artık işi şeytana bırak. Şeytan insanı bir ömür güder ve sonunda cehennemin dibine yollar. Böylece Allah’ın huzurundan kovulmanın da öcünü almış olur.

Takva , haktır. Heva batıl. Her türlü sorun batılın çocuklarının marifetidir. Heva, akıl ve idrak yoksunluğudur. Heva hailndeki kimselerin akılları sisli olur. En karanlık perdeler nefsin perdeleridir. Hevası güçlü olanların aklı zayıf olur. Aklı sisli olanlar , mutlak olanlarla, geçici olanları ayıramaz. Bu nedenle yüzeysel, çarpık, şekilci, sahte bir alemde yaşarlar. Müslümanlar bu sahte dinle bugün yollarını yitirmiş durumdadır.

Son söz de Değerli Cemal Nur Sargut’tan: “TAKVA ALLAH İLE İLİŞKİLERDİR. İNSAN TAKVA GÖSTERMEZ İSE NEFSİ İLE BAŞA ÇIKAMAZ.”

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

17358439