17 Ocak 2022

Nuh Muaz KAPAN

"Düşünmek, bir yıkıma hazırlanmaktır.”
Emil Cioran

Türkiye’de kapitalizm üzerine konuşmamız gerektiğinde aklımıza gelen belli temel sorunlarımız vardır. Bu sorunlar bizi tarihsel olarak belli  bir yere götürür: Cumhuriyet öncesi Osmanlı’nın son dönemi. Akla gelen “Nerede hata yaptık?” veya  “Osmanlı neden kapitalist olamadı?” gibi sorular her dönemde sosyal bilimler alanında tartışılmıştır. Bu soruların kavşağında benim her zaman aklımda olan isim Sabri F. Ülgener olmuştur. Bu fikrin oluşumunda ilk olarak son dönem Osmanlı düşünürlerine olan ilgim etkili olabilir ama Sabri F. Ülgener, bunun da ötesinde tarihsel olarak sosyal bilimler geleneğimize baktığımız vakit önemini ortaya koymuş bir şahsiyettir. Erol Güngör’e göre Sabri F. Ülgener, “memleketimizde bir elin parmakları kadar az sayıdaki ilim adamlarından biri”dir. Bundan dolayı bu yazı da Sabri F. Ülgener’i hem bir yad etmek hem de kapitalizm ile alakalı bu topraklarda söz söyleyen biri olarak onu dinle(t)mek niyeti içerisindeyim.

1911 yılında dünyaya gelen Sabri F. Ülgener, İstanbul’da çöken bir devletin gizli çatırtıları arasında yetişirken; fikri olgunluğu da bu ortamda gelişmiştir. Ülgener’in dedesi İsmail Necati Efendi Nakşibendi şeyhlerinden olup, babası Mehmet Fehmi Efendi de bu tarikat terbiyesi ile yetişmiş değerli bir zattır. Bu muhit içerisinde dedesinden tasavvufa meyleden yanını geliştirdi. Baba Mehmet Fehmi Efendi’den şer-i ilimler ile hüsnü hat öğrendi.

Ülgener, İstanbul Erkek Lisesinde orta tahsilini sürdürürken yabancı dili Almancaydı. Evde Arapça ve Farsça ile kurulan yakınlık Almancaya sıçradı. İstanbul Erkek Lisesinden mezuniyetinin ardından İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesine girdi. 1935 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu ve aynı fakültenin İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsüne asistan oldu. Almanya’da Hitler’in yönetiminden kaçan Alman bilim adamları Ülgener’in yazacağı eserlere ilham kaynağı olmuşlardır. Üniversite’de akademik düzeyde gelişmesini gerçekleştirirken bir yandan da birçok yurtdışı serüveni yaşamıştır. Ve bu serüvenleri neticesinde kendi alanı ile alakalı uzman birçok kişiden etkilenmiştir. İlerleyen yaşlarında kalp krizi geçirmiş ve bunun sonucunda kalbine pil takılmıştır. 1983 yılının haziran ayına gelindiğinde ise uykuda geçirdiği bir kalp krizi ile hayata veda etmiştir.

Sabri F. Ülgener, 1910 kuşağının Türk düşünce dünyasında yarattığı kırılma noktalarından biridir. Cumhuriyeti 1880 kuşağı ilan etti; 1900 kuşağı kurdu ve 1910 kuşağı eleştirdi. 1910 kuşağının sosyal bilimler alanında Niyazi Berkes, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu, Behice Boran ve Kemal Tahir gibi önemli temsilcileri vardır. Ülgener’inde içinde yer aldığı bu kuşak, zaman içinde düşünsel farklılılarını ve siyasi taraflarını hocalarının tam tersi bir yönde netleştirmişlerdir.

Keynesçi iktisat düşüncesinin ve makro ekonomi öğreniminin Türkiye’de sistematik hale getirilmesinin öncülerindendir. Keynesyen teoriden kısaca bahsedecek olursak; 20. yüzyıl İngiliz ekonomist John Maynard Keynes'in görüşlerini temel alan bir makro ekonomik teoridir. Keynes ekonomisi özel sektörün ağırlıklı olduğu ama devlet ve kamu sektörünün büyük role sahip olduğu bir karma ekonomiyi savunmaktadır. Keynesyen ekonomiye göre özel sektörün verdiği kararlar bazen verimsiz makro ekonomik sonuçlara neden olmaktadır. Bu nedenle devlet etkin bir şekilde rol alarak iş döngüsünü stabilize etmelidir.Örneğin, merkez bankası aracılığı ile para politikaları ve hükümet aracılığı ile maliye politikaları uygulanmalıdır.Buna ilaveten Ülgener, Max Weber’in, Batı Avrupa’da Protestan ahlakının kapitalizmin ruhu ile örtüştüğü görüşünden yola çıkarak din, ahlak ve ekonomi ilişkisini Müslüman dünyası açısından ele almıştır. Ülgener’in ilk bilimsel makalesi, “İktisadi Hayatta Zihniyetin Rolü ve Tezahürleri” adlı makalesidir. Ülgener ilk yazılarından itibaren bütün entelektüel ilgisini bu iki temel alanda ve onların birbiri ile olan ilişkisi üzerine yoğunlaştırmıştır. Ardında bıraktığı yedi kitaptan birisi olan “Milli Gelir, İstihdam ve Ekonomik Büyüme” adlı eseri, iktisatçı akademisyen kimliğine uygun bir ders kitabı niteliğindedir. Ülgener’in düşünce dünyasını yansıtan diğer eserleri şunlardır: “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, “Zihniyet ve Din”, “Zihniyetler Aydınlar ve İzm’ler”, “Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti”.

1951 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde “Profesörlük Tezi” olan “Tarihte Darlık Buhranları ve İktisadi Muvazenesizlik Meselesi” adlı eser, tarih sahnesinde yer alan darlık buhranları örnekleri, bunların sebepleri ve özelde Osmanlı ayağı üzerinde durmaktadır. Osmanlı toplumunda yaşanan darlık buhranlarından ve bunların sebep sonuçlarından bahseden Ülgener, özellikle 16. ve 17. Yüzyılda, Osmanlı Devleti’nde yaşanan buhranlardan söz ettikten sonra buhranların sebeplerine ve sonuçlarına değinmiştir. Ülgener buhranların sebeplerini iki önemli başlık altında vermiştir. İlki “temelli ve uzun vadeli sebepler”, ikincisi ise “boşaltıcı ve hızlandırıcı faktörler”dir. Uzun vadeli sebepler arasında, nüfus artışı ve bunun neticesinde meydana gelen köylerden şehirlere yaşanan göçler, paranın değerinde yaşanan dalgalanmalar ve uzun süren savaşlar ve bu savaşlar için yapılan masraflar yer almaktadır. Boşaltıcı ve hızlandırıcı faktörler arasında kıtlık karaborsacılık yer almaktadır. Tüm bu iktisadi bunalımların sonucu ise, toplumda yaşanan panik, telaş ve bir kaos ortamının oluşmasıdır. Meydana gelen bütün iktisadi faaliyetlerin temelinde iktisadi zihniyet ve iktisadi ahlak yatmaktadır. Eğer bir toplum iktisadi hayata doğru karar verebilecek bir zihniyete sahip değilse bunalımlar yaşamaya mahkumdur.

Ülgener düşüncesinin damıtıldığı “İktisadi Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası” (İktisadi İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri) kitabı, geri kalmışlığın nedenleri ve geri kalmışlıktan kurtuluş yolları üzerine odaklanmıştır. Ülgener’e göre geri kalmışlık “Yakın Şark” medeniyetinin özüne ilişkin bir sorundur ve feodalizmden kapitalizme geçmek için gerekli olan zihniyet değişiminin yaşanamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Kapitalizme ilk güdüyü verecek insan, Türkiye’de kapitalizme geçişi sağlayacak zihniyetin taşıyıcılığını yapamamış ve dolayısıyla Ortaçağ zihniyetine geri dönüş yaşanmıştır. Esnaflaşma ve içe kapanma olarak gördüğü Ortaçağ zihniyeti de Osmanlı ekonomik ve toplumsal düzeninde bir çözülüşe neden olmuştur. Ülgener Osmanlı ile Batı arasında meydana gelen farkı şu sözlerle izah etmektedir:

 “Geriye bakarak artık rahatlıkla söyleyebiliyoruz ki, kazanma gayreti, kabına sığmayan macera hevesi prekapitalist dünyanın hiçbir zaman yabancısı olmamıştır. Bütün mesele doku altında birikmiş bu ihtirasın (insanın yaradılışının neredeyse o değişmez -“constant”- diyeceğimiz temel özelliğinin) zamanla nereye doğru yol almış olacağını kestirebilmekten ibarettir. Batı ile ayrılış noktasını da burada aramak gerekecekti: Biri temelde normal ve mutat kazanç imkânlarını kaybederek sonunda ister istemez loş ve sapa yollara yönelirken, öbürü kapitalist organizasyon ve hukuk formlarının kuruluşu ile birlikte dar ve eğri yollardan düzlüğe çıkmanın yönünü ve yönetimini bulmuş oluyordu”.

Ülgener’i metodolojik açıdan ele alacak olursak, Ülgener’in ilgilendiği konular kadar;o konuların gerektirdiği yöntem itibariyle de döneminin sosyal bilimcileri arasında müstesna bir yere sahip olmuştur. Türkiye’de hakim olan Gökalp- Durkheim anlayışının pozitivist duruşuna karşı, Ülgener Alman Tarih Okulu’nun Weber ve Sombart ile beraber ele alındığı, anlamacı – yorumlayıcı metodunu kullanmıştır. Araştırmalarının temel kavramı olan zihniyet kavramını anlamacı yöntem ile almış ve bu din ve iktisadi açıdan yaklaşarak gerçekleştirmiştir. Gökalp- Durkheim çizgisi karşısında Ülgener – Weber çizgisini yaratmıştır. Max Weber’in görüşleri özellikle büyük bir paya sahiptir Ülgener üzerinde. Osmanlı Devleti’nde iktisat, ahlak, zihniyet, kapitalizm, din vb kavramları ele alan Ülgener, bu konuda da Weber’in çalışmalarından epeyce etkilenmiştir. Weber’in bu noktada din ve kapitalizm konusundaki görüşlerini hatırlamak gerekli.

Weber’e göre iktisat ahlâkı farklı çağ ve zamanlara göre değişiklik göstermiştir. Bazı toplumlarda bu değişiklik olumlu yönde bir gelişme gösterirken, bazı toplumlar bu gelişime ayak uyduramayarak çağın gerisinde kalmışlardır. Protestan toplumu bu gelişmeyi en iyi şekilde takip etmiş ve ileri bir toplum seviyesine ulaşmıştır. Oysa İslâm dini bu gelişmeyi takip edecek tetikleyici faktörlere sahip olmadığı için, Müslüman toplumlar bu gelişmelerin gerisinde kalmışlardır. Weber’e göre düzenli yaşama biçimi insanlık tarihinde belki de ilk defa manastırlarda ortaya çıkmıştır. Çan kulelerinde ibadet zamanını belirtmek için çalan çanlar rahiplerde dakiklik bilincinin oluşmasına neden olmuş ve Batıda ilk dakik yaşayan insanlar rahipler olmuşlardır. Zamanla bu dakiklik bilinci tüm topluma yansımış ve insanların günlük yaşamları üzerinde etkili olmuştur. Böylece dakiklik bilinci insanlarda vazife anlayışının oluşmasını sağlamıştır. Ayrıca Weber İslâm dinini bir “savaşçılar” dini olarak kabul etmekte ve ilk Müslümanların genellikle savaş ganimetinden zengin olmuş varlıklı insanlar olduklarını savunmaktadır. O’na göre Müslümanlar kulluk görevlerini sadece namaz kılmak, oruç tutmak gibi günlük ibadetler yaparak yerine getirmektedirler.

Ülgener’e göre, Weber İslam konusunda taraflı davranmaktadır. Oysa İslam yoğun bir ticaret ortamında gözlerini dünyaya açmıştır; Doğuda modern anlamda piyasa ekonomisinin yerleşip gelişmesine engel olan sebepler peşpeşe sıralanacak olsa, İslam ancak serinin en sonunda yer alacaktır.

“İslâm’ın, diğer taraftan, bir kısım tavizlerle beraber, aslında en büyük hasım olarak karşısına aldığı hayat tarzını da burada aramak lazımdır: İslâm, mala mal varlığından değil kibir ve gurur metası, çokluk yarışı olduğundan karşıdır; ve de – ilave edelim- işin o yanı söz konusu oldu mu öyle çekingen ve tereddütlü değil, sonuna kadar sebatlı ve kararlı olarak karşı! Weber’in ve bir kısım batılı tarihçilerin İslâm’ı feodal yapılı bir din olarak takdim ederken düştükleri hata da bizce buradadır: İslâm’ın karşısında olduğunu yanında imiş görme ve göstermeleri… İslâm’ın her halde kendini kısa zamanda “dünyaya” uydurmayı başarmış bir din olduğuna şüphe yoktur. Bu uyumu, önünde hazır bulduğu toplum yapısına (özellikle feodal yapıya) körü körüne teslimiyet manasına kadar vardırmamakla beraber, dinin dünya nimetleri karşısında mü’mine oldukça geniş bir yaklaşım payı tanıdığı rahatlıkla söylenebilir”.

Weber’in “savaşçılar dini” olarak nitelendirmesine şunları söyler Ülgener:

“İslâm, ilk Mekke Müslümanlarının gerçekten içe ve derine dönük ivazsız garazsız diyaneti ile beraber Medine’ye atladıktan sonra yolunu kılıçla açacak bir cihad ordusuna ihtiyaç duymuş olabilir ve ona göre çevreye davetini –mesajını- derinlemesine bir vecd ve takva’dan fetih ve cihada yönelik bir ifade biçimine çevirdiği de düşünülebilir. Buraya kadarına denecek bir şey yoktur. Ondan ötesine yollarımız ayrılır. Max Weber’e göre, İslâm cihadla beraber kapalı bir savaşçılar topluluğunun (“kast”ının) ortak inancını oluşturmuştur. Ve asıl önemlisi: Cihad ehli, peygamberin üstün kişiliğine –“karizma” tarafına- bağlılıkla beraber, fütühatın getireceği maddi mükafatı ve hele mal mülk sahibi olmanın heyecanını bir motif olarak hiçbir zaman küçümsemiş sayılmazdı. Bununla beraber bütün bir yayılmanın temelinde vurgun ve mal mülk cazibesi aramak ölçüyü taşırmaktan başka sonuç vermeyecekti. Max Weber ki, bir yandan Marksist yazarları ilk Hıristiyanlığı bir proleter hareketi olarak gördükleri için ağır biçimde tenkit etmişti. Sırası gelip kendisinin de ilk Đslâm mücahitlerini aynı derecede maddi–iktisadi çıkar ilişkisine bağlamak suretiyle, tenkit ettiği görüşü tekrarlaması düşündürücüdür”.

Ülgener İslami metinlerin ve uygulamaların Weber’in iddia ettiği gibi, iktisadi geriliğe yol açmadığını ısrarla ortaya koymaya çalışmış ve İslami metinleri, uygulamaları ve özellikle Tasavvuf ahlakını tarihi ve sosyal şartlara göre yeniden yorumlamıştır. Weber’in aksine, Ülgener’e göre İslam özünde çalışmaya, akla, ticarete, pazara önem vermiştir. Buna karşın İslami özden sapan tasavvuf –özellikle Batıni- tasavvuf, esnafla ittifak kurarak yeniliğe kapalı ve direnen gelenekçi insan/toplum tipi oluşturmuştur. Çünkü esnaf ve halk kesimleri arasında yer alan dini ve ahlaki değerlerin büyük çoğunluğu Batıni zümre ve tarikatlerden oluşmuş ve etkilerini hissettirmişlerdir. Ülgener’e göre bu etkiler ayıklanarak, çağın gereklerine uygun bir İslam üzerine bir kapitalizm mümkündür.

Ülgener, İslâm toplum ve medeniyetinin ikili portresini çizer: Bir yanda çalışkan, dışa dönük, para biriktiren tüccar bir peygamber, diğer tarafta içe kapalı, çalışma ahlâkını geliştirememiş, hizmet ve mal üretiminde kapitalizme geçememiş bir toplum ve medeniyet. Bu çarpıklığın açıklaması ise tasavvufa atıfla yapılır. Ülgener’e göre tasavvuf, İslâm’ın ilk ve öz halinden farklılaşan, “içe ve derine kapanışın uzun ve zahmetli yolunun adıdır” ve İslâm’ın yayıldığı bölge inançları ile İslâmi öğelerin karıştığı genel akımı ifade etmektedir. Tasavvuf 12. ve 13. yüzyıllarda yaygınlaşarak kitlelerin hem dini anlayışını hem de gündelik yaşantılarını etkilemiştir. Kalkınma ve gelişme dönemlerinde tasavvuf ahlâkının gelişmeyi, kalkınmayı, tasarrufu, disiplinli çalışmayı ve üretmeyi canlandırdığını; gerileme dönemlerinde ise tembelliği ve ataleti besleyen bir dini algılama biçiminin inşa edildiğini belirtmiştir. İşte Osmanlı toplumunun asıl geri kalış nedeni de, İslâm’ın ilk saf ve orijinal hali değil de, daha sonraki dönemlerde yer yer iptidai düşüncelerle yoğrulmuş bir mistisizm şeklidir. Yani Ülgener’e göre tasavvuf, ilk dönemlerinde olduğu gibi dışa açılmanın öncüsü olamamış hatta Anadolu’da uzun süre içe kapanışın öncülüğünü yapmıştır. Ülgener İslâm dininin getirdiği dünyaya bakış tarzı ile ilgili ölçülerin, Melâmilik hariç tutulacak olursa- tasavvufla birlikte negatif anlamda değiştiği görüşünü savunmaktadır. Ülgener’e göre tarikatlar, altlı-üstlü kademe bölünüşleri ile toplum, siyaset ve ahlâk anlayışına (iktisat dâhil) İslâm’da olmayan yeni bir boyut (otorite ve gelenek) eklemişlerdir. Dışa yabancı, içte güven arayan, tarikatlara bel bağlayan bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Ülgener, tasavvuf ile İslâm medeniyetindeki üç temel şeyle ilgili algıların değiştiği görüşündedir: eşya, çevre,zaman. Tasavvufla “eşya”ya bakışta dış dünya ile uzakta durulan; “çevre”ye bakışta dışa mesafeli, içle bütünleşme ve küçük cemaat/tarikatlara ilgi duyulan; “zaman” algısında geçmişe ve geleceğe uzak, sadece yaşanan ânı düşünen bir tasavvur dünyası oluşmuştur.

Ülgener tasavvuf içerisinde “Melami ve Batıni tasavvuf” adı altında genel bir formülasyon ortaya koymuştur. “Batınilik” tasavvufun içe dönük yönünü temsil eder. Osmanlı’nın geri kalmasının sebebi de budur.

“Batıda iş ve meslek adamı için en duyarlı ve canlı alıcı kesime –Kuzey Batı Avrupa ve Kuzey Amerika- dini reformasyonun metodik-disiplinli kanadı (Kalvinizm) ile yanaşması endüstriyel kapitalizm için gerekli tavır ve düşünce iklimini yaratmaya yardımcı olurken, tasavvufun beri yanda kalabalık yığınlar ve iş çevrelerine daha çok batini bir yorum çizgisinde hulûl etmesi ayrı bir davranış türüne ve onun da ötesinde değişik bir düzene -rant kapitalizmine- yatkın bir mânâ iklimini yaratmaktan geri kalmamıştır”.

“Melâmilik” ise bir taraftan dünyaya yönelişin zararlı tesirleri ile savaşmayı, diğer taraftan da dünya ile meşguliyetin gerekliliğini ifade etmektedir:

 “En kısa ve belirgin çizgileri ile söylemek gerekirse: Dünya, Melâmi için, bir haz ve zevk ortamı olmadığı gibi günah ve kusurlarına bulaşmamak için uzağında durulması ve kaçınılması gereken “ölümlü dünya” da değildir; tam tersine işlenmek, şekil ve düzen verilmek üzere mü’minin önüne serili bir madde ve malzeme yığınıdır. Dünya ki, bir yanı ile, Tanrı’nın madde ve insan halinde zuhuru, onlarla kendini açılayışı… o halde dışına ve uzağında değil, rıza ve hoşnutluğunu celbedecek işlerle dosdoğru içinde ve ortasında olmak lazımdır. Fakat dahası var: Dünya diğer bir yanıyla da beşeri ihtirasların birikim ve odak noktası olarak altedilecek bir düşman, bir hasım kuvvet… ama bu haliyle de önünden kaçarak değil, içinde kalıp zararlı tesirleri savaşarak alt edilecek bir hasım!”

Melamilikte çalışma uzak durulması gereken bir insani zaaf değil, tam aksine bir vazife bilinci ile yapılması gereken bir görevdir.

“Melamî, Hakk’a yakınlığı halkın dışında belli bir davranış ve özel kıyafetle sergilemeyi asla düşünmeyerek, herkesle beraber ve herkes gibi işi gücü peşinde; kulluğunu ise arada sessiz sedasız yerine getirmekle meşgul! Daha kısacası: Görünürde halk’la, gönülde Hakk’la beraber! Sade ve son derece gösterişsiz yaşantısı içerisinde çalışma ve üretmenin Kalvinist çizgiden geri kalmayan– ısrarlı takipçisi!”

Melamiliğin belli kesimler dışında tabanda yaygınlaşamamasından ötürü, tasavvufun İslam’ın genel çizgisiyle parallelik göstermediği görülmektedir. Ülgener’e göre bu durumun doğurduğu iktisadi zihniyet nedeni ile Osmanlı toplumu çözülmüştür.

Ahilik, Osmnalı toplumunun biraradalığına katkıda bulunur; fakat göreneğe, alışkanlığa ve rutine yaptığı vurguyla kapitalist bir çalışma ideolojisinin gelişmesine engel teşkil eder. Ülgener, Osmanlı’da kapitalizmin gelişmemesini, eşraf ve esnafın zihniyet dünyalarındaki muhafazkarlığa bağlar. Bu prekapitalist ahlaki görüşler toplamına da “Ortaçağ Zihniyeti” der.

Ülgener’e göre gelenekçi toplumlar; değişmelerden, özellikle teknik ilerleme, yer ve meslek değiştirmelerden fazlaca hoşlanmayan bir zihniyete sahiptirler. İktisadî bakımdan geleneksel bir toplumdan modern bir topluma geçebilmenin başlıca şartı, insan-eşya ilişkilerinde görülen geleneksel değer anlayışını değiştirebilecek bir zihniyet ortamına varabilmektir. Bunun yolu ise, Ülgener’e göre: 1) Serveti ve parayı şahsa bağlı, onunla âdetâ içli dışlı bir varlık gibi görmekten vazgeçip, ferah ve açık yürekle piyasa ekonomisine çıkmayı her türlü eğri ve kuytu kazanç şekillerine üstün sayabilmek; 2) Kazancını yine şahsa ve statüye bağlı olarak göstermelik tüketim veya verimsiz yatırıma harcayacak yerde, profesyonel iş adamı olarak prodüktif yol ve şekillerde verimlendirebilmek, ve nihayet 3) Bütün bu faaliyetlerde disiplinli, kontrollü bir hesap ve muhasebe şuurunu tesis edebilmek ile yakından alakalıdır.

Ülgener Cumhuriyet’in “öteki”si olarak sunulan geleneksel ve tepkisel muhafazakârlığın (irticanın) kökenindeki halk İslâm’ı/tasavvuf ile onunla iç içe geçmiş esnaflığı “ortaçağlaşmanın” aktörleri olarak tenkit ederken, Türk muhafazakârlığındaki Osmanlı güzellemesinden uzaktır. Osmanlı Devleti’nin yükseliş aşamasındaki yüksek idari teşkilatlanmaya rağmen, daha o dönemde tasavvuf ve esnaflaşmayla ortaçağlaşma sürecine girdiğini söylemektedir.“Piyasa” ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkacak olan rasyonel insan tipinin ve yeni sınıfların, Kemalizmin dolduramadığı moral zemin eksikliğinin, İslâm’ın ilk ve öz halinde mevcut olan “kapitalistleşmeye açık” İslâm’ın konularak aşılacağını düşünmektedir. Ülgener’in muhafazakârlığı, “iman” (subjektif bilgi) ile “aklı” (objektif bilgi) uzlaştıran, ahlâk ile kapitalizmin rasyonalitesini birleştiren bir öze sahiptir. Onun “insan-ı kâmil”i, tevekkül ve tecelli içinde “hayatı metodik, hesaplı bir iş ve vazife ahlâkını zihnine dokumuş” kişidir. 

Sabri Ülgener, pek çok açıdan benzerine rastlamadığımız bir düşünürdür. İktisat bilir, sosyoloji bilir, tarih bilir, felsefe bilir ve buna dahi olmak üzere edebiyat çok iyi bilir. Goethe’nin Divan’ını ezbere bilen Ülgener, Divan edebiyatına da hakimdir. Ve en önemli ayırıcı noktası ise aralarında mukayese yapabilme yetenek ve gayretidir.Karşılaştırmalı okumalar sosyal bilimler açısından sağlıklı veri elde etmede önemli bir yere sahiptir. Ülgener, Doğu’yu da bilir, Batı’yı da. İlgilendiği her zihniyet ve disiplin ile alakalı ilgi ve alakaya sahiptir. Disiplinler – arası iletişimin araştırmalar açısından önemini kavramış bir düşünür olarak bu konuya gerekli önemi vermiştir. Eserlerinde temel derdi belli bir seviyeye ulaşmış bir toplumun kazanmış olduğu refah durumundan, nasıl dengesiz ve bozulmuş bir topluma dönüşebildiğidir. Bunu yaparken zihniyet kavramını anahtar kavram olarak kullanmış ve açıklamalarını o minvalde yapmıştır.

Ülgener yapmış olduğu çalışmalarla sosyal bilimler alanında anılması ve üzerine düşünülmesi gereken bir şahsiyettir. Bundan dolayı bu yazı genç sosyal bilimcilere bir hatırlatma veya tavsiye olsun...

Kaynaklar

Sayar, A. G. , 2007, Bir Entellektüelin Portresi: Sabri F. Ülgener, Ötüken Neşriyat, İstanbul.
Ülgener, S. F. , Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti, Mayaş Yay., Ankara.
Ülgener, S. F. , Zihniyet ve Din, Der Yay., İstanbul.
Ülgener, S. F. ,Tarihte Darlık Buhranları, Derin Yay., İstanbul.
Ülgener, S. F. , İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, Derin Yay. , İstanbul.
Ülgener, S. F. , Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, Derin Yay. , İstanbul
Torun, Fatma; Duran, Hacı. , Sabri F. Ülgener ve İki Eseri Üzerine Bir Değerlendirme. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Konferansları.
Özkiraz, Ahmet. Sabri F. Ülgener’de Zihniyet Analizi, a yayınevi, Ankara.
Özkiraz, Ahmet. Sabri F. Ülgener’de Zihniyet ve Geri Kalmışlık, İ.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi.
Acar, Mustafa; Bilir, Hüsnü. , Gerçek Bir Alim, Mümtaz Bir Şahsiyet: Sabri Fehmi Ülgener, K.M.Ü Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi.

 

Nuh Muaz Kapan
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Felsefe Talebesi

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden