6 Temmuz 2022

Turgut GÜLER

Eski evlerde sürmeli kilitli kapılar vardı. Bugün yerini, bilmem kaç yerinden emniyet kancası geçmeli çelik kapılara bıraktı. Teknolojinin ilerlemesi, kapı sektörüne de çağ atlatıyor. Nedense, insanlar kötü niyetli hemcinslerinden korunmak için “sağlam kapı” arayışına giriyorlar. Hâlbuki kalb sağlamlığı temin edilmedikçe; hırsıza, soyguncuya geçit vermeyecek mükemmel kapıyı yapma, buna ulaşma imkânı muhâl. Çünkü çürük kalbin gücü, her zaman çelik kapıları eritecek harârete sâhip.

“Mânevî değerleri korumak” başlığı atılır atılmaz mangalda kül bırakmayanlar, ortada korunacak mânevî değer olup olmadığına bakmıyorlar bile. Nicedir, nâ-mevcûd mâneviyâtımıza önce don, sonra da ahkâm biçiyoruz. Bütün ahvâlimize musallat olmuş sünepelik, cesâretini bu mânevî değer korazyonundan alıyor. Don Kişot misâli, hayâlî muhâtaplara kılıç sallıyoruz.

Bir hayli zaman önce, Sinop’un Gerze kazâ merkezinde çekilmiş bir televizyon programı yayınlanmıştı. Gerze’deki hapishânenin kapısı, kullanılmadığından paslanmış, personeli de işsiz-güçsüz oturmaktan bıktıkları için vazîfeden ayrılmışlar. Çünkü hapishâneye konacak suçlu çıkmamış. Yine o programda verilen bilgilere göre, Gerze çarşısındaki dükkânlar, akşam kapanma vakti geldiğinde sokak veya caddeye koydukları, teşhîrdeki eşyâ ve malları içeriye almıyorlar, kapılarını da kapatmıyorlar, tabiî ki, kilitlemiyorlar. Bu, Gerzeliler için Güneş’in doğuşu, batışı kadar normâl bir hayat tarzı. Kasabada, şimdiye kadar hırsızlık vak’asına rastlanmamış. Darısı, bütün güzel diyarların başına.

Ne var ki, ikinci bir Gerze bulmak, neredeyse imkânsız. Hele orta ve büyük ölçekli şehirlerde, insanın insana ettiğini, inanın akrep etmiyor. Mal, mülk, eşyâ ve de can, ırz, nâmus muhâfazasına harcanan paralarla, Türkiye’deki mevcut fabrikalar ona katlanır. Fakat mes’ele ne tasarrufa, ne de en geniş mânâda iktisâdî hayâta âit endîşelerdir. Bir daha geri gelmeyecek şekilde kaybettiğimiz mânevî değerlerin yokluğu, bizi keskin bıçakların sırtına yatırmıştır.

Önceleri, cinâyet haberleri hem daha seyrek duyulur, hem de cânîlerin profilinde okuldan uzak şahsiyet kalıpları dolaşırdı. Şimdi, akademik hayâtın en üst basamaklarında, film sahnelerini hayrete düşürecek mertebede kıtal tedris ediliyor.

Türkçe’nin başına örülen çıfıt sepetleri, hâl-i pür-melâlimizin en mühim sebeplerindendir. Çünkü Türk’ün mâneviyâtını besleyen aort damarı, bu dil hareketi ile baypas edilmiştir. Verilen narkozun uyuşukluğu, millî bünyeyi felce uğratmıştır. Teşhîste gösterilecek savsaklık, hastanın kaybına yol açabilir...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: