Güncel Yazılar

 Mehmet MAKSUDOĞLU

1839 da yanlış iliklenen ilk düğmenin son, turfanda ürünü diplomalılarımızın, Dünyâ’nın en komik tipi olmaktaki şampiyonluğunu hiç kimseye kaptırmağa niyetleri olmadığı görülüyor.

Bilindiği gibi, gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, sonrakiler de sırayı takip eder ve o gömleğin içindeki, tuhaf, çarpık  bir görünüşte olur.

Mîlâdî 18. yüzyıla kadar Avrupa’nın (Amerika, Avrupa’nın kültürel uzantısıdır) özendiği Osmanlı’nın yenilenmeğe ihtiyâcı vardı. Yenileşme askerlik işlerinde başlatıldı, bu yenilikler, Devlet’in yapısıyla ilgili değildi. 1839 Tanzîmât olayı ise, Devletin yapısını değiştirmek yolundaki ilk adımdır ve düğme yanlış iliklenmiştir! Esnafın, yeniçeri ulûfelerini (üç ayda bir ödenen maaşlarını) satın alarak (bunu, günümüzdeki hazîne bonosu almak gibi görüyorlardı herhâlde) kâğıt üzerinde  asker gibi gözükmesi, zâten bozulmuş olan yeniçeri ocağını büsbütün işe yaramaz hâle getirmişti. Sultân İkinci Mahmûd (1808-1839) yeniçeri ocağını 1826 da kaldırabilmiş, fakat entrikalarının ve neye hizmet ettiğinin farkına vardığı Mustafa Reşîd Paşa belâsını halletmeğe ömrü vefâ etmemişti.

Mason Mustafa Reşîd Paşa’nın, emperyalistlere danışarak (?!) hazırladığı Tanzîmâtı, 17 yaşındaki Abdülmecîd (1839-1861) Hân kucağında buldu. 1856 da düğme İslâhât’la  ikinci kez yanlış olarak iliklendi; Müslüman Türk’ün, aslî kimliğini kaybetmesi yolunda atılmış bir adımdır. Devleti kuran, ayakta tutan aslî unsur, Müslüman Türk’le, onun yaşama hakkı tanıdığı, Batı’nın 21. yüzyılda bile ulaşamadığı insanlık seviyesiyle, dinlerine, dillerine, hukukuna karışmadığı, kollayıp gözettiği, kendisi cephelerde savaşırken sâdece cizye alıp semirttiği, refah içinde yaşamasına izin verdiği gayri müslim aynı seviyeye getirildi. Halkın söyleyişiyle, “eskiden mahkemede tanıklığı kabûl edilmeyenler, mahkemelerde hâkim oldu !”  kâfire, gâvur demek yasak edildi !

Üçüncü kırılma noktası 1876 yılında Meşrûtiyet’in ilânı oldu. Hiçbir anayasayı doğru dürüst incelememiş Midhat Paşa’nın baskısıyla, Sultân İkinci Abdülhamîd Hân, önceden verdiği sözü yerine getirerek Meşrûtiyeti ilân etmiş ve Meclis-i Meb’ûsânı toplamıştır. Midhat Paşa’nın akıl hocası Odyan Efendi de öyle mühim bir hukukçu değildi, üstelik ülkenin durumunu da bilmiyordu!

Meşrûtiyet Meclisi’nin karârıyla girilen 1877-78 (1296) Osmanlı – Rus Harbiyle Balkanlar kaybedildi, Karadağ ve Sırbistan Osmanlı Devleti’nden koptu, Bulgaristan’a iç işlerinde bağımsızlık verildi, Doğu Anadolu’da kaybımız oldu, İngiltere, Rusya’ya karşı ‘Doğu Anadolu’yu daha rahat koruyabilmek bahanesiyle’ Kıbrıs’a yerleşti.

Kısacası, bu işler böyle devâm edegeldi, yenilenme ihtiyaç ve çalışmaları  içine Avrupa’nın etkisi karıştı, düzenlemeler, onların istediği gibi yapıldı, iş o hâle geldi ki, kültür istilâsı, sonraki yıllarda devlet siyâseti olarak (batılılaşma, çağdaşlaşma denilerek) yürütüldü. Müslüman Türk çocukları, bu akımın etkisiyle öğretim yapan devlet okullarında, kendilerine, Avrupalı emperyalistlerin istediği gibi bakar hâlde eğitildi !

 Tam da burada, rahmetli, hikmet sâhibi, Aliya İzzet Begoviç’in sözü hatırlanmalıdır :

Düşmanın tarafından öldürülünce değil, ona benzeyince yenilmiş olursun.

Cambridge’de, kiracısı olduğum yaşlı İngiliz hayıflanarak anlatıyordu :

“Bir Afrika’lı yerliye, ‘hiç İngiltere’de bulundun mu?’ diye sorulduğunda, Afrika’lı, ‘No, I have never been home’ (hayır, Anavatan’da, yuva’da hiç bulunmadım) dermiş; ‘bu kafa yapısını (attitude of mind) devâm ettiremedik‘ ” diye üzülürdü.

Peki, kendisine düşünmeksizin, bol keseden ‘aydın’ sıfatı verilen diplamalılarımızın  – henüz uyanmamış, çağdaşlık (!) merhalesindeki diplomalılarımızın çoğu ne der : ortaçağ karanlığı!,  ülkeyi ortaçağ karanlığına götürmek istiyorlar !

Bu, coğrafya şaşkını, cehâleti tahsil etmişçesine câhil diplomalılarımız, neyi bilmez ? (ve dahî bilmediğini de bilmez:) Otraçağ dedikleri (395-1453) devirde, medeniyet Müslümanlardaydı, ilim ve medeniyet, Palermo (İtalya) ve Endelüs (İspanya) yoluyla Avrupa’ya geçti. 8. Yüzyılda Basra, Kûfe gibi şehirlerde varrâk denilen kitapçı dükkânları sabahlara kadar açık kalır, Müslümanlar oralarda kitap okurlardı. Paris gecekondulardan ibâretti. Kan dolaşımı, İslâm dünyâsında, Harvey’den yüzyıllarca önce biliniyordu, meridyen ölçülmüştü. Avrupa’da zihin engelli hastalar, ‘içine cin girmiş’ denilerek yakılırken, Müslümanlar onları mûsikıy ile tedâvî ediyor, kuş etiyle besliyorlardı (Edirne’deki Bîmârhâne şimdi müze hâlindedir). Avrupa’lı, 19 yy.da ve 20. yy. başlarında bile, yıkanmadığı için teke gibi kokarken, (21. yy.da bile, Avrupalı’nın çoğu, yüzünü, lavabo’nun giderini tıkayarak, kullanılmış su ile yıkar) Osmanlı’nın her şehrinde, kasabasında hamamlar vardı.

Bunlar, bâzılarının sandığı gibi, hamâset edebiyâtı değildir; ‘Biz’ olarak duruş noktamızın belirlenmesi için gerekli, vâkıa’nın, durumun, tesbîtidir.

Bu olmayınca, meselâ, zaman zaman dile getirilen, Hz. Ali’nin (kerremallahu vechehu) ‘çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların zamanına (geleceğe) göre yetiştirin’ sözünün, nasıl yanlış bir zemîne oturtulduğu anlaşılamaz : diplomalı câhilimiz sanki, bugünkü durumumuz, tabiî bir gelişin sonucu imiş gibi davranıyor, öyle zannediyor; kırılma noktalarının câhili olduğu için, kendisine o kırılma noktaları, bu kültür istilâsı sonucu öğretim sırasında, ‘çok iyi atılımlar, değerli işler, çağdaşlaşma adımları’ diye öğretildiği ve kafası orada durduğu için, böyle komik duruma düşmektedir; mânevî, kültürel DİSK KAYMASI olayından habersizdir, üstelik, bu çarpık durumu, en sağlıklı yönelim diye bellemiştir, durumun farkında olan ve beğenmeyen  bilgili ve bilinçlilere karşı da ‘çağdaşlık’, ‘Atatürkçülük’, ‘modernite’, ‘akılcılık’ silâhlarını ölçüsüzce, israfla kullanmaktadır. 200 yıllık yanlış gidişin ürünü ‘statüko’ da kendi yanında olduğu için, çok pervasız ve tepeden bakar hâldedir.

Kültür istilâsı ürünü olan öğrenim kabuğunu delip çıkamamış bâzı ilâhiyât mezunlarımızın giriştiği İslâmı çağa uydurmak, İslâm’da, - hadîs-i şerifleri ayıklayarak, âyet-i kerîmeleri de keyfince yorumlayarak – çağa uygun değişiklikleri yapmak eylemi, ‘bedeni, dışarıdan getirilmiş hazır elbiseye uydurmak için, bazı parmakları kesmek, çıkıntı yapan dirsekleri, diz kapaklarını ameliyat etmek, göbek bir Batılınınki kadar hacimli değilse, çağdaş hormonları bedene zerketmek’ gibi olmuyor mu? Ne dersiniz? 

İşin acıklı tarafı da, bu süper komik, taklid sömürge aydını tipten hâlâ ‘aydın’ diye bahsedilmekte oluşudur. Hangi milletin aydını?    

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

23010016