28 Ekim 2021

Bir varlığın hayat arz etmesinin, canlılığının en büyük alâmet-i fârikası hareket edebilme kabiliyetidir. Hareket etme kabiliyetini yitirmeye başlayan nesne veya fikir evvela durgunlaşır, daha sonra ise bulunduğu konumda atıl vaziyette kalır. Sonraki merhale ise var olma çabasıdır. Öyle ki zamana ayak uyduramayan durgun varlık, bir vakit sonra canlılığını yitirdiği gibi, mevcudiyetini de yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Uzun kış sonrası baharda yeniden çiçeklerle bezenen kiraz ağaçlarını tahayyül ediniz. Aylar boyunca sıradan bir kütük gibi üryan kalan ağaçlar; önce kar beyaz çiçekler ile daha sonra yemyeşil yapraklar ile bezenir. Bu süreç, bir yıl boyunca beklenen meyvelerin olgunlaşmasıyla tamamlanır. Her yıl bu döngü sürerken, ağaç uzamaya devam eder. Bir süre sonra bu durum değişir, bahar geldiğinde filizlenmeye başlayan tomurcuklar kurur. Ağacın dalları çırpılaşır, gövdesi çürümeye başlar. Meyve verebilecek kadar canlılık taşıyan varlık, yok olma raddesine gelir.

Ağaç bu döngünün edilgen oyuncusu olarak yaşar ve yok olur.

Türk boyları Türkistan’da genel itibariyle konargöçer vaziyette yaşıyordu. Göçebe boylar hayvanlarına otlak bulmak için sürekli yer değiştirmek zorunda kalıyordu. Bu sebeple kadın erkek fark etmeden sıcaklık, hastalık, kuraklık gibi zorluklarla baş etmeyi öğrenen Türkler, yerleşik durumda olan düşmanlarına karşı üstünlük sağlıyordu. Hareketli hayat, Türk milletinin Çin ve Hindistan gibi iki büyük topluluk arasında içtimai ve idari bağlamda eriyip gitmesine engel olan en önemli etmendi.

Göçebe yaşam tarzı yukarıdaki paragrafta belirtiğim kazançları sağlamakla birlikte bir takım olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir. Yerleşik hayatın olmaması nedeniyle mimari eser yok denecek düzeydedir. Mülkiyet ve ticaret gelişememiştir. Çin ile İpek Yolu’na hâkim olma mücadelesi verilmiştir ancak bu mücadelenin amacı ticaret yapmaktan ziyade, hali hazırda yapılan ticaretten kazanç elde etmektir. Edebiyat, kitabî olarak değil şifahen gelişmiştir. En köklü geçmişe sahip birkaç medeniyetten biri Türkler olmasına rağmen, bu dönemden günümüze yazılı olarak (şu an tespit edildiği kadarıyla) sadece Orhun Abideleri gelebilmiştir.

Yerleşik hayata geçtiği bilinen ilk Türk topluluğu olan Uygurlar, Türklerin tarım, ticaret, mimari gibi alanlarda gelişmesine ön ayak olmuştur. Dini sâiklerle günlük yaşantısı değişen Uygurlar, bölgede yüz yıl kadar devletlerini idame ettirebilmişlerdir.

Uygur Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesinin ardından, bölge Karahanlılar idaresine girmiştir. 10. asrın ilk yarısında Karahanlılar’ın hükümdarı Satuk Buğra Han’ın İslamiyet’i seçmesi, sadece Türk milleti için değil, İslam dünyası için dönüm noktası olmuştur. Arap Diplomat ve bilgin İbn Fadlan, Satuk Buğra Han ile birlikte 200 bin çadırlık Türk’ün İslam’a geçtiğini ifade eder.[1] Kitle halinde İslam’a geçiş yeni bir medeniyetin neşvünema bulmasına neden olur. Rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun her kültürün, imanın şiddeti ile belirlenen ve yansımaları farklı olan ‘kuruluş’, ‘olgunluk ve durgunluk’ ve ‘soğuma’ diye üç ana safhadan geçtiğini belirttiği üzere[2], bu medeniyet kuruluş aşamasında yüksek bir kültür gerilime sahip olmuştur. Bu gerilim, Türk milletini asırlarca İslam dünyasının bayraktarlığı yapmasının sebebidir. İşbu ortamda Yusuf Has Hacib tarafından kaleme alınan Kutadgu Bilig isimli eser ile birlikte, Türk İslam medeniyeti kültür havzası ilk ürünlerini vermeye başlar.

Yukarıda kabataslak belirttiğim süreç sonrasında Selçuklu ve Osmanlı devrinde Türk İslam medeniyeti, dünyanın siyasi ve içtimai yaşantısını tanzim edecek güce haiz olmuştur. İki devletin kültürel gelişimini kısaca anlatmak dahi sayfalarca yazı yazılmasını gerektirebileceğinden,  Türk milletinin şu andaki içtimai durumu üzerine düşüncelerimi yazmak istiyorum.

Kimilerine göre Türklerin oluşturduğu dünya görüşü ağaç örneğinde olduğu gibi ‘’büyüdü, meyve verir oldu, kurudu ve sonra yok olup gitti’’ şeklindedir. Dolayısıyla Türkler hali hazırda muktedir medeniyet olan Batı’nın nazarını doğru kabul etmeli ve birebir uygulamalıdır. Bu tarz genel kabulcü bir düşünceyi kabul etmek mümkün değil. Batı’nın metayı takdis eden, kazanmak için çok çalışan ve her yolu mübah gören dünya görüşü, teknolojik açıdan hayatı kolaylaştırdığı gibi pek çok açıdan da insanları çıkmaza sürüklüyor. Dünya Sağlık Örgütü 2011 verilerine göre;  Avrupa ülkeleri ve Afrika ülkeleri mukayese edildiğinde,  intihar oranları Avrupa’da yaklaşık sekiz kat daha fazla. [3] Batı’nın müdahil olduğu hemen her coğrafyada savaş var. Bu tip bir medeniyeti taklit etmek meseleleri halledecek mi?

Ülkemizdeki durum ise şuan pek iç açıcı değil. Ülkemizde basılan kitapların birçoğu önceden basılmış kitapların alıntılarının terkip edilmesiyle ortaya çıkıyor. Yeni bir fikir, farklı bir görüş bulmak pek mümkün olmuyor. Göze hoş gelen, bedîî mimari eserlerimiz pek az. Camiler öylesine yapılmış ki, apartmanlardan farksız. Şehirlerimiz neredeyse hasbelkader büyüyor. Plansızca yapılmış, şekilsiz beton yığınları adeta göğün bağrını deliyor. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Karşılıklı olarak güvensizlik hâkim.

 Her şeye rağmen 21. yüzyılın doğru değerlendirilirse milletimiz için yeniden ayağa kalkma vakti olacağını düşünüyorum. Kötü durumun muhafaza edilmesi medeniyet ağacımızın özünün kuruduğu anlamına gelir. Şuan ki sessizliği ağaçların baharda çiçek açmasından önceki vakte benzetiyorum. Bence öz hala yaş. Rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun deyimiyle kültürel gerilim gerçekleşiyor. Süreç içinde sıkıntıları geride bıraktıkça olumlu tezahürü de katlanarak artacaktır. Ancak sürecin etken oyuncusu olmak için vakit hızla geçiyor. Çalışmadan beklersek bahar hiç gelmeyecek. Kültürel hareketliliği sağlamakta, dünyaya yeniden bir soluk vermekte ve genel kabulcülükte bizim seçimimiz olacak. Seçim bizim.

Bakalım hangisini seçeceğiz?

 

 Kaynaklar

 [1] Ali ibn al-Athir, Al-Kamil fi al-Tarikh. VIII. Edited by C.J. Tornberg. (Beirut, 1965): 532

[2 ]Nevzat Kösoğlu, Millî Kültür ve Kimlik, 191

[3] http://www.who.int/mental_health/prevention/suicide_rates/en/