19 Mayıs 2022

M. Saffet SARIKAYA

Mezhep, sosyolojik bir nitelemedir. Kısaca dinin anlaşılması ve yorumlanmasından kaynaklanan farklılıkların kurumsallaşıp dini bir grup haline dönüşen şekline denilir. Hz. Peygamber’in sağlığında, karşılaşılan problemler onun tarafından çözülüyordu. Onun vefatıyla birlikte Müslümanlar, karşılaştıkları problemleri kendileri çözmek zorunda kaldılar. Bu çözümlerde de tabii olarak farklılaştılar ve mezhep dediğimiz sosyolojik olgular ortaya çıktı. Bu durum son derece doğaldı. Bununla birlikte doğal olmayan, Müslümanların karşılaştıkları problemleri hızlıca dinîleştirip, din üzerinden bir meşruiyet arayışına girmeleri ve/veya kendilerine bir meşruiyet zemini oluşturmalarıdır. Bu nedenle ortaya çıkan mezhepler başlangıçtan itibaren dinî içerikli gruplar olarak nitelendirildi. Esasen bunları ifade etmek üzere Arap dilinde ve klasik kaynaklarda kullanılan “fırka” teriminin Türkçe karşılığı olan “siyasi parti” anlamını dikkate alırsak Müslümanlar arasındaki erken dönem ayrılıklarının daha iyi anlaşılacağını söyleyebiliriz. Harici Partisi, Mürcie Partisi, Şia Partisi, Mutezile Partisi, Ehl-i Sünnet Partisi vb. 

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da Müslümanların karşılaştıkları siyasi olaylarla ilgili önce bir fikir, tavır geliştirmeleri, daha sonra bu fikrin desteklenmesi sürecinde dinî kaynaklara başvurmalarıdır. Dolayısıyla mezhep mensupları benimsendikleri fikirler bağlamında, dinî kaynaklara çoğu kere kendi bakış açılarına ve yöntemlerine göre yaklaşmaktadır. Buna bağlı olarak da dinin temel kaynaklarından, Kur’an ve Sünnet’ten farklı çıkarımlar yapılmaktadır. Bu çıkarımların tehlikeli boyutu, her mezhep/parti mensubunun kendi görüşlerini din ile özdeşleştirip mutlak doğru gibi gören algıları ve güçleri nispetinde kendi algılarını diğer Müslümanlara, çoğu zaman zor kullanarak dayatmalarıdır. Haricilerin başta Hz. Osman ve Hz. Ali olmak üzere ileri gelen sahabeyi tekfir ederek onlarla mücadeleye girişmeleri, Müslümanları ilk defa terör ve anarşiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bugün “mezhepçilik” denilen olgunun ilk tezahürleri erken dönemde karşılaştığımız asabiyet/fanatizm olgusunun farklı bir şekilde ifade edilmesinden ibarettir.

İslam düşünce geleneğinde bu durumu meşrulaştırmak için Hz. Peygamber’e nispet edilen bir rivayet kullanılır: “Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki, Hıristiyanlar yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.” Kur’an’daki “Ey Muhammed, fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiç bir ilgin olamaz. Onların işi Allah’a kalmıştır”, En’am 158, “Dinde doğru dürüst olun ve onda fırkalara ayrılıklara düşmeyin”. Şura, 13, “Nihayet milletler dinleri konusunda aralarında parçalara bölündüler. Her fırka kendi din ve mezhebine güveniyor, hak olduğuna inanıyor”. Mü’minûn, 23/53 ayetlerini dikkate aldığımızda rivayetin sıkıntılı olduğu açıktır. Bununla birlikte klasik hadis usulüne göre, özellikle senet tenkidi açısından bakıldığında rivayet sahih kabul edilir (Bk., Mevlüt Özler, İslâm Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, İstanbul 1996). Buna istinaden rivayetle ilgili geleneğimizde zengin bir edebiyat oluşmuştur.

Bu edebiyatın karşımıza çıkardığı bir gerçek ise, rivayette bu kadarla yetinilmeyip ilavelerin yer almasıdır ki, bu ilaveler sıhhat bakımından oldukça sıkıntılıdır. Bu ilavelerin ilki, “bunlardan biri hariç hepsi cehennemdedir” veya “bunlardan yetmiş ikisi cehennemde bir tanesi kurtuluşa eren fırkadır”, şeklindedir. Makdîsî,  senedini vermediği ancak daha sahih olduğunu söylediği bir rivayeti, “bunlardan yetmiş ikisi cennette bir tanesi cehennemdedir” şeklinde nakleder. Ancak Müslümanlar bu münferit nakli neredeyse görmemişlerdir. Zira rivayetin devamında her fırka, Hz. Peygamber’e fırka-i nâciye/kurtuluşa eren fırkanın kimliğini söyletir. Mutezîlî gelenek kurtuluşa eren fırkayı “gerçek tevhid ve adalet ehli olanlar” diye nitelendirirken, Şîî gelenek ise “ehl-i beytimin yolunda olanlar” nitelemesini yapar. Sünnî gelenek ise cennetlikleri, “benim ve ashabımın yolunda olanlar, cemaat” olarak tavsif eder.

Müslümanlık bakımından konunun vahameti de burada başlıyor. Kurtuluşa ermeyi ve cenneti kendilerine tahsis eden fırkalar, diğerlerini helak olan, cehennemlikler olarak görmekte bir sakınca görmüyorlar. Bu olgu, İslam düşünce geleneği bakımından fırkaların zamanla birbirlerine karşı benzer bir tavır geliştirmelerine yol açmıştır. Kendilerinden olmayanları bu dünyada Müslüman gibi gören, onlarla ilişkilerini Ehl-i kitapla ilişkilerine benzer şekilde düzenleyen, bununla birlikte ahirette onları cehennemlik olarak kabul eden bir tutum ve tavra sahiptirler. Fanatik tavırlarını daha ileri seviyeye taşıyan geçmişte Hariciler, yakın dönemde Türkiye’de Hizbullah, Müslüman coğrafyada el-Kaide uzantılı DAEŞ gibi Cihadi Selefi örgütler, kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi inanmayan ve kendilerini desteklemeyenleri tekfir ederek onları öldürmekte, kadın ve çocuklarına esir muamelesi yapmakta bir sakınca görmezler. Hatta bunu din adına yaptıkları için ilahi bir emir çağrısıyla sevap işlediklerine inanırlar.

Müslüman dini grupların, cenneti kendi tekellerine alma olgusu farklı tonlarda kendilerinin dışındakileri ötekileştirmeleri anlamına gelmektedir. Bu konuda en kapsayıcı fırka Ehl-i Sünnet bile kendilerinden olmayana “ehl-i bidat” deyip, onları “fasık/günahkar mü’minler” olarak nitelendirir. Türkiye özelinde ise, yine Sünnî gelenek içinde yer alan farklı dini gruplar arası rekabetin boyutları karşımıza çıkar. En hafif deyimiyle “metot farkları”, (Allah’a kullukta, farklı yollardan gidilebilir), diye ifade edilen farklılaşma, kendini herhangi bir gruba nispet etmeyen sade Müslüman için “hangi Müslümanlık?” diyebileceğimiz soruyu karşısına çıkarır. Her hangi bir dini gruba mensup olanlar ise kendilerini kurtuluşa ermiş/cenneti garantilemiş olarak gördükleri için, ötekileri gruplarına kazanma gayretiyle grup misyonerliğine soyunurlar. Bu uğurda ikna edemedikleri için ise “Bize tebliğ düşer. Allah kalbini hidayete açmamışsa yapacak bir şey yok. Allah hidayet versin” gibi bir söyleme sahiptirler.

Bu arada dini gruplar, kendilerinden olmayanlara karşı Şîîlikten ödünç aldıkları takiyye/inancın gizlenmesi tavrını benimserler. Meselenin irfanî ezoterik boyutunda ise mistik gelenekte hakim olan sır saklama, sırrı nâ-ehline ifşa etmeme gibi bir prensip geliştirilmiştir. En hafifiyle Müslümanın Müslümana karşı güvensizliği anlamını ifade eden bu tavır, bir dinî gruba mensup olan kişiye, kendilerinden olmayan nasipsizlere karşı, dinî duygular ve kaygılarla meşrulaştırılan bir şekilde dilediğini yapma imkânı verir. Son otuzlu yıllarda Türkiye’deki siyasi ve sosyal gelişmelere bağlı olarak devletle ilişkilerini sıkılaştıran farklı dini grupların, ötekilerle ilişkilerini de bu doğrultuda değerlendirmek gerekir. Hâlâ zararlarını toplum bünyemizden telafi etmeye çalıştığımız FETÖ’nün güç sarhoşluğu içinde yaptıkları unutulmadı. Din adına girişilen her türlü ahlaksızlıkları ortaya çıktıkça kimileri, şaşkınlık ve hayretlerini gizleyememekteler. Zira böyle bir mezhepçi, grupçu, ötekileştirici tavra sahip olanların, bırakın Müslümanlıklarını, insanlıklarının bile sorgulanacağı bir zihniyet biçimine ve hayat tarzına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Maalesef bunların kötü şöhretlerinin faturası da Müslümanlara çıkarılmaya devam edecektir.

Sayın Prof. Dr. M. Saffet SARIKAYA Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi  İlahiyat Fakültesi öğretim üyesidir.

Bu kategorideki Makalelerden