Güncel Yazılar

Kenan EROĞLU

Halkımız genellikle okumuş-aydın takımının getirdiği yenilikleri canı gönülden desteklemiyor. Okumuş-aydın takımının her getirdiği şeye tereddütle yaklaşıyor veya  “yine şehirlinin bir oyunu” olarak görüyor.

Halkımız acaba neden okumuşlarımızın söylediğini dinlemiyor, yapmıyor “Aydın” denilen kesimi ciddiye almıyor?

Okumuş ne getirirse getirsin milletimiz bunlara tereddütle yaklaşıyor, çoğu kez de okumuş takımının getirdiği yenilik ve fikirleri reddediyor.

Konu üzerinde düşünmek ve kafa yormak gerekiyor. Halka kızmadan onu anlamak, temayül ve tercihlerinin altında yatan sebepleri düşünmek gerekiyor.

Bence bunun en önemli sebebi; Halkımıza göre “aydın-okumuş” un genellikle kendi değerlerini paylaşmadığı, kendinden kopuk ve kendine uzak olduğu-yaşadığı içindir.

“Aydın”, genellikle okumuş olmanın kendisine verdiği güçle kendini daha akıllı gördüğü için halkımız bu davranışı ukalalık olarak değerlendiriyor. (Akıllı kelimesi ile ukala kelimesi aynı kökten gelmektedir ve akıllı ile ukala arasında mecazen ince bir çizgi vardır akıllı olarak gördüğümüz bir kişinin bir sözü bir hareketi o kişinin akıllıdan, ukalaya geçmesine sebep olur) Okumuş her şeyi biliyormuş gibi bilgiçlik tasladığı içindir.

 Okumuş halkı hor gördüğü,  küçük gördüğü ve aşağıladığı için.

Okumuşun her teklifini halkımız benimsemiyor çoğunlukla geri çeviriyor.

Halkımız okumuşu kendinden saymıyor.

Tanzimat’tan beri okumuşlarımız,  kâh Avrupa hayaline kapılmış, kâh 50-60 yıldan beri kapıldığı bir sol hayal olsun, kâh Milliyetçi, kâh liberal, kâh sosyal demokrat ama asla kendisi gibi olmayan bu milletin değerleri ile uyuşmayan. Milleti gibi olmayan fikirlere kapıldılar. Milletin geri kalmışlıktan kurtulmasını bu yabancı ve bize ait olmayan görüşlere bağladılar ve o görüşlerde aradılar.

Halkın dışında ve uzağında bir hayat yaşadılar.

Köklerinden koptular.

Ve halk,  aydına-okumuşa inanmadı güvenmedi.

Okumuşların büyük bir kısmı rakip firmanın içimizdeki ajanları gibi davranıyorlardı.

Sağcı olsun, solcu olsun, liberal olsun her şeye muhaliftiler.

Eleştirecek mutlaka bir konu buluyorlar.

Bir eksik, mutlaka yakalıyorlar.

Eleştirdikleri halkın, içinde bulunduğu durumun sorumlusu sanki kendileri değilmiş gibi davranıyorlar.

Okumuşun işi gücü sanki sadece muhalefet etmektir.

Okumuş takımının inancı zayıf, yaşantısı bozuk. Söyledikleri ile yaşantıları pek uyuşmayan Milli ve manevi değerlere bağlı olduklarını iddia edenler ise milli ve manevi değerlere pek önem vermiyor, saygı duymuyorlar.

Bu yüzden halk okumuşu kendinden saymıyor.

Okumuş halka-millete yönelmeli,

Okumuş halka ulaşmaya çalışmalı.  Ona uzanmalı onu kucaklamalı.

Halka inmemeli. (halk aşağıda mı ki halka inelim)

Eleştiri hastalığını bırakmalı.

Açığımızı bulmaktan, kötü yanımızı açıklamaktan vazgeçmeli...

Halktan-milletten yana davranmalı...

Okumuşumuz, hangi bir fikir hareketine katılırsa katılsın, hangi grupta olursa olsun, önce gurubu ile ilgili fikirler ediniyor. O fikirlere göre halkını değerlendiriyor. Yabancı şablonlara göre milleti ölçüp biçiyor bir yere getirmeye çalışıyor. Milletini ve milletinin değerlerini ya önemsemiyor, ya da edindiği şablonlarla halkı eğitmeye, terbiye etmeye ve gütmeye çalışıyor. Halkın düşüncelerini ciddiye almıyor.

Hâlbuki aydın denen kişi,  öncelikle kendi içinden çıktığı toplumu, halkını, kendi milletini ve mensup olduğu değerleri bilmeli, sevmeli, sever gibi yapmamalı, gerçekten sevmelidir.

Daha sonra diğer konuları bu değerlerin üzerine bina etmeli.

Çeşitli “izm”lerde de,  çeşitli meslekler de de durum böyle.

Adam iyi fizikçi, iyi hukukçu, iyi doktor. Ama halkını tanımadığı, milletini ve tarihini iyi bilmediği için iyiliğini şahsi menfaatinin dışında, milli menfaatlerde kullanamıyor.

Bu yüzden okumuşumuzun önce milletini tanıması ve milli şuur sahibi olması lazımdır.

Esasında halk okumuşunu bazen destekliyor, onun peşinden gidiyor. Bunu ne zaman yapıyor?  O okumuşu kendinden gördüğü zaman,  kendi gibi olduğuna inandığı zaman halk, aydının fikirleri ve idealleri için canını bile veriyor.

Kendisini aydın-okumuş olarak kabul edenler arasında şöyle bir kanaat var:  Aydın=muhalif. Aydın demek muhalefet demek,  Prof. Dr. Sabri Ülgener’ in aydınlarımızı eleştirmek amacıyla söylediği çok manidardır.  “Aydın: genellikle muhalefet görevini yüklenmiş”.  Aydın sisteme muhalefet eden demektir gibi yanlış algılar var. Evet, sol-marksist aydınlar böyledir ve her şeye muhaliftirler. Bazı sol çevreler bu görüşü sık sık dile getirirler. Fakat Milli değerlere önem veren aydınlar öyle olmak zorunda değildirler. Sol görüşlülere benzemek gibi, her şeye muhalif olmak mecburiyetleri yoktur.

Neden aydın muhalif olmak zorunda. Milletten yana bir aydın olmaz mı?

Aydın milletten yana olmak zorundadır. Bizim batılılaşma maceramız içinde aydın ve yarı aydınlarımız hep muhalefetten yana oldular, hep muhalefeti seçtiler.

Sonraki zamanlarda sol, insanımızın muhalefet duygularını okşadı, abarttı, tahrik etti, muhalefet rüzgârına herkes katıldı, kapıldı.

Milletten yana olmayan aydın, o zaman kimin aydını olacak diye sormak lazım. Kendisini okutan, tahsil yaptıran milletin değerlerine ters düşen aydına aydın denir mi. Evrensel değerleri savunma iddiasında olan aydınlar, milletimiz söz konusu olunca sus pus oluveriyorlar.

Onların derdi evrensel değerler ve insan hakları vs. değil onlar bu değerleri kullanarak muhalefet ettikleri toplumları, iktidarları yıpratmak için çalışıyorlar.

Nevzat Kösoğlu’nun dediği gibi; “Aydın denilen kişilerin kıblesi milletinin kıblesi ile aynı olmalıdır”. Aksi takdirde o kişiye aydın denemez.

Aydın dediğimiz zaman, milletini seven ve milletine hizmet aşkı ile tutuşan insan anlaşılmalıdır. Aydın’ın illa muhalif olması gerekmiyor,

Problemini çözmediği, derdine derman olmadığı halkına muhalefet etmek kendini bilmez, milletinin değerlerinin farkında olmayan aydın sananların düşüncesidir.

Sözün Özü

Ne hazindir ki bizdeki  “aydınlar”, “Aydınlanma felsefesi”yle ruhlarını kararttıkları ve Kıble’den gelen ışığa gönüllerini kapattıkları için münevver olamamışlar, ancak hümanizm ambalajıyla sunulan Marksisit ideolojinin âzad kabul etmez köleleri ve “Batı’nın yeniçerileri”  olmuşlardır. Böyle olunca da “barış” kelimesini ağzından düşürmeyen “aydınlar”,  bu milletin dinine, diline, tarihine, irfânına, töresine  ve kültürüne en büyük düşmanlığı yapmış, oryantalistlerin devam ettirdiği Modern Haçlı Seferleri’nde “lejyoner” olmuş ve Müslüman Türk Milleti’ne karşı  en ön safta savaşmışlardır

 Sözün özü

“Bizde ise, tahsil sistemi, bilgi diye verdiği bazı malumat kırıntılarına mukabil en bariz milli karakter vasıflarını tahrip eder:  Verimsiz de olsa halk çalışkandır, Münevver tembelliği öğrenir; halk şayan-ı hayret derecede bedeni mukavemete sahiptir, münevver daha tahsili esnasında yumuşar, sonraları mukavemetini büsbütün kaybeder. Halk kanaatkâr, ağırbaşlı, vakur ve hürmetkârdır. Münevver açgözlü, laubali, şarlatan ve saygısız ve dalkavuk olur. Halk umumiyetle dindar, manevi kıymetlere hala bağlıdır. Münevver ise ne dindar ne dinsiz fakat çok iptidai, dar ve çok fena tarzda materyalist olmuştur”.

 Garplılaşmanın Neresindeyiz

 MümtazTurhan.  Yağmur Yayınları İst. 1967 S:8

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

17359048