12 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

1908’de yayımlanan bir listede, İstanbul’un ünlü sebze ve meyveleri, semtlere göre şöyle sıralanmış:

Gümüşsuyu’nun baklası / Bayrâmpaşa’nın enginarı / Yedikule’nin göbekli marulu / Langa’nın hıyarı / Kartal’ın pırasası / Çengelköy’ün çileği / Kavak’ın inciri / Sultanselîm’in beyaz inciri / Yakacık’ın çavuş üzümü / Erenköy’ün alpehlivan üzümü / Beykoz Dereseki’nin fasulyesi / Vaniköy’ün vişnesi ve akhâfız can eriği / Beykoz’un cevizi

Bu uzun liste, yüz yıl önceki İstanbul’u ne güzel anlatıyor. Anılan meyve ve sebzelerden bir bölümü, hâlâ o semtlerin isimlerini yanlarında taşımaya devâm ediyorlar, ama bu, sâdece bir dil alışkanlığı. Yoksa hiçbiri İstanbul’da yetişmiyor. O, münbit ve bağ, bahçe, bostan kelimeleriyle anılan mahâller, heyûlâ hâlindeki binâ ağırlığını çekmeye mahkûm edilmişler.

Bir vakitler, ihtiyâcı olan sebze ve meyvenin en az yarısını kendi topraklarında yetiştiren İstanbul, bugün tamâmen taşraya bağlı hâle gelmiştir. Aynı hâl-i pür-melâl, yavaş yavaş öteki büyük şehirlerimizin de kader defterlerine yazılmaya başlandı.

Hamâsî metinlerde hallâcın pamuğu gibi attığımız vatan toprağı; meyve, sebze, tahıl ve daha bir sürü nîmeti, epeyi zamândır bizden esirgiyor.

Kabâhati toprağa yüklemenin basitliği, karakterimize etiket olmuş. Ne vakit, bu kolaylık yolunu terk ederiz diye, sabırla bekliyoruz. Fakat kul hesâbında olmayan bâzı klimatik gelişmeler, bekleme salonunun havâsını fenâ şekilde bozdu. “Bin düşünüp bir yapma”yı, tersine çevirdik.

***

"Çırçır, Hünkâr, Fındık, Kestâne, Sırmakeş, Karakulak, Taşdelen, Çubuklu, Kanlıca, Ayazma, Koru, Vezirçeşmesi, Hacıkâhyâ, Çalkantı, Kanlıkavak, Hamîdiye…”

Ahmed Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’in İstanbul bölümüne, her biri mısrâ-ı berceste kıvâmında hâlis şiir olan kaynak sularının adlarını sayarak başlar.

Türk-İslâm medeniyeti, daha pek çok mânâlı sembollerle birlikte, muhteşem bir su medeniyetidir. Bu ihtişâma beş asra yakın merkez olan İstanbul, topraklarından çıkan menbâ sularına öyle efsûnlu isimler vermiş ki, bunları sayan dudaklar, su içmiş gibi haz duyarlarmış.

Artık nesli tükenmek üzere olan o eski İstanbullular, ağızlarına aldıkları suyu, kısa bir müddet dil ve damak arasında dolaştırdıktan sonra, hemen adını söylerlermiş.

Sakalık,  bir zamânların en saygı duyulan ve mahalle halkının ayrılmaz parçası olan bir mesleği idi. Hangi evin kapısına, haftanın hangi gününde ve vaktinde görüneceğini bilen sakalar, saat ayarlama ihtiyâcını giderirlerdi.

Câmide, hamamda, meydânda akan suların mûsıkîsinden, plâtonik aşkı demlendiren seslerden kimse şikâyetçi olmazdı.

Bugünlerde, su kaynaklarının azaldığı, kesinti programının başlamasına ramak kaldığı konuşulurken, bir Allâh’ın kulu da çıkıp:

Dünyâ’ya tanıttığımız su medeniyetinin hakkını verirsek, susuz kalmayız.”

Diyemiyor.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: