Güncel Yazılar

Esat ARSLAN

Aslında bu betimlemeye ABD’nin bir “Hollywood Projesi” demek daha doğru olurdu, gibime geliyor, öyle değil mi? Sevgili Okurlar. ABD, “Soğuk Savaş” sırasında NATO, Varşova paktlı, iki taraflı, iki kutuplu bir dünyada nispeten, BM çatısı altında bulunmaya özen göstermiş, doğrusunu söylemek gerekirse kurulmasına öncülük ettiği BM’ye pek de inanmamış; “-mış gibi” davranmış, yanındaymış gibi görünmeye çaba harcamıştır. 1990’da SSCB’nin dağılmasıyla birlikte, ABD  kendi göbeğini kesen tek mega güç konumunu bir anlamda taçlandırmıştır. Bizim Kırkpınar Başpehlivanlarından hallice âdeta “Tarihin Sonu”nu bile ilan etmekten çekinmemiştir. Dünyaca ünlü think-tank yorumcularıylae “eğer bundan sonra tarih yapılacaksa, bunu ancak ben yaparım”, açılımını tüm dünyaya ilan etmiştir. Peki, sonra? 1990’ların ilk yarısında çoğunlukla ekonomik çıkarları doğrultusunda bir dış politika izleyen ABD, 1990’ların ikinci yarısında tüccarların kurduğu bir ülke olmanın getirisiyle ekonomik ambargo, abluka gibi müdahalelerini ön plana çıkarmıştır. Diğer bir deyişle, uluslararası ticaretin sorunsuz işlemesine bağlı ekonomik çıkarlarını muhafaza etmek görüntüsüyle barış koruma ve barış inşa operasyonları adı altında müdahalelerine büyük bir ivme kazandırmıştır. Yani? Yanisi şu: 1990 döneminin başından itibaren ABD doğrudan dünya polisliğini ilan etmiş ve bunu da, muz cumhuriyeti görünümü verilen, içlerine Truva atı yerleştirdikleri uydu devletçiklerine koşulsuz kabul ettirmiştir. Efendim, bu şekilde ABD’nin BM’ye bakışı da diğer politikalarında olduğu gibi büyük bir değişime uğramıştır. ABD güdümündeki bazı akademisyenler marifetiyle “ABD’nin BM’de güneş ve diğer üye devletlerin gezegenler, ay ve uydular”[1] olması isteğini açıkça dile getirilmiştir. Ancak bu olgunun böyle dillendirilmesi, dünya savaş sanayinin yüzde 55’ini üreten ABD’nin namütenahi isteklerinin gerçekleşmesi önünde engeller olduğu da dikkatli mahfiller tarafından not edilmiştir.

Tabii ki, insan söylemeden de edemiyor. Ne var ki, bu dünya polisliği ABD’nin çıkarları ile kesişmeyen bölgelerde ağır bir şekilde cereyan etmiştir. 1990’lar boyunca çıkarlarına denk gelen noktada BM’den, demokrasiden, insan haklarından dem vuran ABD, dünyanın dört bir yanında askerî dahil her türlü müdahalede yer alırken; çıkarlarını etkilemeyen her türlü çatışma ve kaos ortamından uzak durmuştur. Örneğin Avrupa’nın ortalık yerinde cereyan eden büyük bir Müslüman soykırımıyla özdeşleşen Bosna-Hersek Cumhuriyeti, Kosova bölgesi’nde kendisine göre temkinli, ama gerçekte son derece duyarsız davranmaya özen göstermiştir. Ya da Somali Müdahalesinde olduğu gibi işler umduğu gibi gitmemeye başlayınca sorun çözüme ulaşmadan bölgeyi terk etmiştir. [2] Hem de kime, biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetine. BM Güvenlik Konseyinin 674 sayılı kararı çerçevesinde teşkil edilecek olan UNUSOM II’ye Korgeneral Çevik Bir atanmıştır. İlginçtir ABD, Korgeneral Bir’in komutasındaki BM birliklerine, savaş alanında hiçbir şey bırakmadan, hiçbir şey devretmeden adeta tabanları yağlayıp kaçmayı yeğlemiştir. Bir Hollywood projesi olarak ele alınan “Kara Şahin Düştü”(Black Hawk Down) anlı şanlı ABD’nin 4,5 ay süren UNOSOM-I harekâtını bitirmiş, Lübnan’da olduğu gibi ABD buradan da canını zor kurtarmıştır. Ama Türkiye Cumhuriyeti sorumlu ve duyarlı bir devlet yaklaşımıyla tüm yasal süreci işleterek, 02 Ocak 1993-22 Şubat 1994 tarihleri arasındaki harekâtın ikinci aşamasına (UNOSOM-II) hem komutayı devralarak, hem de 300 kişilik bir mekanize birlikle katılmıştır.

Şimdi sormak lazım değil mi? Ey mega güç n’oldi? Aldığın görevi niye sonuçlandıramadın? Hani Somalili halkın ümidini tamir edecektin? Bir de üstüne üstlük bölgeyi terk ederken, tüm planını Türkiye Cumhuriyetinin başarısızlığı üzerine bina ettin? Evet, sevgili okurlar, bu hiçbir yerde dillendirilmiyor, hatta pek de bilinmiyor. UNOSOM-II’ye birinci elden katılan personelle birebir yapmış olduğumuz görüşmelerde bu husus açık seçik yaşanmış olduğu teyit edilmiştir. İsterseniz, biraz daha açalım, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından tesis edilen emir komuta sistemine hiçbir istihbarat bilgisini bırakmadan, hiçbir belge, doküman, plan, harita dahi bırakmadan ABD birlikleri kaçıp gitmişlerdir. ABD şunu ispatlamak peşine düşmüştür. Somali’de ben başarısızsam, herkes başarısız olmalıdır. ABD tüm planını Türk Silahlı Kuvvetlerinin görevini başarması üzerine değil, başarısızlığı üzerine kurgulamıştır. Ama durum hiç de öyle gelişmemiş, Türk Silahlı Kuvvetleri tüm bilinen ezberleri bozmuştur. Demem odur ki, Türk Silahlı Kuvvetleri tüm dünyanın önünde her türlü olumsuzluğa karşın rüştünü yine ispat etmiştir. Çok açık bir şekilde söyleyecek olursak, ABD Silahlı Kuvvetlerinin başarısız olduğu Somali’de hem de 10,5 ayda Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir kararlılık gösterisi ortaya koymuş, bir anlamda Somali’de mega gücün başarısızlığının üzerini örtmüş ve densizliğini hafifletmiştir. Yani; burada da ünlü karikatürist Turhan Selçuk’un ete kemiğe büründürdüğü Abdülcanbaz’ın Amerikancasıyla ifade edelim, Mr. Eyptilcınbız, Osmanlı Şamarının önemini kavramış ve bütün bunlar da dünya kamuoyunun önünde cereyan ettiğinden tevil yoluna gidememiştir.

ABD 11 Eylül 2001saldırılarına kadar adını kendisinin koymuş olduğu tek kutuplu dünyada kendi çıkarları ekseninde hareket eden mega güç konumunu adeta perçinlemiştir. El Kaide Saldırısı, ABD topraklarına Pearl Harbour’dan sonra yapılan en büyük saldırı olmasının yanı sıra Amerika kıtasına yapılan en büyük dış saldırı olarak da tarihe geçmiştir. ABD, 2996 kişinin öldüğü ve 6 binden fazla kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan 11 Eylül sonrası saldırılardan sorumlu tuttuğu El Kaide’ye karsı operasyon adı altında Afganistan’a askeri müdahale düzenlemek istemiştir. Ancak ilk etapta BMGK daimi üyelerinden Fransa ve Rusya buna karşı çıkmıştır. [3] Sonrasında bu üyelerin de ikna edilmesi ile BMGK 1368 ve 1373 sayılı kararları çıkartılmış ve operasyon gerçekleşmiştir.

Güvenlik Konseyinde büyük çoğunluğu ekonomik olmak üzere “aba altından değil, oval ofisten beysbol sopası” göstererek ikna etme yeteneğini gösteren ve kendi çıkarlarından ödün vermeyen ABD, temel uygarlık kavramlarını ön plana çıkarmaya da azami çaba göstermiştir. 11 Eylül 2001 saldırısı sonrası Soğuk Savaş zamanında bile işine geldiği şekilde uyguladığı, aslında kirlettiği özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi kavramlarını önce 2003 yılında Irak işgalinde, daha sonra Arap Baharıyla alabildiğince kullanmış ve ama bu konuda da inanırlığını yitirmiştir.

Türkiye’nin ABD ile Irak harekâtına katılmak için sıkı pazarlık yapması, ancak varılan anlaşmanın TBMM tarafından 01 Mart 2003 tarihinde onaylanmaması ile ilişkiler dibe vurmuştur. İşte bu milat ile Türkiye Cumhuriyeti ABD’ye destek olmayınca başta Mesut Barzani ve PKK olmak üzere bölgedeki örgütler ile işbirliğine girişmiştir. Irak Savaşının Türkiye’ye bir etkisi de El Kaide terör örgütünün Türkiye’ye terör ihraç etmesine neden olmasıdır. İstanbul’da 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerindeki iki ayrı saldırıda, iki sinagog, İngiltere Büyükelçiği ve HSBC Bankası hedef alınmış, 53 kişi ölmüş ve 700’de fazla kişi yaralanmıştır.

ABD/İngiltere/İsrail istihbarat örgütleri vasıtasıyla bölgede her türlü herzeyi yerken; temel insan hakları kavramlarını da dünya kamuoyunun gözüne sokacak biçimde müdahalede bulunduğu ülkelere karşı kullanmıştır. Peki, kullanmıştır da sonuç n’olmuştur? ABD, Sovyetler Birliğinin 1979 Afganistan işgali sonrası üretmiş olduğu “Yeşil Kuşak Kuramı” kapsamında laboratuvar ve/veya stüdyo şartlarında ürettiği Frenkeştaynlarıyla bölgedeki insanların, kanını, malını, canını almaya devam etmiş, şimdilerde ise kala kala stüdyo koşullarında ürettiği PKK terör örgütünün uzantısı YPG/PYD’yle başbaşa kalmıştır. Yine terör üreten bu mekanizmalara bile demokrasi, özgürlük savaşçısı gibi barışçıl kavramları eklemekten kaçınmamıştır. Şimdi sormak lazım değil mi? Ey ABD, bunların adına “Suriye Demokratik Güçleri” yada “Halk Koruma Birlikleri (Kurdish People’s Protection Units) desen n’olur demesen n’olur? Yani sevgili okurlar, bütün bu barışçıl kavramlar şimdilerde ABD’nin ayağına dolanmaya başlamıştır. Bundan dolayı ABD politikasını değil, uygulayışını değiştirerek tek taraflılığa kaymış olduğu gün gibi aşikârdır. Bu çerçevede BM de ABD için -zaten önemi yoktu- bir kez daha önemsizliği tescil edilmiştir. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” söylemiyle BM büyük ölçüde kıymet-i harbiyesini yitirmiş olduğu ve de artık BM’nin politik bir araç olmaktan çıktığı da dünya gündemine oturmaya başlamıştır. İşte sevgili okurlar, dünyanın genel panoraması, manzara-i umumiyesi böyle bir durumu dikte ettirmektedir.

Şimdi bir de bakalım YPG/PYD’nin ABD’nin bir stüdyo projesi olarak üretilmesinin gerekçelerine. Evet, sevgili okurlar, Daiş ta en başından beri ABD’nin bir stüdyo, Hollywood projesidir. Bu bir iddia değil, bir realitedir. İsrail’in güdümünde kapalı kapılar arkasında kurulan, önceleri sanal örgütlenme sistematiği ile göstermelik çatışmalarla PKK’ya alan devşirilmiştir. İkinci olarak, örgüt lider kadrosu, bir cepheden bir cepheye taşınmış ve bunlara büyük ölçüde bayrak gösterme görevleri tevdi edilmiştir. Dünyanın dört bir yanından devşirilmiş olunan Nikaragua dâhil, Batılı maceraperestler, Balkan, Afgan, Türk Cumhuriyetleri Müslümanları ve Arap lejyonerlerinin çatışma bölgelerine ABD/İsrail Özel Harp unsurlarıyla götürülüp, getirildiğini hep hep bilmekteyiz. Örneğin, Deyrizor kuşatması sırasında ABD Helikopterleri tarafından Daiş Komutanlarının taşındığı da kamuoyu tarafından yakinen bilinmektedir. Rakka’nın güya Daiş’ten kurtarılmasının nasıl bir sanal ortamda gerçekleştiğini artık tüm Türk ve dünya kamuoyunun malumudur.

Peki, Rusya Federasyonu bu konuda Türkiye Cumhuriyeti politikasına yakın bir yol mu izlemiştir? Nerede, Ne gezer, bu konuda RF’nın ABD’den de ileri olduğunu sadece söylemekle yetinelim. Daiş terör örgütü ile Esad Ordusu arasında 2009’da başlayan işbirliği ve dayanışmayla ilgili pek çok örnekler verilebilir. Şimdilerde bu ilişkiler kuvvetli pazarlıklara dönüşmüştür. Daha önceleri ABD’yi suçlayan RF ve Esad Yönetimi Fırat’ın güneyinden Daiş transferine başlamıştır. Bu klasik bir Ortadoğu politikasıdır. Dostumun dostu benim de dostum, düşmanımın dostu benim düşmanımdır. “Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır." Ayrıca bir kez daha not edelim ki, Moskova’da hem PKK’nın hem de YPG/PYD’nin büroları bulunmakta ve bu örgütlere ciddi mazhariyetler gösterilmektedir.

Unutmayalım, şu gerçeği büyük harflerle ifade edelim. Bütün bunlardan sonra demem odur ki, alanda Daiş terör örgütü ile gerçek anlamda mücadele eden sadece ve sadece Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusudur. Gerisi yalan ve dolandır, sevgili okurlar

KAYNAKLAR

[1] Deniz Akşin, “ABD-BM İlişkileri: Çok Taraflılık ile Tek Taraflılığın Bir Sentezi”, Avrasya Dosyası, Cilt: 8 Sayı 1. İlkbahar 2002, s. 217

[2] C. A. Crocker, “The Lessons of Somalia – Not Everything went Wrong” Ambush in Somalia, Foreign Affairs, Cilt 74, Sayı 3, 1995.

[3] Roger Scruton, “The United States, The United Nations, and The Future of The Nation-State”,The Heritage Foundation 27 Haziran 2003 [http://www.heritage.org] Erişim Tarihi 30.11.2017

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

16557106