Güncel Yazılar

Ceyhan DÜZGÜN

Çamurda yürümek belki de bana bu zamana kadar hiç böyle zulüm gelmemişti.

Hele de yürüdüğümüz yol bu kadar sarp olunca, durumun vahameti benim nezdimde bir o kadar daha artıyordu. Soğuk havanın rüzgârla raks yaparcasına sağdan soldan yüzüme çarpması bir yana, başımdaki bereden, cebimdeki elimi kaplayan eldivenden bile bir haber vaziyete geldim artık. Ne yüzümü ve ellerimi hissedebiliyorum; ne de yürürken etrafımızdaki orman kalıntısının içerisinde, kaya aralarında ot bulmaya çalışan koyunları anlayabiliyordum. Zihnimde aralıklarla tekrar eden bir cümleden sanki bir şarkı yapacakmışçasına: ‘’Allah’ım ne işimiz var bizim bu havada burada’’ diyorum ve bu cümleyi aklımla baş başa bırakıyorum.

Aslında benim ne çamurlu yokuşlarla ne de soğuk havayla ilk karşılaşışım değildi bu lâkin, neden bu kadar şikâyet ettiğime de anlam veremiyor, zihnime düşünmesi gereken bir cümleyi daha havale ediyordum: ‘’biraz nazik mi olmaya başladın sen?’’ Bu sorularla kendimi soğuğun azametini unutturmaya çalışırken, bizim köy adamı nam-ı diyar Torpuk dayıya ‘’daha varmadık mı?’’ diye sorunca, ‘’biraz daha gidiciğiz’’ dedi, sakin bir edayla. Bu sakin söylemi beni biraz cezbetmiş olacak ki, Torpuk dayıya bu esnada biraz daha dikkatli bakmaya başladım; ayağındaki ayakkabılardan, üzerindeki kıyafetlere kadar bizden daha ince olmasına rağmen o üşümüyordu; az önce yanından geçtiğimiz koyunları güden çoban da üşümüyordu; koyunlar da üşümüyordu; lâkin ben hâlâ üşüyordum! İnsan bir durumla ilgili düşünmeye başlayınca ardı arkası kesilmiyor olsa gerek, bende tekrar düşünmeye başladım. Acaba ben ruhen mi üşüyordum? Yoksa bu keskin rüzgârla gelen soğuk ve geceden yağan yağmurun yerdeki killi toprağı hamur kıvamına getirmesi ve bastığında ayağındaki botların çamurun içinde kaybolması, buradaki insanlar için hiçbir şey ifade etmiyor muydu? Tamam, ortam benim ruh halim için pek uygun değil kabul ediyorum! Soğuktan ve çamurdan yeterince bahsettim zaten; bunun yanında köydeki evlerin, içine şıpır şıpır akıtan toprak damlı, neredeyse asırlık taş evler oluşunu da bir noktaya kadar kabul edebilirim. Lâkin etrafta yeşili, doğayı anımsatacak bir ağaç kütlesi veya çalı parçası olmaması; bunun yanında aşırı kilden ve kireçten bıkıp Allah’a kükürt diye yalvaran, başına ak düşmüş bu sarp, yamaçlı toprakların ahvâli, galiba beni ruhen bu olumsuzlukların içerisine sokuyordu.

‘’Geldik işte, aha şu ev’’ dedi Torpuk dayı kolunu kaldırıp, iki parmağı arasında can çekişen sigarayı tuttuğu eliyle evi göstererek. Artık çamura basmıyorduk, kayadan kopma taşlar süslemeye başlamıştı yoka toprağın üstünü. Geleceğimizden haberdar olduklarından olsa gerek, bu soğuk ve basık havada, odun ateşinde pişen kara demlikli, is kokan çayla karşılanmak bana, rahmetli Kemal Sunal’ın Davaro filminde, davul zurnayla karşılanması gibi geliyor, göğsümü kabartıyordu. Tepelerden oluşan ve evler arasındaki yürüme mesafesinin en az yarım saat olduğu bu köyün, belki de şu an en yüksek yerindeydik. Aşağıda ise sonbaharın soldurduğu üzüm bağlarıyla Sarıgöl görünüyor; elimde çay ile bu manzarayı izlerken Torpuk dayı da bana, çayının yanında tüttürdüğü sigarasının dumanıyla eşlik ediyordu. Çayın bedenimi ısıtmış olmasına, ruhumun da aynı tepkiyi vereceği anlamı gelmiyor olsa gerek, bizim Torpuk dayıya ‘’Ne işiniz var bu dağın doruğunda, gidip aşağılara yerleşsenize’’ deyiverdim. İki kelime çıktı ağzından, yalnızca iki kelime. Benim deminden beri havasından, çamurundan, doğasından şikâyet edip durduğum; kendimi sabah sabah ruhen bunalıma sokup, anlam karmaşaları içerisinde çıkış yolu aradığım bu halime, maddi kaygılarla basılmış yüzlerce kitabın, öğretinin veremeyeceği doygunluğu, rahatlığı, ruh sıcaklığını ve utancı vermeye yetti söylediği bu iki kelime: ‘’VATAN, HİÇ TERK EDİLİR Mİ?’’

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18623861