16 Ocak 2022

“Bütün genç insanlar gibi ben de dahi olmak için yola çıktım, ama acı dolu bir tebessüm engelledi.”
Clea, Lawrence Durrell[1]

Nuh Muaz KAPAN

Bilim felsefesi, bilimsel bir çalışma değil, bilimi düşünsel bir etkinlik olarak açıklığa kavuşturma, anlamlı kılma girişimidir.[2]Bu girişimi tarihsel seyri içerisinde anlamaya çalışacağız.

Bilim, en temel anlamda bir bilgidir. Ancak bilginin belli bir türü bilim kavramı içerisinde düşünülebilir. Bu durumda sadece belli bir tür bilgi bilim olabilir.

Bilimi insanın bir eylemi olması açısından tarif edecek olursak bilim de din, felsefe, sanat ve ahlak gibi insanın fiziki ve beşeri muhitinde akıp giden hayatını açıklama ya da anlam verme iddiasındaki faaliyetin bir şubesi olarak kabul edilebilir. Onların dile getirdiği tecrübeler bir ve aynı varlığın görünümleridir. Bilim, zaman ve mekân dünyasında yer alan şeylerin, olgu ve olayların yapılarını, onlar arasındaki sonuç bağlantılarının oluşturduğu düzeni keşfetmeyi; bu konuda elde edilen verileri dedüktif bir sistem içinde toplamayı ve nihayet bütün olup bitenlerin hangi temel yasalara göre cereyan ettiğini belirlemeyi gaye edinen beşeri faaliyetler olarak tasvir edilebilir.[3] Bu tasvirden anlaşılacağı gibi bilim esas itibariyle olgu ve olaylarla uğraşır ve değer dünyasını dışarıda tutmaya çalışır. Buradan hareketle bilim, insanın doğadaki nesneler ve olgular arasındaki temel ilişkilerin bilgisidir sonucuna varılabilir ancak bu bilgi insana ait olduğu için doğanın değişmeyen yasalarıyla özdeş olmayabilir. Bu bir anlamda, insanın doğa bilgisinin doğanın kendisi veya bir parçası olmadığı anlamına gelir.

Bilimin objesi insanın da içinde olduğu doğadır ve bu bilgi eyleme geçirildiğinde kullanılan malzeme doğa nesneleridir. Bu yüzden bilimin temel ilkelerinin doğada karşılıkları vardır ve dolayısıyla d bilim kendi kuralları içerisinde seyreder.

Bilimin amacını Russel, gelecekte olanları tahmin edebilmeyi mümkün kılabilmek için gözlem ve deneyime dayanarak evrenle ilgili belirli olayları ve bu olayları birleştiren ilkeleri bulma çabası olarak nitelendirilir.[4] Bunun tabii neticesi olarak onun amacı, düşüncede, toplumda, dünyada düzen yaratmak; kişiden kişiye yargı ve tercihlerimizin yerine tarafsız kıstaslar düzeni getirmek olur.[5] Bunun anlamı ise daha evvel Hobbes’un da ifade ettiği gibi “bilginin amacı güçtür”. Bu güç ise, Comte’un ifadesiyle “önceden görmek” ve olayları manipüle etmek gücüdür.

Bilimi bilim yapan birincil özelliği gayri şahsi oluşudur; bu ise verileri toplarken mümkün olduğu ölçüde yargıları karıştırmamak anlamına gelir. Tabiat bilimlerinde bu olgu belli ölçüde başarılmıştır. Fakat sosyal bilimlerde “değerden bağımsız” bir faaliyetin çok güç olduğu bilinen bir husus olarak karşımıza çıkar.[6]Onun ikinci özelliği geçerli genellemelere gitmesidir ve üçüncü olarak olması gerekenle değil olanla uğraşması ve sonuçlarını mümkün olduğu kadar matematik diliyle ifade etmesi.[7]

Bilinen her şey anlamında bilgi “malumattır”. Bilinmediği halde hakkında fikir yürüttüğümüz çok şey vardır. Böylece o şey hakkında oluşturduğumuz görüşler birikiminin, belli kurallar ve kavramlar çerçevesinde ifade edilmesine “kuram” diyebiliriz. Demek ki, bilinmeyen, hakkında hiç bilgimiz olmayan değildir; aksine bilinmeyen, bilmediğimiz, ancak bilmek için araştırdığımız, incelediğimiz ve netice hakkında kesin bir bilgiye varmayıp bazı görüşler, yani “kuramlar” geliştirdiğimiz konulardır. Bu durumda kuram da bir bilgi türü olarak kabul edilir.

Örneklersek; dünyanın güneş etrafında döndüğü bir malumattır. Ancak Ortaçağ biliminde bu malumat bir kuram idi. Fakat bugün, bu bilimsel olgunun karşıtı ne bir kuram ne de bir malumattır. Bilimsel bir olgu olarak malumat haline gelen bilgileri “bilimsel hakikat” olarak ele alabiliriz. Bilimsel hakikatler de sorun olarak bilimlerin konuları olamazlar. Ancak çözüm aradığımız diğer bazı yeni bilimsel sorunlarla olan ilişkisi ile ele alınabilir ki bu bizim genel sonucumuzu etkilememektedir.

Bu durumda malumat, bilimlerin sorun olan konusu değil zira bilim gerçek anlamda bilinmeyenin peşindedir.

Bilinmeyen hakkında ileri sürülen bütün görüşlere “kuram” diyoruz. Bu kuramların bir araya gelmesi bir bilimi oluşturur. O halde bütün bilimler kuramlar birikimidir. Kuramların en önemli özellikleri bir yönden göreceli diğer yönden zamansal olmalarıdır. Aynı özellikler bilimler için de geçerlidir. Bilim adamı bu kuramsal bilgileri elde ederken kendine has yol takip edebilir. Ancak yine de her bilimde takip edilmesi gereken tümel veya evrensel bir takım ilkeler vardır ki bu ilkelerin sistem haline getirilmesi bilimin “yöntemini” oluşturmaktadır. Bu dört temel öğe her bilim niçin zorunlu şartlardır. Bunlar;

  1. Bilimin konusu
  2. Yöntem
  3. Kuram veya kuramlar birikimi
  4. Bilgi birikimi(malumat)[8]

Yukarıda sayılan bu unsurlar zamansaldır yani ancak belli zaman veya zamanlarda bir kuramın bilimselliği için gereken şartlardır. O halde bilimsellik anlayışı devamlı değişen bir süreçtir; bu yüzden bilim anlayışı da devamlı değişen bir özelliğe sahiptir.

Günümüzde bilimden, daha çok deney ve gözlem konusu olabilecek şeyleri inceleyen disiplinlerin kastedildiğini görmekteyiz. Fakat sözü edilen bilimlerden hiç birisi bilimin bizatihi kendisi ne olduğunu araştıramaz, bilimin ne olduğu konusunu gözlem ve deneye tabi tutamazlar.

Bilimlerin yöntemi aynı olmak zorunda değildir. Ancak yukarıda ifade edildiği gibi, bütün bilimlerdeki yöntemlerin hepsinin nesnel olması, hakikati bulmayı hedeflemesi ve mümkün olduğu kadar ön yargıdan kaçınılması gibi bazı ideal özelliklere sahip olması gerektiğini savunabiliriz. Her bilimdeki uygulanan bu zihniyete bilimsellik diyoruz. O halde bilim anlayışı her bilimde kullanılması gereken genel bir çerçeveyi; bilimsellik ise her bilimde sadece kendi alanında kullanım imkânı sağlayan özel bir çerçeveyi vermektedir.[9]

Bilim adamı bilim yaparken üç temel çerçeve kullanmaktadır.

  1. Bilim adamının en geniş bakış açısı olan kendi dünya görüşü; hiçbir bilim adamı kendi dünya görüşünün dışına çıkıp bilim yapamaz.
  2. Bilim adamının dünya görüşü içerisinde yer alan ve genel olarak bilim, bilgi, kuram, yöntem, hakikat ve varlık gibi kavramların açıklık kazandığı genel bilimsel çerçeve
  3. Bu çerçeve içerisinde yer alan ve bu çerçeveden hareketle oluşturulan daha dar özel bilimsel çerçeve.[10]

Bu noktadan itibaren önemli olan bilginin bilimsel bir kimlik kazanmasını sağlayan zihniyetin oluşturulmasıdır. Zihniyetin elde edilmesi ise aklın bir bütünlük içerisinde çalışması ile mümkündür. Aklın içinde çalıştığı bütünlük aslında aklın sonuçta kazandığı dünya görüşüdür. Dünya görüşü ise, en genel zihniyettir.

Lyotard, bilimsel bilginin en göze çarpan yorumunun bilim ve bilim olmayan ayrımını getirmesi ve hikaye yoluyla aktarılan bilginin geçerliliğinin sorgulanması olduğunu ve ayrımın kurallarını kendisinin koyduğunu açıkça belirtmektedir.[11]

20. yüzyılın başlarına kadar paradoksal olarak bütün insan çabalarının en Prometeci olanı bilim olmuştur ve bunun rakipsiz zaferini belli ölçüde hala yaşamaktadır. Modern bilim sadece aklın kendi yönetiminin sınırlılığını ortaya koymakla kalmamış insanı, etrafındaki dünyayı asla tam olarak anlayamama ihtimaliyle yüz yüze getirmiştir. Böyle yapmakla da kendi meşruiyeti sorusunu da ortaya çıkarmıştır.[12]

Bilimsel devrim Rönesans döneminde değil, 17. Yüzyılda gerçekleşmiştir. Onyedinci yüzyılda bilimde daha doğrusu kültürel anlayıştaki önemli değişmeler insanın kâinattaki yeri ile ilgili anlayışı dramatik biçimde esastan değiştirdi. Buna bağlı olarak teolojik prensipler ilmi dünya görüşünden ayrıldı.[13]

Batı’da modern bilimin öncülerinden kabul edilen F. Bacon, insanın refah ve mutluluğunu doğaya egemenliğinde görür. Bunu gerçekleştirmek ise ona göre, bilgiyle olur ve bilgi, bir yöntem ve araştırma işidir. Bu ise ona göre, skolastik ve ortaçağın öne sürdüğü gibi tümdengelimsel, kavramsal ve metafiziksel düşünce ile değil, deneysel, gözlemsel ve tümevarım düşüncesiyle olanaklıdır. İncelemenin üç tablosunu oluşturan ve doğru tümevarım yoluyla elde edilen aksiyomların ve düşüncelerin oluşumu hiç şüphesiz insanın anlamasının önündeki idollerin ve yanlış kavramların temizlenmesiyle olur. O, “Tüm bu idollerden yani önyargı ve kanılarımızdan kurtulursak doğayı yöneten yasaları bilir ve doğaya egemen olabiliriz” der.[14]

16. ve 17. Yüzyıllardaki bilimcilerin kiliseye karşı bağımsızlık kazanmaları ve tabiat bilimlerindeki gelişme batı toplumlarını profanlaştırmıştır. Descartes’in ruh ve madde ayrımı ve mekanik kâinat görüşü profanlaştırmanın ilk basamağını teşkil etti. Asıl profanlaşma 18. Yüzyılda başlar; bunun sebebi tabiat ilimlerinden ziyade sosyal denilebilecek ilimlerle felsefe akımları yüzündendir. Profanlaşmanın en güzel ifadesi kendinden sonraki felsefeleri, özellikle sosyoloji, psikoloji ve ekonomiyi etkileyen Hegel’in “Ruhi olan her şey maddidir; maddi olan her şey ruhidir” temel düşüncesinde bulunur. Aslında Hegel’in bu sözü sadece bu profan dünya görüşünü hedeflemiyor aynı zamanda Hıristiyanlığı da karşısına alıyordu.[15]

Bilime değerinden fazla güvenilirlik tanımak 19. Ve 20. Yüzyılın başlarında batı düşünür ve felsefecilerin hareket noktasını teşkil etmiştir. Reichenbach özetle, bilime beslenen inancın Tanrı’ya olan inancın yerine geçtiğini söyler. Bu bilimcilik akımını 19. Yüzyılda sınırları iyice belirlenen ve bilimi yönlendiren; sadece elle tutulup gözle görülen, akılla değerlendirilen ve sadece deneye dayanan gerçeklerin dışında hiçbir şeyi kabul etmeyen Pozitivizm zihniyeti takip eder. Aynı şekilde metafizikte rasyonalistik felsefeye indirgeniş, bu felsefenin kendisi de adım adım tabiat ve matematik bilimlerinin hizmetine koşulmuştur.

Son dönemde İngilizce konuşan ülkelerde Carnap, Frank ve Reichenbach ve Viyana Çevresi’nin mantıkçı pozitivistleri modern bilimden son metafizik kalıntıları kaldırmaya, eşyanın özünü ya da gerçekliğin boyutlarını bulmanın bilimin işi olmadığına inandılar. Pozitivist tavra yakın bir girişimde fizik alanında özellikle Bridgman ile anılan “operasyonalist”lerin tavrıdır. Bu ekole göre bilimin sadece kullandığı kavramları tanımlayabilen işlemlerin anlamlı ve önemli olduğunu savunulmaktadır.[16]

Bilimin kullandığı kavramlarla gerçek arasında bir ilişki olmadığını söyleyerek pozitivist bakış açısıyla bir ilişkiye giren başka bir ekol de, kimi zaman “mantıki-gerçekçi olmayanlar” diye adlandırılan ekol olmuştur. İkisi de ünlü matematikçi ve fizikçi olan H. Poincare ve P. Duhem bu ekolün önde gelenlerindendir. Fizikçi, filozof ve bilim tarihçisi E. Mach da bir anlamda öyledir. Bu filozofların üzerinde anlaştıkları zemin; zihin yoluyla elde edilen ve modern bilimin yasalarını, tartışma dışı muhtevasını oluşturan kavramlar ontolojik bir boyut taşıyan bir gerçeklik içinde keşfedilmiş değillerdir. Ayrıca E. Cassier ve onu izleyen H. Morgenau gibi bilimin indirgenemez kavramlarını kabul eden ve kullanan; ama sadece “düzenleyici” kavramlar olarak d kullananlar vardır. Bunlara göre, bu kavramlar sanki varmış gibi kabul edilirler ama sadece düzenleyici statüye sahiptirler.[17]

Günümüzde gelişen “Mademki en iyi bilgi kaynağı bilimdir, o halde insanoğlunun tüm eylemlerinde başvuracağı en yüce rehber de bilim olmalıdır” tarzındaki bilimcilik anlayışını Viyana çevresi devam ettirmiştir.

Çevrenin temelini G. E. Moore ve B. Russell ve onun öğrencisi Wittgenstein oluşturur ama resmi ilk önderi Moritz Schilck’tir. Carnap, Neurath, Gödel, F. Waisman, H. Feigl, F. Kaufmann, Ayer, Jörgensen, Morris gibi matematik ve mantık formasyonu almış kişiler bu çevrenin ün kazanmış isimleriydiler.

Viyana çevresinin üzerinde durduğu en önemli konu, anlam problemini çeşitli yönlerden incelemek olmuştur. Amaçları anlamsız olan metafiziksel-spekülatif ifadeleri temizleyerek, bilimsel olarak savunulabilen ifadelerin anlamını daima son derece kesin ve eksiksiz olarak tanımlamaktı. Eski felsefi sorunların ya anlamsız ya da yalnızca mantıksal tekniklerle çözülebileceğini savunmaktadırlar. Onlar açısından felsefe bilimden başka bir şey değildir.

Mantıkçı pozitivizmin bu kesin ve materyalistik bilim anlayışına karşı bilimin artık meşruiyetinin tartışılmaya başlandığı başlıca iki ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki W. Dİlthey’in başlattığı “tarihselci bilim felsefesi” anlayışı ikincisi de K. Popper tarafından gündeme konulan “yanlışlamacı bilim anlayışı”dır. Dilthey’la başlatılan bu bilim felsefesi geleneği tarihe ve topluma, insan iradesi ve özgürlüğünün somutlaşması alanı olarak bakan bir görüşü temsil eder. Bu anlayış tarihe ve topluma zorunluluklar ve genellikler bağlamı olarak eğilen determinist bilincin karşıtıdır.

1960’larda hem Popper’ın fikirlerine hem de pozitivizme çeşitli eleştiriler yöneltilmiştir. Bu eleştirilerden biri Thomas Kuhn’dur. O, pozitivizm ile Poppercılığı ayrıntılı olarak eleştirmiş değildir, ancak bilimsel gelişmenin izlediği modeli ortaya çıkarmağa çalışmıştır.

Kuhn’un bilim anlayışına göre hiçbir bilimsel kuram evrensel değildir. Yani bir bilim kuramının uygulanabildiği sistemlerin kümesi ya da başka deyişle kuramın uygulama alanı sınırlıdır. Bununla bilimle teoriler birer karşılaştırma örnekleri yani “paradigma”dır. Bu yüzden onların doğru veya yanlışlığından söz edemeyiz, sadece kullanışlı veya yeterince kullanışsız biçiminde onları niteleyebiliriz.

Kuhn’un felsefesindeki en yaygın kavram “paradigma” kavramıdır. Ona göre paradigmalar birer kavramsal sistemlerdir: “Bilimden önce teori vardır.” Bu ifadeyle Kuhn bilimin iki şekilde yapıldığını öne sürer. Ya bir paradigma veri olarak kabul edilir ve normal bilim yapılır ya da paradigma değiştirilmeğe çalışılır ve devrimci bilim yapılır. Normal bilim, bilimsellikle ilgili eğilimlerin çoğunu gösterirken devrimci bilim felsefe olma eğilimini gösterir. O “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” eseriyle bilimin ilerlemekte olduğu tezini temelinden sarsmıştır. Zira o, bilim evrimsel ilerlemelerden çok devrimsel sıçramalar yaptığı görüşündedir.

Tek ve kesin olarak geçerli bir bilimsel yöntemin olmayışı, herhangi bir teorinin ancak kaba ve yaklaşık geçerli olabilmesi ve nihayet herhangi bir alanda birden fazla teoriye yer verilmesi Feyerabend ile “teorik çoğulculuk” görüşünün gündeme gelmesine yol açmıştır. Ona göre bilim “çoğalma ve inat” ilkelerine bağlı kalmalıdır. Birinci çoğalma ilkesi şudur; Genel kabul gören bakış açısı çok iyi kanıtlanmış ve çok yaygın olsa dahi, bununla bağdaşmayan teorileri bulmak ve geliştirmek. İkinci ilke şudur: Bir dizi teoriden en verimli olanını seçmek ve karşılaştığı güçlükler çok önemli de olsa bu teoriye sıkı sıkıya sarılmak. O, Popper ile Kuhn tartışmalarında orta yolu seçen ve “anarşik bilgi teorisi” görüşüyle bilimin her zaman karşıt görüşlere ihtiyacı olduğunu, karşıt görüşlerin çoğalmasının bilimin ilerlemesi için elzem olduğu kanısındadır.

1 ve 2. Dünya savaşlarında Batılı toplumların çoğunu sarsan ekonomik yıkımlar, zamanın birçok Marksistine, marksizmin beklediği kapitalist sistemin çöküşü olarak görünmüştü. 1920’lerde Frankfurt’da bir araya gelen birçok düşünür Nazizm’in baskısıyla üyelerinin bir çoğu Amerika’ya yerleşmişler. Bunların en önemlileri Adorno, Max Horkheimer ve okulun en etkin üyesi Herbert Marcuse’dur. Onlar Marksizme sadakat normunun ötesinde mevcut kültürlerin eleştiri ve analizini yaparlar. Onlar Batı uygarlığının bozukluklarını toplumsal ve düşünsel tarihin içinde aramak isterler. Geliştirdikleri “Eleştirel Teori” ile kavramların içsel gelişimini açıklamaya çalışırlar.[18]

Bugün bilim felsefesinde yürürlükte olan görüşleri özetlersek felsefenin büyük bir bölümünün genel olarak bizzat aklın bilime teslim olduğu söylenebilir. Felsefe, bilimsel yöntemleri ve buluşları yargılayıp eleştirecek yerde bilimin bir yansıması haline gelmiştir. Bu arada kıta Avrupasında egzistansiyalizm ve fenomenoloji gibi bilimsel akım üzerinde pek büyük bir etkisi olmayan bazı felsefe ekolleri de var kuşkusuz. Egzistansiyalizm temelde insanın tabiatla ilişkisini kesmekte ve bilimsel sorunlarla pek az ilgilenmiş, fenemenolojik bilim yorumu da bugüne kadar pek az etkili olmuştur.[19]

[1] CHALMER, Alan F., Bilim Dedikleri

[2] Cemal Yıldırım, “Bilim Felsefesinin İşlevi”, Felsefe Dünyası, sayı,8,1993, s.11-13

[3] Mehmet Aydın, Din Felsefesi, İzmir, 1987, s.211; Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma metodolojisi, M.E.B Yay., 1989, s.13

[4] A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, İstanbul, 1987, s.19

[5] Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi, s.14

[6] Elisabeth Ströker, Bilim Kuramına Giriş, çev. Doğan Özlem, Ara Yay. İst. S.13

[7] Türkdoğan, s.25

[8] Alparslan Açıkgenç, “Sistem Bilimi Olarak Felsefe”, Felsefe Dünyası Dergisi, syı 15, 1995, s.44

[9] Açıkgenç, a.g.e. , s.45

[10] Açıkgenç, a.g.e., s.46

[11] Perviz Manzur, İslam ve Batı, İnsan Yay. İst, 1990, s.104

[12] Manzur, a.g.e, s.84

[13] P. M. Harman, Bilim Devrimi, çev. Fez Günergun, İstanbul, 1991, s.58

[14] A. Kadir Çüçen, “F. Bacon”, Felsefe Dünyası, sayı 18, 1995, s.53-54; P. M. Harman, s.42-47

[15] Sadettin Elibol, Felsefe Konuşmaları, Ankara, 1991, s92-93

[16] Nasr, İnsan ve Tabiat, İstanbul, 1991, s. 20

[17] Nasr, a.g.e., s.20

[18] Türkdoğan, a.g.e. , s.120-122; Bryan Maggee, Yeni Düşün Adamları, Basıma Haz. Mete Tuncay, M.E.B Yay. İstanbul, 1979, s.91-92

[19] Bilim Felsefesi,  Yrd. Doç. Dr. Celal TÜRER,(Bölümün tamamında yazısından faydalanılmıştır.), Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden