19 Mayıs 2022

Mehmet Saffet SARIKAYA

Deizm son onlu yıllarda kültürel hayatımıza giren bir olgudur. Her ne kadar üzerine yapılmış bir alan araştırması, bilimsel ve resmi bir veri olmasa da farklı mahfillerde genç neslin giderek deizmi benimsediğine, gençlerimize doğru bir din eğitimi vermenin gerekliliğine dair serzenişlere rastlanmaktadır.

Deizm: “Her türlü vahyi, ilhamı ve dolayısıyla vahyin bildirdiği Allah’ı, dini, takdir’i inkâr ederek sadece akıl ile idrak edilen bir Allah’ın varlığını kabul eden ve teşbih/benzetme ve teşhisi/şahıslaştırma reddeden felsefi meslek” olarak tarif edilir Deizm, ilk prensibi kabul etmeyip maddeyi kör bir kuvvete bağladığı için Materyalizmle birleşen bir anlayışa sahiptir. (S. H. Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, İstanbul 1979, 55).

İslam düşünce geleneğinde Tanrı’yı bu dünyaya müdahaleden uzaklaştıran tefviz gibi bir inanç olsa da bu inancın deizmle doğrudan ilişkisini kurmak mümkün görünmemektedir. Zira Deizm Batı kökenli, Ortaçağ Avrupa’sında ortaya çıkan din savaşları ve kilisenin din üzerindeki baskısına tepki olarak oluşan bir doktrindir.

Bugün gençlerin, bu gelişmeler hakkında bilgi sahibi olup bu felsefi doktrini günümüze uyarladıklarını söylemek pek mümkün görünmemektedir. Onlar güncel dünyada yaşananları sanal âlemde takip ederek kendilerince bir dünya inşa etmektedirler. Bu dünya onların bireysel haklarını önceledikleri, manevi sorumluluklardan kaçındıkları sonuna kadar nihilist ve hedonist/zevkçi bir anlayıştır.

Sosyal olayların çok sebepli oluşu gerçeği ifade ile burada günümüz Türkiye’sinde gençlerini deizme yönelten iki nedenden bahsedeceğim. İlki 1925’den itibaren resmi olarak yasaklanmakla birlikte toplumumuzda varlığını sürdüren tarikat hareketleridir. Cumhuriyet Türkiye’sinde devletle ilişkilerini paradoksal olarak sürdüren tarikatlar, özellikle 1980 sonrasında siyasi otoriteler tarafından oy deposu olarak görülüp bu bağlamda ilişkilere muhatap oldular. Tarikat hiyerarşi/oligarşisi bunu iyi değerlendirip kendilerini olduğundan fazla güçlü göstermekte hünerlerini sergilediler. Konunun uzmanlarının da ifade ettiği gibi yasaklanmasıyla birlikte kontrolden çıkan bu hareketler kendi içinde oldukça farklı anlayışlara savruldular. Bazıları işi Allah ile hemhal olma iddiasıyla Allah adına ahkâm kesmeye, din bezirgânlığına vardırdılar. Nafile formundaki bazı dini gelenekleri dinin olmazsa olmazı haline getirip bidat ve hurafe yoğun bir dini hayat sunarlar. Onlar dini kendi tekellerine alarak Ehl-i Sünnet müdafiliğine soyunup kendileri gibi düşünmeyen ve kendilerine bağlanmayanları kendi ürettikleri gerekçelerle tahkir etmekten çekinmezler. Bir taraftan ahiret hayatını da tekellerine alarak insanlara sundukları kurtuluş reçetelerini maddi rantlara dönüştürüp pazarlarlar. Bunun için her türlü modern iletişim vasıtalarını kullanırlar.

Ancak bilgiye ulaşmak için tuşlara dokunması yeterli olan yeni nesil, sanal medya üzerinden bunların arka planlarını, kirli ilişkilerini, yalan dünyalarını ortaya döken pek çok veriye ulaşabilmektedir. Buna ulaştıklarında ise dini en iyi yaşadıklarını iddia edenlerin örnekliği de yalan olmaktadır. Buna binaen gençler aldatılmak yerine ‘eğer din/İslam böyle bir hayat sunuyorsa, Müslümanlık böyle bir yaşam biçimiyse biz burada yokuz’ diyerek kendilerine yeni bir mecra çizerler. “Ben Allah’a inanıyorum, ama Allah bu dünyaya karışmaz” diyerek, tarikatçı geçinen din tacirlerinin pazarladığı dinden müstağni kalıp kendilerini soyutlarlar. Üstelik bunların ahlaksızlıklarının farkında olarak kendilerini dini yükümlülüklerden de soyutlarlar. Zira zahiren en fazla ibadet ettiklerini iddia eden bu zümrelerin ahlaksızlıkları onları dini yükümlülükler hakkında şüpheci, sorgulayıcı ve reddedici bir tavra sürükler.

Gençleri böyle düşünmeye sevk eden alt yapı, ne hazindir ki yine bazı Müslümanlar tarafından oluşturuldu. Bu alt yapı kanaatime göre yeni nesli deizme götüren ikinci önemli sebeptir. 1990’lı yıllardan itibaren siyasi iktidarın nimetleriyle tanışan Siyasal İslam/ İslamcılar dönemin siyasi şartlarında örselenince korunak olarak Batılı kurumları buldular. Türkiye şartlarında yıllarca Cumhuriyet kurucularını ve takipçilerini Batı taklitçiliğiyle suçlarken ve Batıyı kötü görürken, kendi mağduriyetleri için Batıya koştular.

Bu süreç, beraberinde Siyasal İslam/İslamcılarda köklü bir paradigma değişikliğini beraberinde getirdi. Tarihi geçmişi ve gelenekleri itibarıyla Müslüman paradigması adalet temeline dayanır. Hz. Ömer adaletin sembolü olarak kabul edilir. Toplum düzenini kuran sistem adalet temellidir. Bu nedenle Müslüman siyaset teorisinde rejimlerin önemi yoktur. Siyasi sitem ne olursa olsun adaleti temin ettiği sürece iktidarına itaat edilir. Osmanlı’yı altı yüz sene payidar eden adalettir. Bireysel haklar ve özgürlükler başkalarının haklarının başladığı yerde biter. Toplumun hakları, bireysel haklara tercih edilir (maslahat-ı mürsele). Bu nedenle Müslümanlar bir vücudun uzuvları gibidir. Bir uzuvda acı varsa bütün uzuvlar etkilenir. Edirne’ye kar yağdığında Rize’de üşümemiz, Bosna’da kan döküldüğünde ciğerimizin yanması bundandır.

Oysa modern Batı’yı kuran paradigma bireysel hak ve özgürlüklerdir. Bu bireysel özgürlüklerin denetimi evrensel kurallarla sağlanmaya çalışılmaktadır. Ancak Batıda gelişen kapitalist sistemlerde, Pragmatizmde bireysel özgürlükler bireysel güçle doğrudan ilişkilidir. Ne kadar güçlüyseniz o kadar hak sahibisinizdir. Sizin özgürlük alanınız gücünüzün yettiği ölçüde başkalarının özgürlüklerini kısıtlar. Bu nedenle dünyada beşler on yıllardır söz sahibidirler.

İşte Siyasal İslam/İslamcılar Batıya yöneldiklerinde bireysel hak ve özgürlükleri önceleyen paradigmayı öğrendiler ve benimsediler. Türkiye’de bu paradigma değişikliği 2000’li yıllara damgasını vurdu. Üstelik Pragmatizm, Liberalizmle birleştirilerek bireysel menfaatler için her şeyi meşru ve mubah gören bir algıya dönüştürüldü. FETÖ böyle bir algı üzerinden semirdi. İslamcılığın ölümüyle ilgili tartışmalar bu zeminde yapıldı. Bireysel hakları önceleyen yeni algı, liyakatin yerine sadakati getirdi. Bunu da vefa ile meşrulaştırdı. Gücü ellerine geçirenler kendi menfaatlerini milletin menfaatinin önüne geçirdiler. Toplum hayatımızı oluşturan, bizi biz yapan Türk yapan Müslüman yapan gelenekler yıkıldı, değerler yok edildi.

Geriye hiçbir ideali, yaşama emeli, hayata tutunma gayesi olmayan bir nesil kaldı. Onlarda sanal dünyanın kendilerine sunduğu hayallerin peşinde hayatı bir oyundan, eğlenceden ibaret gördüler. Dijital teknolojiyi bilgi üretmek için değil, dedikodu yapmak, zaman harcamak için kullanır oldular. Böyle bir dünyada dinin emir ve nehiylerinin onlar için bağlayıcılığının hiçbir değeri yoktur. Bilakis bireysel özgürlüklerini sınırlayan bir yapı olarak vazgeçilmesi, itibar edilmemesi gereken bir alan olarak görülür. Üstelik deizm Tanrı’yı da inkâr etmiyor. “Ben Allah’a inanıyorum ama O’nun bu dünyayla işi yok”. Peki, öteki dünya/ahiret! Görünür âlemde olmayanın görünmeyenle işi ne?

Prof. Dr. Mehmet Saffet SARIKAYA Süleyman Demirel Üniversitesi  İlahiyat Fakültesi öğretim üyesidir.

Bu kategorideki Makalelerden