İlerlemek ve Yükselmenin Yolu Ahıska Türkleri

Orhan ULFANOV

Yazımın asıl konusuna geçmeden önce bu yakınlarda çok talihsiz ve trajik bir şekilde vefat eden dört buçuk yaşındaki Davud yeğenime Allahtan rahmet diliyor ve kaleme almaya çalıştığım bu yazımı onun aziz hatırasına ithaf ediyorum.

Nihal Atsız Türk Ülküsü eserinde ‘’Topluluklar, fedakâr fertlerin çokluğu nispetinde yükselir’’ der. Yani ilerlemek, yükselmek, için fedakâr fertlere ihtiyaç vardır.

Bir bireyin içinde yaşadığı topluma, halka, millete karşı fedakâr olabilmesi için bilgili, kültürlü, entelektüel, milli şuura, milli ve vicdani duygulara sahip olması elzemdir. Özetle toplumları, halkları, milletleri başarıya götüren, yükselten sahip oldukları nitelikli insanların sayısıdır.

Nitelikli insan sayısını artırmak ve çoğaltmanın en başlıca yolu iyi bir eğitimden geçer. Çünkü iyi bir eğitimle insanlar aydınlanır, değişir, derinleşir, ilerler ve yükselir. İyi bir eğitime sahip olan, çok okuyan ve düşünen insanlar birbirlerine, çevresine, halkına, milletine, vatanına karşı olan yükümlülüklerinin ve yerine getirmeye mecbur oldukları sorumluluklarının farkında olur.  Aynı zamanda yeni şeyler üretir, yeni fikirler, görüşler, bilgiler ortaya koyar, sorunları tespit eder ve bu sorunlara doğru çözümler sunar.

Aksi durumun söz konusu, yani eğitimin zayıf, eğitimli insanların az, kitap okumanın düşük olduğu toplumlar, halklar, milletlerde dayanışma, birliktelik, duygudaşlık, fedakârlık, sorumluluk, ahlak, ortak düşünce, hedef ve mücadele değil, ahlaksızlık, hırsızlık, şahsi çıkar, menfaat, umursamazlık, sorumsuzluk, iltimas, iç çekişmeler ve kavgalar olur. Bu yerlerde çevrede olup bitenlere doğru, vuku bulan olaylara gerçek değeri verilemez, olaylar arasında gerçek, dışı, hayali ilişkiler kurulur. Mesela bu yerlerde insanlar kendi sorumsuzluğu, bilgisizliği, düşüncesizliği, cehaleti yüzünden başına gelen felaketlerin göklerden, Yüce Yaratandan gönderildiğine inanır. Hâlbuki Allah insanlar akıl, düşünme yetisi, vicdan, sorumluluk ve ahlak duygusu vermiş, doğru olan yolu göstermek için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve oku diye emir etmiş.

Böyle yerlerde, ülkelerde çocuklar gelecekte ne olmak istediklerini, neyi istemediklerini,  neyi sevip neyi sevmediklerini bilemezler. Çünkü kendilerini keşfetmeyi sağlayacak eğitim, gerekli şartlar, ortam, onları doğru yönlendirebilecek insanlar yoktur.  Bu sebeple gelecekte keşfedici, üretici, yaratıcı, nice büyük işler görebilecek potansiyeldeki çocuklar daha en başından zihni ölüme mahkûm edilir ve kaba, mekanik iş gücünden başka bir şeye yaramayacak refleksiz, duygusuz, sorumsuz bireylere dönüştürülür.

Grigoriy Petrov Beyaz Zambaklar Ülkesi eserinde eğitim önemini şu satırlarla vurguluyor. ‘’İstediğiniz kadar mükemmel anayasalar yapın. Özgürlükler alanında da halka dilediğiniz kadar haklar tanıyınız. Sosyalizm ve ya liberalizmin sihirli gücüne dilediğiniz kadar inanın. Eğer çocuklarınız gerektiği şekilde eğitim almazlarsa hayata bir hiç olarak atılırlarsa, yasalar ve bütün sosyal haklar var olmasına rağmen toplumsal hayat yine de sönük ve ruhsuz olacaktır. Bu nesilden gelen memurlar bencil ve uyuşuk, devlet adamları ise politik madrabaz olurlar. Politikacılar, çıkar peşinde koşar. Okullar yeni neslin bilinci körelten ve kalbini karartan birer karanlık mağara olurlar.’’

Jean Jacques Rousseau ise Emile eserinde eğitimin önemin önemini şu satırlarla vurgulamakta. ‘’Zayıf olarak doğuyoruz ve güce gereksinimimiz var; her şeyden yoksun olarak doğuyoruz ve yardıma gereksinimiz var; aptal olarak doğuyoruz ve düşünme yetisine gereksinimiz var. Doğduğumuzda sahip olmadığımız ve büyüdüğümüzde gereksinim duyduğumuz her şey bize eğitimle verilir.’’

Açıkça ifade etmek gerekir ki, halkımızın büyük bir kesimi kitap okuma, bilgi edinme ve eğitim konusunda hiç de iyi bir seviye de değil. Özellikle kitap okuma kültürü çok aşağı seviyededir. Bu sebeple nitelikli ve fedakâr insan kaynağımız çok azdır. Dolaysıyla da bugün ortaya yeni bilgiler, fikirler, görüşler koyamıyor, sorunlara çözüm getiremiyor, dayanışma ve birliktelik sergileyemiyoruz.

Örneğin yaklaşık bir sene önce doğup, büyüdüğüm ve 400 Ahıskalı ailenin(yaklaşık 2000 kişi) yaşadığı yerde yaptığımız sorgulama neticesinde yıllık kitap okuma oranının 50 aile başına bir kitap olduğunu tespit ettik. Bu durum halkımızın yaşadığı Azerbaycan’ın diğer bölgelerinde de aynıdır. Böyle hazin bir tabloyla yükselme, ilerleme, değişim, dönüşüm ve dayanışmadan bahsetmek olanaksız hatta bir hayaldir. Kaldı ki, Ahıska Türkleri bugün on ayrı ülkeye dağılmış, parçalanmış haldedir.

15 Kasım 1944 Sürgünü ve bugüne kadar tüm yaşadıklarımız aslında bir sonuçtur. Bu sonuçların sebepleri, nedenleri ise geçmişte yatmaktadır. Eğer istiyorsak ki bu sonuçları ortadan kaldıralım o zaman geçmişe dönüp muhasebemizi iyi yapmamız gerek.

 Bunca felaketi topyekûn yaşamış bir halk her şeye rağmen bugün mücadelesi için dayanışma sergilemesi gerekir. Ancak yukarıda bahsettiğim koşullarda ve ortak bir tarih şuuru olmayanlar nasıl bir duygudaşlık sergileyebilirler ki? Duygudaşlık için bu halkın tarihi geçmişini iyi bilmesi gerekir.

Başka bir örnek verecek olursak, bir halkın, milletin sesi, avazı olan neşriyat konusunda halkımızın süreklilik arz eden, yeni bilgiler, fikirler görüşler ortaya koyan ve on üç yıldır çıkan Bizim Ahıska dergisi harici başka bir yayın organı yoktur! Bizim Ahıska harici yayın organları ve özellikle sosyal medya olmakla birçok yerde 15 Kasım 1944 Sürgün nakaratının ötesine geçilememektedir. Hatta birçok yazı Ahıska Türkleri denildiğinden bu konuda en yetkin kişilerden biri olan Yunus Zeyrek hocanın kitap ve makilerinden adeta deyim yerindeyse aşırılıp kopyala yapıştır yapılarak yazıldığı açıkça belli oluyor. Kısacası yenilik ve üreticilik yok!

Bugün Ahıska Türklerinin vatana dönüş, Türkiye’de vatandaşlık ve kültür, örf, adet, dil ve din bakımından bizlere çok uzak olan yerlerde yaşayan halkımızın asimle olabilme gibi üç temel ve bunların yanı sıra başka onlarca sorunu vardır. Ancak ne var ki, vatana dönüş mücadelesi, işin ehillerinin bu meseleden ellerini çektikten sonra bir arpa boyu dahi ilerlememiş, Türkiye’ye göç eden halkımızın uzun süredir beklediği ve ‘’Ha bugün, ha yarın verilecek’’ denilerek yıllardır geçiştirilen vatandaşlık meselesi de Uzun Dönem İkametle hüsrana uğramış oldu. Ayrıca kültürümüze, örfümüze, dilimize çok uzak olan yerlerde yaşayan Ahıska Türklerinin problemleri de her geçen gün giderek artmakta.

Bu üç temel, güncel ve hepsi de hukuksal olan problemler birlikte verilecek uzun vadeli mücadeleyle çözüme kavuşturulabilir. Fakat dönüp aynada kendimize baktığımızda bu sorunların çözüme kavuşturabilecek nitelikli insan sayımızın çok yetersiz olduğunu görüyoruz.

Her şeye rağmen sürgünün ilk kuşağı büyük işler yaptılar. Halkımızın kültürünü, örfünü, âdetini, dilini, dinini koruyup muhafaza ederek asimle olup başkalaşmaktan kurtardılar. Her türlü zorluğa rağmen vatan mücadelesini sürdürdüler.

Ahıska Türklerini temsil eden çeşitli STK’ların uzun bir süredir başında ve yönetim kurulunda olan kişiler genellikle sürgünün ikinci kuşağıdır. Bu kuşağın büyük bir kısmı SSCB döneminde eğitim alanlardır. SSCB, diktanın, baskının, her türlü kanunsuzluğun, rüşvetin kol gezdiği ama düşünmenin, düşüncenin suç olduğu, farklı görüşlerin yasaklandığı, tek tip insan modelinin yetiştirilmeye çalışıldığı, kapalı bir kutu idi. SSCB dağıldıktan sonra maalesef ki, halkımızın bu eğitimli kesimi hızla ilerleyen ve değişen dünya düzenine ayak uyduramadı. Bu yüzden de her konuda, her şeyde geride ve devre dışı kaldılar, devraldıkları hiçbir soruna yeterli düzeyde çareler üretemediler. Çare üretebilecek, çözüm getirebilecek insanları da anlayamadılar maalesef.

Sonuç olarak Ahıska Türklerinin bugün ki STK yöneticileri yeterli bilgiye ve birikime sahip değiller. Şayet yeterli bilgiye, birikime sahip olsalardı kendi aralarında kavga etmeyi, sürtüşmeyi bir kenara bırakıp bugüne kadar bekleyen ve her geçen gün giderek artan, büyüyen yığınla sorunlara bir çözüm getirirlerdi.

Burada bir konuya da değinmek istiyorum. Her sene olduğu gibi bu sene de Ahıska Türklerini temsil eden birçok STK sağda, solda iftar yemekleri verdiler. Biz buna karşı değiliz ama bunun sabah akşam reklamını yaparak sanki büyük bir iş yapılmış gibi gösterilmesine bir mana ve anlam veremiyoruz. Bu yemeklere harcanan parayla örneğin yurt dışında eğitim alıp doktor olmuş ama maddi imkânsızlıklar yüzünden dershanelere gidemediğinden denklik sınavını geçemeyip çok düşük ücretlerle hastanelerde kaçak şekilde ve ya mesleği dışında, hatta inşaata dahi çalışmak zorunda kalan doktorlarımız için bir yer kiralanabilir, onları sınava hazırlamak için özel hocalar tutulabilir. Hatta özel bir yerin kiralanmasına dahi gerek yok. Dernek binalarının bir odasını bu iş için tahsis edebilirler.

Bu yemeklerde kimlere ne anlatılıyor onu da pek anlamış değiliz. Örneğin benim doğup büyüdüğüm yerde yaşayan halkımızın neredeyse geneli ne vatana dönüş meselesindeki son durumdan ne bu konuda yapılan çalışmalardan, izlenen yoldan ne de ki diğer konulardan hiçbir haberi ve bilgisi yoktur. George Orwell 1984 eserinde şöyle diyor: ‘’ Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. Gerçekliğin en açık biçimde çarpıtılması böylelerine kolayca benimsetiliyordu… Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zaman görmüyorlardı, çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninde sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.’’ Burada ne demek istediğimiz gayet açık bir şekilde anlaşılmıştır diye düşünüyoruz.

Özetle sürgünün ikinci kuşağı artık çözüm getirmekten ziyade farkında olmadan sorunları, problemleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmekte, çözümlerin önünü tıkamaktadırlar. Dolayısıyla artık bir değişimin, sürgünün ikinci kuşağının bu mücadeleyi gençlere devredip sahneden çekilmelerinin vakti gelmiştir. Zira bize göre bu kadroyla ilerlemek boşuna zaman kaybıdır. İnanıyoruz ki değişimle genç, enerjik, yeni fikirleri, düşünceleri olan arkadaşların görev başına gelmesi davamıza önemli bir katkı, sorunların çözümüne büyük bir hız katacaktır.

Buradan gençlerimize çağrıda bulunmak istiyorum. Bizlerin halkımıza karşı yerine getirmemiz gereken sorumluluk ve önemli yükümlülüklerimiz var. John Stuart Mill Özgürlük Üzerine eserinde ‘’Toplum korumasına kavuşan her birey bu yarar karşılığında bir şey borçludur ve toplum halinde yaşama olayı, her bireyin o toplumdaki diğer bireylere karşı; belirli bir eylem çizgisine uyarak yükümlü olmasını gerektirir.’’ der…

Bilinmesi gerekir ki, yağmurda damlalarının gökyüzüne doğru akması söz konusu olmadığı gibi bizim de sorumluluk ve görevlerimizden boyun kaçırmamız söz konusu olmaz. Yine yağmurda damlalar yere düşmeye mecbur olduğu gibi bizler de bu sorumlulukları, görevleri üstlenmeye ve yerine getirmeye mecburuz. Bu görevlerden en başta geleniyse hiç şüphesiz ki vatana dönüş mücadelesidir!

Yukarıdak yazı “Bizim Ahıska” dergisinin 47. Sayısında yayınlanmış olup, yazının sahibi Orhan Ulfanov’un uygun görmesi üzerine sitemizde de yayınlanmaktadır.

Yazar
Orhan ULFANOV

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen