Güncel Yazılar

 Ömer AĞAÇLI

Allahsız ve dini görmezden gelerek bir varlık anlayışına hiç sahip olmadım. Geçmiş dönemlerde bu anlayışımdan dolayı çevremden sürekli eleştiriler aldığım gibi alay bile edildiğimi söyleyebilirim.

Yeni yüzyıla geldiğimizde nedenlerini bilmem mümkün olmayan gelişmeler, değişmeler olmaya başladığını, dinin yani insanın manevi yönü ile ilgili konuların yeniden gündeme gelmeye başladığını müşahade ediyoruz. Burada hemen söylemeliyim ki din, geçmiş zaman dilimlerinden içeriği daha farklı ve oldukça yüksek seviyelerde irdelenmeye , değerledirilmeye başlamıştır. Bundan da çok memnunum.

Bu makale kapsamında varlığa bakış açıma göre insanın hayat serüveni üzerinde aklımın ve idrakimin elverdiği  ölçüde kimi şeyler söylemek üzre: “Allah’ın Dünyası” ile “ İnsanların Dünyası “ başlıklı bir yazı kaleme almaya çalışacağım. Hiç kuşkusuz benden önce bu konularda düşünce üretmiş kimselerinde tecrübelrinden faydalanacağım ve onlardan referanslar sunmaya çalışacağım.

Hilkat(yaratılış) hakkında tek bilgi veren kaynak dindir. Hiç bir beşeri bilgi türleri(bilim, felsefe) bize hilkati açıklayamaz. Şimdiye kadar da açıklayamamıştır. Zaten öyle bir iddaları da yok. Hilkat karşısında beşer her zaman acz içinde kalmak durumundadır. Bu bağlamda kutsal kaynaklar hilkatin sonradan ortaya çıkartıldığını yani bir başlangıcı olduğunu söyler. Yaratılış muhdestir. Sonradan var olmuştur. Yaratılışın bir bir başlangıcının olması, onun bir amacı ve anlamı olduğunu da içermektedir. Nitekim Kur’an bize yaratılışın anlamı va amacının “ Allah’a kulluk ve O’nun kendisinin bilinmesi olduğunu “ söylemektedir. Şu kadar var ki insanın hayat serüveninin tek amacı, Allah’ı bilmektir. İnsanın hayatının yaratılış amacı belli olunca, hayatın anlamı da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. İNSAN, DOĞASI GEREĞİ HAYATIN ANLAMINI DOĞRU BİLMEK DURUMUNDADIR. BU ZORUNLUDUR. İNSAN BİLEN BİR VARLIKTIR. BİLMEK, ANLAMAK DEMEKTİR. İNSAN ANLAMAK, ANLAMLANDIRMAK, AÇIKLAMAK, YORUMLAMAK ZORUNDADIR.

İnsanın var oluşu, doğası, evrende çift boyutlu yaşayan bir varlıktır. Yani insan iki ortamlı tek varlıktır. İnsanın iç dünyası Hakk’a, dış dünyası ile halka dönüktür.

İnsan doğasının formülünü de şöyle ortaya koyabiliriz: RUH, ZİHİN VE BEDEN...

Ruh, insanın manevi boyutu,Allah katından ilahi bir cevherdir. Beden ise dünya malzemsinden topraktır. Zihin de ruhun bedendeki marifetidir. Ruh ezeli, beden izafidir. İnsan doğası ilahi ve dünyevi bileşimdir. İnsan bir şeyi bilirken onu bilen ruhtur. Aklı denilen şey ise ruhun bilme yetisidir. Şu kadar var ki insan,ezeli olan ruh ile izafi olan bedenle hem Allah’ı hem de yaratılmışlar tarafından kuşatılmış olarak kendini gerçekleştirmek zorundadır. Hayat denilen serüven de bundan ibarettir.

Kur’an mutlak varlık olan Allah’ı isimleri, sıfatları ve fiilleriyle tanıtır. Ve Allah’ın her an , sürekli yaratma halinde olduğnu söyler. Allah’ın her an yaratma  faaliyetleri, bizi kuşatan zaman ve mekan boyutlu gerçekliktir. Evren bir nesneler yığını değil, Allah’ın isimlerinin hükümleridir. Evren eserdir, eser yaratıcın sıfatlarından dolayı belirginleşir. Sadrettin Konevi “ Evreni Allah’ın isim ve sıfatlarının gömleklerine bürünerek göründüğü aynadır.” Der.

Seyyid Hüseyin Nasır “ Alem yüce bir hakikat kitabıdır. Evrenin bizzat kendisi insana sürekli hakikatin ebedi mesajını verir. Evrendeki her şeyin sonlu ve sınırlı suretleri sonsuz olanın izlerini açığa vurmaktadır.” Der.

İnsan dünyada bir şeyi inşaa etmez. Kendi dışında inşaa edilmiş hayatı yaşamak zorundadır. İnşaa eden Yaratıcıdır. O, yaratıcının inşaa ettiklerini seyrederek yaşar gider. Yani yaratıcının fiillerine şahitlik eder. Bunun farkına varıp varmaması önemli değildir. Gerçeği değiştirmez.

Yaratıcının dünyası tektir. Nasıl varlık bir ise alemde birdir. Kur’an alemler ifadesini çoğul olarak kullanır. Bu insanlara göredir, Allah’a göre değildir. Alemin, alamler olarak ifade edilmesi Allah’ın isimlerinin çokluğundandır. Çünkü her isim bir alemi tecelli ile ortaya çıkartır. Şu kadar ki Allah’ın isimlerinin çokluğu ve birbirlerine göre dereceler üzre bulunması alemlerin zuhurudur.  Çokluk bir olanı değiştirmez. Sufiler bu hakikati kesrette vahdet olarak ifade etmişlerdir. Allah nasıl mutlak anlamda “ bir “ ise alemde çokluk bir’dir.

Allah nasıl mutlak olarak gerçek ise onun fiileri de mutlak anlamda gerçektir. Bazı asyatik öğretilerde evrenin hayal ve maya olduğu ifade ediliyorsa bu Kur’an’a aykırıdır. Yokluktan Varlık çıkmaz, var olan da yok olmaz. Bu akla aykırıdır.

İNSAN BU ALLAH’IN FİİLLERİNDEN İBARET OLAN MUTLAK GERÇEKLİK DÜNYASI KARŞISINDA BİR SEVİYEDE BULUNUR VE BULUNDUĞU SEVİYEYE GÖRE KENDİ DÜNYASINI KURAR. İNSAN KENDİ DÜŞÜNCE ÜRÜNLERİYLE BU İŞLERİ YAPAR. YANİ İNSAN KENDİ DÜŞÜNSEL ÜRÜNLER DÜNYALARI ÜRETEREK VAR OLUR, VAR OLUŞUNU GERÇEKLEŞTİRİR.

Hasan Onat’ın güzel ifadesiyle insan, iç içe geçmiş iki dünya içinde kendini inşaa etmeye, varlığını sürdürmeye çalışır. Bu da sonuçta “ Allah’ın dünyası”, “ varlıklar dünyası” olarak ortaya çıkar. İnsanların dünyası, düşünsel ürünler dünyası, beşeri yaşantılar, dünyası şeklinde ifade etmek mümkündür. Allah’ın dünyası ilahi aklın gerçekleştirdiği; insanların dünyası da beşeri akılların gerçekleştirdiği dünyalardır.

İnsanın hayat serüveni, onun bilgi ve bu bilgiye göre dayalı eylemlerinden ibarettir. İnsan daima bir bilgiye göre eylemlerde bulunur. Bilgi düzeyi ne ise eylemlerde o düzeyde gerçekleşir. İnsan bilgiye akıl yoluyla ulaşır. Akıldan başka bilgi elde edilecek hiç bir donatı yoktur. Nitekim 35/8 ayette “ Akıllarıyla gerçeği gören kimse gibi olur mu?” diye belirtilir.

Bilgi, gerçek olanları bilmektir. Aslı esaı olmayan şeylerden kaçınmaktır. Yani bilgi var olanların bilinmesidir. Var olmayanların bilgisi olmaz. Tüm insanlığın yaratılış amacı gerçeği bilmektir. Hayat bilmekten ibarettir. Yaratılışın gayesi bilmek olduğuna göre var oluş haktır. Bilmek hakk’ı bilmektir.

Modern dünyanın bilgiye yaklaşımı malumdur. İslam dünyasında bilgi konusuna en çok ilgi gösterenler sufilerdir. Bilgilerin kaynağı nelerdir?. Bilgilerin hakikatle olan ilişkileri nelerdir?.gibi. Sufilerin içinde en büyüklerinden biri İbni Arabidir. İbni Arabi’nin bilgi sorununa yaklaşımı çok ilginçtir. Arabi, insan bilgi edinirken idraki sağlayan zihinde bulunan kuvvetlerden söz eder. Zihin kuvvetleri içinde birden fazla kuvvet bulunduğunu ve bunların içinde en üst konumda akıl kuvveti bulunur der. Arabi aklın ruhani bir kuvvet olduğnu, maddi şeyleri bilebildiği gibi manevi şeyleri de rahatlıkla bilebilir diyor. İnsan beş duyu vasıtasıyla ancak maddi şeylerin formlarını bilebilir ancak manevi şeyleri bilemez diyor. Manevi şeyler ancak akılla bilinir diyor.

Arabi; insan birşeyi bilirken o anki ruh durmunu çok önemlidir. İnsan bi şeyi bilirken kendisi bu şey değildir. İnsan bir şeyi bilirken ortaya çıkan bilgi ile insan ruhu da aynı şey değildir. Bilgi ruhi bir şeydir., maddi bir şey değildir. Ruhta maddi şeylerin hasıll ettiği intibalardır. İnsan kendi dışındaki nesneleri bilirken ona kendi ruh durumuna göre bir suret verir, bu suret ile o şeyin gerçekte bulunduğu hal aynı değildir. Sureti meydana getiren insan ruhudur. Burada ruh ile bilgi birbirine karışmamıştır. Ruhun değişik hallerine göre suretler sürekli değişim gösterir, diyor.

İnsanın ruh ahlleri her an farlılıklar gösterdiğinden, ruh ahllerine göre ortaya çıkan düşünceler de farklıdır. İnsanlar arasındaki görüş ayrılıklarının nedeni buradan kaynaklanır. Bu nedenle beşeri akıllar birbirinden farklı olduğu için akıllılardan her zümre diğerlerini cahil sayarlar.

ALLAH’IN TEK DÜNYASI KARŞISINDA İNSANLARIN DÜNYALARININ ÇOKLUĞU BURADAN ORTAYA ÇIKAR. İNSANLARDAN ZUHUR DEN HER BİLGİ GÖRECELİDİR. MUTLAK BİLGİ ANCAK ALLAH’A AİTTİR.

İnsan mutlak bilgiyi ancak Allah’ın desteği ile bilebilir. Nitekim Peygamberlerin bilgileri bu türdür. Basiret ruh gözesinden gelir. Peygamberler Allah’ın ruhla destekledikleri varlıklarıdır. Bunlar tamamen öznel durumlardır. Dini bilglerin en önemli boyutu budur. O nedenle ya iman edilir ya da inkar edilir, üçüncü bir yol yoktur. Öteden beri hep söylediğimiz bu husus vardır. Akıl, vahye hakemlik edemez diye.

Şu kadar var ki kim ruhen yükselirde o kimsenin aklı ve ilmi gerçekliğe en yakın duruma gelir. Ruhen yüksek kimseler, insanların çok dünyalarından Allah’ın tek ve mutlak dünyasına yükselirler. YANİ KESRETTE VAHDETİ BULURLAR....

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20833750