Güncel Yazılar

Mehmet MAKSUDOĞLU

“Meâl taraftarlığı”, “meâl savunuculuğu” “meâlle yetinme” olayı, gerçekten ilgi çekici  bir durumdur.

Önce, kısa bir hatırlatma :

1.Yüce Allah, gönderdiği Peygamberleri, diğer insanların yapamayacakları işlerle, mu’cizelerle desteklemiştir. Hz. Mûsa aleyhisselâm gönderildiği çağda ve toplumda büyü revaçta idi, Mûsa aleyhisselâm, Firavun’un büyücülerine gâlip geldi. (Büyü {sihir} e İngilizcede ‘black magic’ (kara büyü, kara sihir) denildiği için, Türkçe câhili tv sunucuları, bu iğrenç işe dilimizde sâdece ‘büyü’ veya ‘sihir’ denildiğinin farkında olmadıklarından, kara büyü dediler; ‘beyaz at’ saçmalığı, gülünçlüğü de dilimize onların hediyesidir.)

Hz. İsa aleyhisselâm zamanında tıp revaçta idi. Hz İsa’nın mu’cizeleri tıp alanında oldu: Allahın izniyle ölü diriltti, körün gözlerini gördürdü.

Hz. Muhammed aleyhisselâm gönderildiğinde, edebiyat, şiir revaçta idi. O’nun en büyük mu’cizesi Kur’ân oldu. Kur’ân edebî mu’cizedir, Kıyâmete kadar, bütün insanlığa meydan okumaktadır. İnsanların ve üç harflilerin hepsi bir araya gelseler, onun bir âyetinin benzerini ortaya koyamazlar.

Bu mu’cizeler, bilinen insanlığın gelişme seyrine de ışık tutmaktadır :

Büyü;  nasıl işlediği bilinmez, etkisi görülür, korkunçtur.

Tıp’ta birtakım âletler, ilâçlar kullanılır, belli kuralları vardır.

Söz san’atı ise, en süzülmüşüdür, âletlere ihtiyâcı yoktur, doğrudan insanın ruhunu ilgilendirir, insanı ‘insan’ yapan değerleri taşır, en üst seviyeyi temsil eder, medeniyetin ulaştığı son merhaledir.

2.Türk aydını, bugünkü duruma nasıl gelindiğini BİLMELİDİR. Tanzîmât (1839), İslâhât (1856) kırılma noktalarını, o kırılmaların süregelişini,  bunların etkilerini, sonuçlarını, uğradığımız mânevî, kültürel disk kaymasını değerlendiremeyen, bunun farkında bile olmayan, yetişme çağında kafasına doldurulan sloganları bilim zanneden bir diplomalı, ne kadar bilgili olursa olsun, adının önünde hangi etiketi taşırsa taşısın, kaç yabancı dil bilirse bilsin, ne kadar çok kitap, makale okumuş ve yazmış olursa olsun, ne denli ünlü olursa olsun, bilgili bir ‘imâlât’tır, mâmûldür, tornadan öyle çıkmıştır, öyle imâl edilmiştir, zinhar ciddîye alınmamalıdır.           

 Müslüman Türk, bir dil öğrenmeğe karâr verirse, hangi dili öğrenmelidir?

Günümüzde İngilizce öğreniyor. ‘Münevver’imiz, 19. Yy.da ve 20. Yy. başlarında fransızcaya rağbet ediyordu, bir ara da almanca gözde idi.

İki yüz yıldır ağır baskısı altında kaldığımız kültür istilâsı yüzünden, geçer akçe görülmemesine ek olarak ‘çok zordur’, ‘karışıktır’ propagandası ve onun sonucu yaygınlaşan boş, yanlış zan, vehim sebebiyle, Arapça, gündemden düşmüştür. Ancak son birkaç on yıldır İslâm’a uyanan ilgiyle, zaman zaman yeniden gündeme gelmektedir.

İslâmla ilgilenmeğe başlayan bir Müslüman Türk, doğru seçim yapıp Arapçaya yöneleceği yerde,  ‘işin kolayı var’ meâle bakayım, deyince ne olur?   Şunlar olur :

  1. İstikamet kaybedilmiş olur, kültür istilâsı kabullenilmiş olarak, o gereken dilin hangisi olduğu, zamanla unutulur. İstikametten bir derecelik sapma, kilometreler sonra, varılmak istenen yerle, araya yüzlerce metre mesâfe koyar. Sapma’yı birkaç nesil devâm ettirirseniz, varmak istediğiniz noktayı bile unutursunuz.
  2. Konunun anlaşılması için kupkuru meâl yetmez; okuyan, Kur’ân da bu mu imiş? diye Hayâl kırıklığına uğrar.

İstekli olan ya geniş açıklamalı tercümelere bakmalı (böylece, âyet-i kerîme ne zaman, neye cevap olarak inmiş, bazı kelimeler, kavramlar niçin kullanılmış, o şartları öğrenir) veya takvâ sâhibi, bilgili ve bilgisine uygun yaşayan ehline gitmeli, onu dinlemeli; hukukla ilgili bir meselesi olanın, hukuk kitaplarını, kanunları okuyup kendisi çözeceği yerde bir hukuk ehline, avukata danıştığı gibi, sağlığı ile ilgili bir konuda, tıp kitapları okuyacağına, bir hekime gittiği gibi.

Arapça öğrenmeğe başlamak, Müslüman aydın olma yolunda ilk adımdır; aydınların sayısı,  bütün toplumlarda öyle çok fazla değildir.

3. Eksik veya yanlış tercüme yüzünden fâhiş hatâlar olabilir. Bunun bİr örneği 2 kadar ay önce bir tv kanalında görüldü: Bir felsefe profesörü, meâlden aktardığı yanlış bilgi yüzünden zor bir duruma düştü; Peygamberimiz (s.a.w.) mev’ûdetu’ye lânet ediyor demek gafletinde bulundu, kendine göre (alt yapısı olmadan böyle bir işe girişmesi ayrı bir felâket) bâzı hadîs kabûl edilen sözlerin uydurma olduğunu ispat(!) ediyordu. Hadis Hocası, sükûnetle bakarak bilgisayar’da hadîs-i şerifi buldu, lânetin, Câhiliyye âdeti üzre gömülen çocukcağıza değil, onu gömdürene yöneltildiğini anlattı! Arapça orijinal metindeki mev’ûdetu kelimesinden sonra gelen lehâ böyle yapıyordu: Tercüme eden bunu atlamış, cümleyi yanlış anlamış, tercümeye dayanarak büyük iddiayla ortaya çıkan profesör de böyle zor duruma düşmüştü.

Öyle bir programı –söz konusu hadîs-i şerîfler olduğuna göre- ihtisâsı hadîs olan bir İlâhiyat Fakültesi öğretim üyesi yönetmeliydi, orijinalden verilen mânânın doğru olup olmadığını belirtmeliydi. Böylesine ciddî bir konuda -konu 1.5 milyar Müslümanı ilgilendirmektedir- böyle fâhiş bir hatâ yapıldığında, “bu durumda daha fazla devâm edemeyiz” denilerek o program sona erdirilmeliydi.

Bu durumda İmâm A’zam Ebû Hanîfe’nin şu sözünü gel de hatırlama:

Bir hüccetle (delille) 40 âlimi iknâ ettim; fakat 40 hüccetle bir câhili iknâ edemedim.

Ülkemizde, yazılı ve seyredilen medyada genellikle İslam konusunda, özellikle de meâl konusunda yapılanlar o fıkrayı hatıra getirmektedir :

‘Bir köyde öğretmen görevlendirilecektir. İki aday gelir. Köylüler, adaylardan ‘inek’ yazmalarını isterler; biri ‘inek’ yazar, diğeri bir inek resmi yapar. Köylüler, inek resmi yapanı seçerler.’

Abartılı mı geldi?

Hiç de değil; o profesör yaptığı inek resimleriyle hâlâ birtakım tv kanallarında gülücükler dağıtıyor. Arapça bilmeyen, ilmi kendinden menkul şarlatanlar (sadece Arapça bilmek insanı yetkili kılmaz, ama Arapça bilmeden İslâmda iddialı olmak, gerçekten büyük ve üzerinde durulması gereken bir olaydır!) bu kadar çok konuşma zemini bulurlar mıydı?

Bu konuda sıhhatli bir kamuoyu olsaydı böyle mi olurdu?

Birkaç nesildir İslâm gerektiği gibi öğretilmez, üstelik kafalar İslâma karşı şartlandırılırsa, böyle bir konuda, insanlar, içlerindeki şatafatlı etiketliler de dâhil, o sevimli köylüler gibi davranabilirler, bu, çok tabiî bir sonuç olur.   

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

23010621