1 Aralık 2021

Akın Eraslan BALCI

“Öğrenciler şair Baki’yi öğreniyorlar ama onun zamanında yaşayan İbn-i Kemal’den haberleri yok. Oysa bugünkü Türk dilini, Türk duygusunu tanımak için onun tarih ve geleneğini bilmek ne denli zorunlu ise, bugünkü Türk düşüncesini anlamak için de onun geçirdiği tekamülü bilmek o denli önemlidir. Türk edebiyatının Türk düşünce yaşamından daha özgün olduğunu kimse söyleyemez. Türk edebiyatı ne denli özgün ise Türk düşüncesi de o denli özgündür. (Hilmi Ziya Ülken).”

Hilmi Ziya Ülken’i kimi araştırmacılar sosyolog (toplumbilimci) olması yönüyle ele alırlar. Birçok makalesi, kitabı ve dergi yayıncılığı olan Ülken aynı zamanda felsefeci, doğa bilimci, tarihçi, eski Batı ve Doğu kültür araştırmacısı, roman ve resim alanlarında ürün veren bir sanatçıdır da. Farklı dönemlerde farklı konularla ilgilenmiş, ilgi alanının genişliği ve fikirlerinin orijinalliği nedeniyle önemli etkiler doğurmuştur. Ülken’i milli tarih ve dil bilincine sahip bir Türk aydınlanmacısı ya da Türk Aydınlanma Hareketinin öncüsü saymak hiç de abartılı olmayacaktır. Eserleri de buna uygun olarak üç ana konuda yoğunlaşmıştır: felsefe, sosyoloji ve psikoloji.

Doğru tespitlerinden biri, Doğu düşünürlerinin tüm konuları bir itikat (inanç) problemine dönüştürme yanılgısına düşmeleridir. Öte yandan hem Batılı hem de Doğulu düşünürler genel geçer doğrularla hareket ettiklerinden yanılmaktadırlar.

Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’ni tamamladığında ise yalnızca Türk düşüncesinin Batı ile serüvenindeki çatışmayı dile getirmekle kalmamış, bu iki kutuplu fikri mücadelenin özgün sonuçları üzerinde de durmuştur. Ona göre Türklerin İslam’a girişleri herhangi bir düşünsel kırılma yaratmamıştır. Bu eski inançlarının İslam’a çok yakın benzerliğinden değil, önceki pagan inanışlarının bütüncül bir tasarımı yaratmamasından kaynaklanmaktadır. Ancak Türklerin İslam dinini kabul etmiş iken yabancısı oldukları ikinci bir modelle batılılaşma sayesinde tanışmaları üzerine, kökleri oldukça derin olan İslam kültürünün batı kültürüne eklemlenememesi asıl ve ilk travmatik sarsıntıyı doğurur. Batı değişim demektir ve Yunan-Roma kültürü ile Hıristiyanlık arasındaki sentez sayesinde rahat bir hareket alanı bulmuş, aradaki Rönesans ve Reform gibi büyük halkalarda kopma olmamıştır (İsmail Hakkı Altuntaş, Bir Türk Filozofu Olarak İsmail Hakkı Ülken, 2015, www.ismailhakkıaltuntas.com).

Temel fikri, düşüncenin derinleştirilmesidir. Öyle ki toplumsal eylemden tamamen kopmayı özendirir. Toplumsal eyleme ağırlık vermeye bir kusur sayar.

Neden?

Ülken bilimi ve bilimsel düşünceyi uygarlık tarihi içinde ele alırken özgün, bize özgü, milli bir düşünce ve felsefe geleneğinin oluşması gerektiğine ve bu düşünce geleneğinin de evrensel olmasına vurgu yapıyor. Daha açık ifadeyle, nasıl ki felsefe – düşünce dünyasında bir Alman ekolü, bir İngiliz ve Amerikan ekolü varsa, aynı evrensel ölçülerde bir Türk düşünce geleneğinin de oluşmasını arzu ediyor. Böyle bir gelişmeyi yakın zamanlarda gerçekleştiremeyişimizin nedenini toplumsal sorunlar yaşamamıza bağlıyor.

Önceki yüzyıllarda devletlerimiz ve milletimiz savaşlarla ve yapılan islahatların, yeniliklerin ve devrimlerin sonuçlarıyla meşguldü. Aristo’yu, Kant’ı, Hegel’i, Marx’ı anlamak, araştırmak, akademik tezler üretmekle uğraşamayacak kadar toplumsal ve ekonomik sorunlarla uğraşıyorduk. Felsefe ve düşünce yaşamımızdaki geriliğin başlıca nedeni yaşadığımız çatışmalar ve zorluklardı.

Ülken, bir yandan da toplumsal meseleleri düşünme gereksinimi doğuran bir unsur olarak görüyor. Yani yaşadığımız sorunlar yüzünden düşünmek zorunda kalıyoruz. Dünyadaki fikir akımlarını, onlardan kendi sorunlarımıza çözüm üretmek için faydalanma amacıyla inceliyoruz. Oysa kendi düşünce ve felsefe geleneğimiz olsaydı, salt düşünce ve salt felsefe maksadıyla da hareket edebilirdik. Sadece sıkışınca değil!

Ülken bu yüzden kaliteli ve geniş çaplı-kapsayıcı bir düşünce ve felsefe sistemi kurma yolunun bir nevi kendisini doğrudan toplumsal olaylara karışmaktan soyutlamadan geçtiğini düşünüyor. Toplumsal sorunlara bağlılıktan kurtulmalı, söz gelimi bir siyasal düşünce veya parti görüşünün propagandasını yapmak, onu haklı çıkarmak için üretim yapmak yerine, bağımsız çalışılmalı. Sağlıklı ürün böyle verilebilir. Ne kadar bağımsız ve derin çalışılırsa o denli özgür düşünmek ve kaliteli eser vermek mümkün olur. Türk felsefeci ve düşünürleri toplumsal eyleme bağlılıktan kurtulduklarında özgün yapıtlar ortaya koyacaklardır.

İstanbul felsefe grubundaki arkadaşı Yusuf Ziya Yörükan ile 1923 yılında “Mihrap” dergisini çıkarıyor. Aynı tarihlerde Siyasal Bilgiler ve Edebiyat fakültelerindeki arkadaşlarıyla beraber “Anadolu” dergisini yayınlıyor. Bu dönemde Coğrafya asistanı ve ahlak, sosyoloji ve felsefe tarihi dersleri almış bulunuyor. Felsefe ve Sosyoloji Derneği’ni kuruyor ve Dergisi’ni yayınlıyor.  Liselerde felsefe ve sosyoloji öğretmenliği yaptığı yıllarda “Genel Psikoloji”, “Felsefe”, “Aşk Ahlakı”, “Genel Toplumbilim” adlı kitaplarını yazıyor. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Uluslararası Felsefe Kongresi’ne gönderiliyor. Uluslararası Sosyoloji Kongresi’ne bildirilerle katılıyor. Türk Yurdu dergisinde yazıları yayınlanıyor. “Türk Düşünce Tarihi” adlı kitabının ardı sıra yazdığı “İnsani Vatanseverlik” isimli kitabı (1933) Atatürk’ün ilgisini çekiyor. Araştırma için Berlin Kütüphanesi’ne devlet tarafından gönderiliyor ve dönüşte İstanbul Üniversitesi “Türk Düşünce Tarihi” kürsüsüne doçent unvanıyla ataması yapılıyor. Ayrıca “Toplumsal Doktrinler Tarihi” kürsüsünde de öğretim üyesi oluyor. Üniversitede verdiği derslerin notlarını kitaplaştırarak “Yirminci Yüzyıl Filozofları” adıyla 1936 yılında yayınlıyor.

Türk Düşünce Tarihi isimli eserinde Türk Kültürünün, Kutadgu Bilig ve Atabetül Hakayık gibi büyük ve klasik eserlerin yorum ve analizini yapmıştır.

Çağdaş Nominalizm akımının öncüsü kabul edilen Alman düşünür Ernst von Aster, Giessen Üniversitesi’nde profesör olarak çalışırken Hitler’in Faşizm ve Nazizm düşüncelerine muhalif olduğundan dolayı üniversitesinden ayrılmak zorunda kalınca, Türk hükümetinin daveti üzerine İstanbul Üniversitesi’nde felsefe tarihi ve bilgi kuramı dersleri vermeye başladı. İktisat Fakütlesi’nde İktisat Felsefesi, Hukuk Fakültesi’nde Hukuk Felsefesi dersleri de veren von Aster, Türklerin felsefe tarihindeki rolü üzerinde de çalışmalar yapmıştır.

Aster 1940 yılında Hilmi Ziya Ülken’in profesör olmasını teklif etti. Ülken bu şekilde Felsefe Profesörü olarak çalışmalarına devam etti. 1944 yılında Sosyoloji kürsüsünü kurarak bu kürsüde de profesör oldu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Sanat Tarihi dersleri verdi. Dünyaya ve Türkiye’ye hep başka pencereden ama geniş bir açıdan bakan Ülken’in tarihe eğilmesi bu dersler yüzünden başlar. Çağdaşı Aster’in felsefede derinleşmek isteyenlerin felsefe tarihiyle uğraşmaları gerektiğini söylemesi de onun tarihe eğilmesinde etki yapmış olabilir.

Ülken 1957 yılında Ordinaryüslüğe yükseltildi. 1960 yılı askeri darbesiyle 146 profesörle birlikte İstanbul Üniversitesi’nden uzaklaştırıldı. Ankara Üniversitesi’nde 1968 yılında Eğitim Fakültesi açılınca profesör kadrosuyla burada üç yıl çalıştı. İlahiyat Fakültesi yönetim kurulu ve Üniversite Senato kararıyla görevi uzatıldı. 1974 yılında vefat etti.

Hilmi Ziya Ülken doğa bilimleri alanında da Türk aydınlanmasına hizmet etmiştir. Doğa bilimlerinin eski determinizmden, mekanizmden, durağanlıktan uzaklaştığını tespit etmiş, hareketlilik, dinamizm ve değişimin geldiğini öngörmüştür. Doğa bilimlerindeki değişme ve gelişmelerin, sosyal bilimler ve felsefede de etkilerinin görüldüğünü vurgulamıştır. En çarpıcısı ise artık topyekün yargılar veren teorilerin yerini deneysel araştırmaların ve daha az genel çaptaki teorilerin aldığı görüşüdür. Yani birçok ideolojinin, kalıp yargıların modasının geçtiğini, artık deney ve kanıta dayalı bilgiyle oluşturulup geliştirilen modellerin, sosyal bilimler ve felsefe alanında da geçerli olacağını belirtmiştir. Sosyal alandaki sorunları bir hamlede çözmeye iddiasındaki büyük ideolojilerin geçerliğinin kalmadığını ortaya koymuştur.

Toplumbilim (Sosyoloji) ile felsefenin aynı paralellikte ve beraber gelişmesi gerektiği inancında olan Ülken, toplumun sabit bir kütle gibi değerlendirildiği geleneksel düşüncenin yanlışlığına vurgu yaparak, toplumu değişen ilişkilerden oluşan ve değişmesi de belirli koşullara göre şekillenen dinamik bir yapı olarak görür. Bu saptaması sosyoloji anlayışının gelişmesine katkı yapmıştır. Toplumsal kurumlar ve toplumsal ilişkiler gibi kavramları biri birleriyle ilişkilendirdiği gibi, ilerleyen yıllar içinde sosyolojiyi felsefeyle temellendiren bir yaklaşıma yönelmiştir. Değişme, olasılık, tekrar edilemezlik, sınıf ve gruplar arası etkileşim ve dinamik ögeler gibi çağdaş kavramları Türk sosyolojisine kazandırdığı kabul edilir. Bu yönüyle de birinci kuşak modern Türk sosyoloğu olarak kabul edilmektedir.

Ülken, felsefesindeki açmazlardan veya buhran noktalarından Aşkın Varlığa ulaşmak suretiyle kurtuluyor. Bilginin akıl dışı olduğunu, bizi alternatifler arasında seçim yapmak zorunda bıraktığını, zıt ve tamamlayıcı şeyleri bizim kavrayamadığımızı, bunu ancak aşkın varlığın kavrayabileceğini söyler.

İnsanı psikolojik açıdan üç boyuta ayırır. Bunlar ruh, beden ve çevredir. İnsanın bu üç boyutun dışına çıkabilmesine olanak yoktur. Psikolojik gelişimde çevrenin etkisi çok fazladır. Ruhun gizemli veya sır saklayıcı bir yönünün olmadığını, onun evrenin aynası olduğunu söylemektedir. Doğa bütün gücünü ruh ile ortaya koyar ve bütün uygarlık ruhun ürünüdür. Felsefeyi de ruhun özgür kalması doğurmuştur.

Ülken’in sanat tarihi dersleri vermesiyle ortaya çıkan tarih ilgisinin altındaki nedenlerden biri de kendi öncülleri olan düşünürlerin, sistematik bilgi eksikliğinin yarattığı boşluğu fark etmesi olmalı. Bu yüzden felsefe, mantık, sosyoloji, İslam ve Türk düşüncesi alanlarının tarihlerini yazmaya yönelmiştir.

Araştırmacılar, Türk Düşünce tarihindeki tek yönlü düşünme geleneğini de Ülken’in yıktığını söylerler. Tek yönlü neden-sonuç ilişkileri kurma hastalığını, çok değişkenli ve kompleks düşünme ve farklı doktrinleri beraber ele alıp kıyaslama yöntemini getirmekle tedavi etmiştir. Genellemeci ve indirgemeci bilim yöntemini de reddetmektedir. Bu yönleriyle bir Türk Filozofu olarak kabul ediliyor.

Ziya Gökalp’in fikirleri üzerinde esaslı eleştiriler yapmıştır. Milliyetçiliği felsefi yapı içerisinde yapılandırırken millet ve yurt kavramlarını, özgürlük, adalet ve insan gibi kavramlarla açıklayan veya temellendiren Ülken, Gökalp’in hayali Turancılık ile gerçekçi Türkçülük arasında sıkışıp kaldığını iddia eder.

Genel ve tüm meseleleri açıklayıcı nazariyelere karşı oluşunun bir başka göstergesi, geleneksel Osmanlı aydınının Batı’yı incelerken kapıldığı bir başka yanılgıyı saptamasıdır. Gökalp gibi Osmanlı aydınları Batı’yı incelerken karşılaştıkları kavramları adeta vazgeçilmez dogmalar, değişmez temel gerçekler olarak algılama alışkanlığı içerisindeler. Dogma haline getirdikleri kavramlardan da siyaset üretmeye çalışırlardı. Bu yanılgıya Gökalp’in fazlasıyla düştüğünü iddia ediyor. Sosyal eyleme karşı olduğunu başta da belirttiğimiz Ülken, Gökalp’i bilimden daha fazla sosyal eylemde bulunmakla eleştirir. Hatırlanacağı gibi Gökalp, İttihat ve Terakki Derneği Selanik kolunda yönetici olmak açısından bir eylemciydi. Türk milliyetçiliğinin birbirine zıt iki kutupunu Ülken ve Gökalp’in temsil ettiği söylenebilir.

 

 

Bu kategorideki Makalelerden