Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Dünyânın akıllı (!) kişileri, Kıyâmet’e hazırlık yapıyorlarmış. Kıyâmet sonrasında - onlar kimlerse? - sağ kalacakların gireceği bir sığınak ve ekip-biçmeleri için dondurulmuş bitki tohumlarının konulacağı soğuk hava deposu inşâ edilmiş. Bu bitki tohumu deposuna bir isim de bulmuşlar: “Nûh’un Ambarı”. Akılları sıra, Nûh Tûfânı ile Kıyâmet’i birbirine benzetmişler. Hz. Nûh’un, Tûfân öncesindeki hazırlıklarını taklîd ediyorlar.

Bir def’â, Kıyâmet’den kurtulmayı ümîd etmek, en müthiş hakîkatı inkâra yeltenmektir. Bırakın insanları, bitkileri, hayvanları, melekler bile bu dehşet ânında sağ kalamayacaklar. İlâhî mesaj, bu yönde.

Ne Kıyâmet’in borusunu çalacak olan İsrâfil, ne de “Ölüm Meleği” sıfatıyla vazîfesini tamamlayacak Azrâil, Kıyâmet’e rağmen bir tavır içinde olamayacaklar. Yâni, “Hayy” ve “Kayyûm” olan Allâh’ın dışında hiçbir nesnenin canlı kalamayacağı bu büyük güne, tohum dondurarak hazırlanmak, ancak insanın kanını dondurur.

Bu hesap ânını tevekkülle bekleyip aklanma cehdine girişmekten başka, yapılacak hazırlık yok. Kıyâmet sonrasına “depremzede” fotoğraflarını andıran bir panorama mantığı ile hazırlananlar, kendileri için “Kıyâmetzede” psikolojisi de icâd edeceklerdir.

Eskilerin “harekât-ı arz” dedikleri deprem, hakîkaten arzın harekete geçmesi ile meydâna geliyor. Jeolojiden fiziğe, sismolojiye kadar bir sürü ilim, bu “Yeryüzü kımıldaması”nı inceliyor. Hepsi de, kendi imkânları nisbetinde mâkûl, mantıklı îzâhlar yapmağa çalışıyor. “Fay” denilen kırılma çizgilerinden dem vurularak, Dünyâ birtakım risk bölgelerine ayrılıyor Bırakın ülkelerin deprem taksimâtını, şehirler bile, semt semt depremlendiriliyor. Muhayyel bir “şiddet” kadranı yapmışlar. Falan şiddetdeki depreme dayanacak veya dayanamayacak mahalleler, evler, siteler; piyasada tasnîfe tâbi tutuluyor. Deprem konusunda, ucundan kıyısından akademik unvân bağlantısı kuran bir avuç “muğbeçe”, televizyon kanallarında ahkâm kesiyor. Söylediklerinin tamâmını toplasan, kahve fincanında telve olmaz. Bütün bu ilim kibirlenmelerine ve –hâşâ- “alçak dağları yaratma” cür’etlerine rağmen, yine deprem oluyor ve yine ah ü figân yükseliyor.

Ortada bir tek hakîkat vardır: Depremzede! “Kimse yok mu?!..” diye enkaaza haykıranlara sesini duyuramayan depremzede!.. Depremzedelere borcumuzu ödememişken, “Kıyâmetzede”lere ne yapabiliriz?

Borçsuz insan var mıdır? Bu mümkün mü? Tabiî ki, nakdî veya aynî borcu kastetmiyoruz. O bakımdan borçsuz insan, elbette vardır. Fakat bu tarz borç, ne kadar basit, ne kadar zavallı bir hâldedir.

Küçücük bir maydanoz yaprağından başlayarak, teneffüs etdiğimiz havaya, baktığımız manzaraya, duyduğumuz hoş sadâlara varıncaya kadar; bizi kuşatan, girift mi girift bir muhîte, aslâ ödeyemeyeceğimiz tümen mikyâsında borçlarımız varken, “borcum yok!” diyebilir miyiz?

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22907939